Monthly Archives: March 2020

Sevgili Marinet

Standard

Bütün sorun, söze/yazıya nasıl girişeceğinizi, yani girizgahı nasıl yapacağınızı bilememenizle başlar. Bazen kal gelir. Evet evet gelir, böyle sormadan, hissettirmeden, lak diye gelir, hani teşbihin en hatasızından olsun, göt gibi kalırsınız kağıt kalem elinizde. Evet hala kağıt kalem kullanabilen nesildeniz biz kardeşim. Yoksa nasıl bu kadar güzel insan biriktirebilecektik ki etrafımızda?

Mart ayını ne kadar sevmediğimden; eskiden her şeyin çok daha güzel olduğundan; dostlukların aile boyu ve gayet sahici olduğundan; hiçbirimizin maskeli gezmediği, gerçek gerçek yaşadığı dönemden; ya da ne bileyim, ada hayatından girebilirdim elbet konuya. Ama yine olan oldu, çünkü ben hala neye nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Çünkü bazı acılar, bazı kayıplar ve en nihayetinde bazı ölümler, ister temiz olsun ister sıralı, ister beklenen olsun ister ani, ister zamanlı olsun ister zamansız, insanı “başı neresiydi, kıçı neresi bu konunun acaba?” moduna sokabiliyor. Olabiliyor, evet. Hele ki söz konusu çok sevdiğiniz, çok güzel, sayesinde dünyanın daha yaşanabilir olduğu bir insansa…

Ve yine öyle oldu. Başına şahit olamadığım bir hikayenin sonuna yetiştim. Hastalıkmış, doktormuş, teşhismiş, tanıymış, tedaviymiş, hepsini geçtim. Kimi insan hep yaşayacakmış gibi gelir ya, ölümle asla bir araya getiremeyeceğiniz güzel insanlar vardır hayatlarımızda hani. Çok azdırlar, gerçekten az, ama kesin varlar. Böyle, “beni gömer haa” dediklerimizden. Özellikle böyle insanlar fani hayatlarımızdan eksikdikçe, yarattıkları boşluk ve eksik kalma hisleriyle yaşamak epey bir zorlaşıyor.

Bazı insanı her gün görmezsin, hatta belki yılda bir bile görmezsin ama yüzü hep gözünün önündedir. Ve ilk yüz yüze geldiğinde de, araya giren yıllar yok olur. Ne saçındaki beyaz, ne yüzündeki kırışık, ne araya giren onca zaman mevzu bahis olur muhabbetinizde. Genelde bu tip betimlemeler ilkokul ya da lise arkadaşlıkları için yapılır ama giden insan, insanın arkadaşının annesi olunca ister istemez komik oluyor böyle düşünmek. Ama O, arkadaşlarımızın maması değildi. Bilakis, arkadaşlarımız, arkadaşımızın çocukları olmuştu, biz o kıvamdaydık artık. Yani evine uğramak, aramak sormak ya da bir kahve, bir cigara içimliği muhabbetine nail olmak için çocuklarını bahane etmemize hiç ama hiç gerek yoktu, ki zaten son 20 senedir de çocuklarından .çok kendisi ile görüşüyorduk, malum, gurbetlik vs. Kapısından geçerken, teklifsiz, beklentisiz, sorgusuz, sualsiz girerdik içeri. Böyle de bir yüzsüzlüğü kaldıracak kadar arkadaşımızdı Marinet çünkü. Hayır, Tantig felan yok, ne ayıp, o bir Marinet, o bir atom karınca ve hatta o bir Kuyr Marinet, Sister Bacı.

Mesela, düşünün, gençlik yıllarımız (90’ların başları mı desem 80’lerin sonları mı bilemedim, araya çok yıl girince), hani evde partileme dönemleri. 80-90’lar diyorum bakın. En mühim yakınlaşmaların (“beğendiği oğlanla Hotel California eşliğinde slov dans etmek”) olduğu “çay”, “disko”, “ev partisi” dönemleri. Ama olayın en mühim özelliği, o partiler gündüz olmalı, yaşımız akşam partilerine girişe müsaade alacak kıvamda değil. Biz, Kınalı’da eski Yarbaşı’nda oturuyoruz. Şimdiki “Kumsal”ın orada diyeyim kısaca. Kuyr Marinet’lerin evi de Çarşı tarafında hatta Jarden’e yakın, yani adanın iki uç noktasındayız diyebiliriz. Gündüz yapılacak ev partisi, balkondan kapatma bir salonda ama öyle böyle değil, her tarafı camekan, 7/24 güneş alıyor, gün ışığı ne ki, güneş evin içinde resmen. Yani şahane bir parti mekanı(!). Ama demokrasiler asla çaresiz değildir, hele ki yamacınızda bir Kuyr Marinet varsa. Marinet, kalkıyor, evinden taaaa bize, koşa koşa evinden perdeleri söküp getiriyor. O zamanın en lüks aracı bisiklet, öyle ne elektrikli zımbırtılar, ne taksiler, koca adada 1 ambülans 1 de itfaye arabası var, o kadar. Ve o ortamda Marinet, o ağır koyu renk perdeleri götür getir yapıyor. Ha biz gençler? Oturmuş kıçımızı yaymışız. Çünkü bu da bir klasikti Marinet’in olduğu ortamlarda. Evinde de otururken, ekmek alınacaksa mesela (fırın 50m mesafede) ilk atlayan kendisi olurdu. Biz yaklaşık 10 genç kişi, birimiz bile kıçımızı banktan kaldırana kadar o zaten alıp gelmiş olurdu ekmeği fırından, gazeteyi bayiden, sigarayı da bakkaldan. Atom karınca deyişimiz de boşuna değildi işte.

Yıllar geçti, daha doğrusu araya yıllar girdi. Marinet o atom karıncalığından bir şey kaybetmedi. Kadının canı tez, ruhu gençti, bizden daha iyimser, sonradan olmalardan daha dobra, olduğu gibi kaldı hep. Hani arkadaş annelerini, çocuklarımıza tanıtırken “İşte bak, bu benim arkadaşımın maması …. Tantig” diye hitap ederiz ya, söz konusu Marinet ise “Bak kızım/oğlum, bu Kuyr Marinet” diye tanıtmak icap ederdi. Çünkü o bir “Kuyr Marinet”ti.

Bu sabah öğrendim ki, Mart’ın 29’unda Kuyr Marinet de çekip gitmiş aramızdan. Ender görüştüğümüz anları ne kadar çok özleyeceğimi, evinin önünden geçerken o boşluğun canımı ne kadar acıtacağını, Türkbey’de yürürken bir daha karşıma çıkıp “Sen ne yapıyorsun burda yine, git kocanın çocuklarının yanına be…” diyemeyeceğini düşünüp, artık ne kadar az kaldığımızı, gidenlerimizin bizi ne kadar öksüz, kimsesiz, dünsüz bıraktıklarını aklımdan çıkaramıyorum bir türlü.

Biz Marinet’le arkadaşlarımızın mamasını değil, dostumuzu, kankamızı, Kuyr’umuzu, kah bir kahve, kah bir sigara içimliği “cee” dediğimiz arkadaşımızı, herdaim pozitif, güler yüzlü, candan, çok ama çok güzel yürekli bir insanı kaybettik. Dilerim ve eminim ki gittiği yer buralardan çok daha güzeldir.

Hani “her şey yine güzel olacak ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyoruz ya, ben bu pis, alçak, hastalıklı, uğursuz dönemi, vedalaşmaya gidemediğimiz sevdiklerimizle, onları yalnız bırakmak zorunda kaldığımız acı gerçeğiyle hatırlayacağım hep. Kimse unutmasın da…

Güle güle git Kuyr Marinet, Sarkis’lere, mamaya, daydaya, tüm sevdiklerimize de selam götür he mi? Elbet bir gün tekrar görüşeceğiz, makaraya o zaman devam ederiz bir kahve içimliği…

Yine mi Mart?

Standard

Evet, gelsin “gündemden etkilenen hayatlarımız” konulu yazımız. Kimin etkilenmedi ki? Evet hepimizin. Ekonomiye girmiyorum bile henüz, sadece psikolojik, çocuksal, okulsal ve mutfaksal yönleri beni alakadar ediyor şimdilik. Mesela, kiminiz şahit oldu, önceki gece benim küçük ergencücük ateşlendi. Çünkü bir gün önce, güneşli ama serince bir havada, arkadaşının itini gezdirme ayağına 1,5 saat montsuz sokak sokak sürtmüş. E hassas bir cücüktü, bebekliğinden beri, hala da öyle kendisi, anında ateşlenir. Neyse, NŞA pek takmazdık ama kötü dönem, malum, ateş, öksürük olunca otomatikman kafayı kırıyor insan. Soğuk su kompresleri, ateş ölçmecelerle sabah ettik. Sabah ilk işim, bizim kepenklerin açıldığını gören komşu kızın kapımıza gelip “hayır” cevabını almasını engellemek için (allaaam zerafetten gebericem aq) komşuya hemen bi’ watzap yazmak oldu: “Kız gece ateşlendi, senin kızı yollama da kapmasın şimdi.” Kadının allahı var, önce geçmiş olsun dedi, sonraki mesajı ise, “Corona testi yaptıracak mısın? Bize de haber et sonucunu!” oldu. Ben bi’ sinirlen, bi’ küfret kendi kendine… Zaten sinirler olmuş aşırı akortlu keman yayı, bu mesajı da görünce “haram zıkkım olsun lan size komşuluğum, sizi düşünen beynime sıçayım, hem de kendi kendime!” dedim. Tabii kimse anlamadı bu tepkimi ama gösterdim yine de kendi kendime de olsa. Verilecek onlarca cevap arasında ben sessiz kalmayı seçtim. Çünkü tüm dünyanın bildiği gibi, korona vakalarını en kolay atlatacak kesim çocuklar, artı, her ateşi yükselene korona testi yapılmaz vs vs vs. Kendi kendime “sus boşver, kelimelerine yazık” dedim, bir dahaki yazdığına “14 gün kuralını uyguluyoruz, ne kızını yolla ne kendin gel!” diye kibarca cevap vermeyi planladım. Demin nasıl oldu kız diye yazmış, açmadım bile mesajı, o kadar sinirliyim, evet hala. Ha ne mi oldu? Kız daha 24 saatini doldurmadan ayaklandı tabii ki soğuk algınlığını bana satıp. Canı sağ olsun.

Araya serpeceğim minnak minnak anketot tadında yaşanmışlıklarım da var elbet. Mesela şu an 90’lar Türkçe Pop radyosunu dinlerken çıkan çoğu şarkının Fatih Ürek veya Kuşum Aydın’ın seslendirdiğini sanmam gerçeği var. Aslında o şarkılarının orjinalleri başkalarına ait ancak şarkılar, bu iki isimle bütünleşecek kadar Etiler barlarında popüler olmuşsa demek zamanında… Eh biz de 90’lar gençleriyiz son tahlilde, eller havayayı bunlardan öğrendik.

 

Teorik olarak ev hapsinde olmamız gerekmese de önlem olarak sürekli evdeyiz. Bu dönemde ihtiyaç olursa aileden sadece 1 kişinin alışverişe gitmesi öneriliyor. Mutfak ve alışverişe hakim aile üyesi üzerinize afiyet ben olduğumdan bu iş bana kalmıştı. Ay bir üzgündüm, bir üzgündüm ki sormayın(!) Ama maalesef bu görevi bey kişisi kendi üzerine aldı, çünkü her ne kadar home office yapıyor olsa da arada işyerine uğraması icap ettiğinden benim extra çıkmama gerek olmadığını bla bla bla diyip dış dünya ile tek bağlantımı kopardı herif.

 

Ev hapsi değilse de 2 çocuk 1 koca evde; çocukları online eğitim bayağı bir “oyalıyor”. Adamlar ciddi ciddi ders saati kadar el tutacak şeyler vermişler haa. Hem öğrenecekler, hem sınıf chat grubunda (öğretmen dahil) tartışıp soru olduğunda sorabilecekler, belirli saatler dahilinde okula uğrayıp bir şeyleri tamamlayabilecekler. Mesela demin bir mail geldi, isteyen öğrenciler okuldan ip/yün alıp örgü, tığ, elişi ile uzun bir zincir yapabilirler. Köy olarak en uzun zinciri oluşturacaklarmış. Akıllarını sevdiklerim… Bizim kız kısmızı hasta olduğu için epey birikti dersler, öğretmene yazdım, mühim olan okulların teorik olarak kapanacağı 27 Mart tarihine kadar derslerini bitirmiş olması imiş, ne zaman ne yaptığını kendi bilmesi yeterliymiş, hastaysa zaten iyice dinlensinmiş, geçmiş olsunmuş. İnsanlığını sevdiğimin….

Kocanın home office konusu daha da eğlenceli. Kızın çalışma masasını kendine büro yaptı, resmen işe gider gibi masaya gidiyor. İşyerinde sabah saat 9:00-9:15 arası sabah teneffüsü var, o arada home office çalışanlar dahi işi bırakıp 15 dakika teneffüs yapıyorlarmış, düzene ve kurallara itaatte çığır açan yurdum (İSVİÇRE) insanı önünde ayağa kalkıp saygımdan ceketimi ilikliyorum, o kadar.

Ben şu an bu satırları yazarken, Messenger’dan 2,3kg’lık palamut fotosu yollayan arkadaşa da teesüflerimi fışkırtırım. Ev hapsinde lakerda yapıyor olabilirsin, biz palamut bulamıyorsak n’aapalım, ölelim mi? (ağlıyordu hasetinden)

Ne diyordum? Ev hapsi. Yapılacak dünya kadar iş var. Günlük rutin temizlik, mutfak, ders işleri zaten yarım günümüzü bitiriyor. Kalan zamanda ise birikmiş işleri tamamlamak lazım. Misal hafta sonundan ütüm vardı, bugün onu bitirmeyi görev edindim. Ona sıra gelene kadar da blog, sayfa, gruplarımı çok ihmal ettiğimi farkedip az biraz buralarda takılayım dedim. Yarında sonra da köşe bucak temizlik işlerine ve oda/gardrop, eskilerin atılması, geri dönüşümler vs, o kalabalıklarla uğraşacağız. Yani demem o ki, aslında canımızın sıkılacağı pek bir vaktimiz de yok, ki olsa bile Netflix var, online kurslar var, YouTube var, var da var işte. Hem sıkı can iyidir, kolay kolay çıkmaz. Sonra bir de şey vardı, “nerede bıraktıysan/çıkardıysan ordadır!”. Onu da çok kullanıyorum ama özellikle kız ergencücüğüne sarfettiğim “önemli değil, büyürsen unutursun” cümlesi efsane. Yani demem o ki, özellikle ebeveyn ve büyük ailelerde (büyükanne, büyükbaba vs) görülüp “ben asla yapmayacağım/demeyeceğim” dediğimiz her şeyi yapıp söylüyoruz, haberiniz ola!

 

Dedim ya, aslında gönüllü ev hapsindeyiz. Yani sokağa çıkma yasağı yok ama önlem olarak evdeyiz. Velev ki yasak geldi. Yani karantina kanunları yürürlüğe girdi. Bizim açıdan dev bir değişiklik olmayacak ama kafama ciddi bir şekilde takılan bir şey var. Ya birine bir şey olursa? Gurbete geldiğimden beri, en korktuğum şey, cenazeye katılamamak. Bir kez yaşadım, hala atlatabilmiş değilim, biliyorum acısını. Yani illa ki birinci dereceden akraba olması gerekmiyor, çok sevdiğim ve cenazesinde olmak istediğim biri de olabilir, ne bileyim, insanın aklına bin tane şey geliyor. Hadi ondan da vazgeçtim, bu, alenen bir lüks sayılır ama en acısı ne biliyor musunuz? Kimsesiz, yapayalnız “uğurlanmak”. Yani birinin cenazesinin bomboş bir kilisede yapılması gerekliliği beni çok ciddi bir biçimde üzdü. İtalya’daki ölüm ilanlarını ve yan yana dizilmiş tabutlar yüreğimi çok acıttı ama yapayalnız uğurlanmak…. Çok acı… Çünkü bazen, beklenmedik bir şekilde, kalabalıklar acısını hafifletir insanın. Bir ara canım çok acımıştı da oradan hatırlıyorum.

Hatırlıyorum demişken, hatırlar mısınız? 5 senedir, yaklaşık günde en az 5234 kez “Mart’tan nefret ediyorum!” demiş olabilirim. Ve tahmin edin ne, yine Mart geldi. Hatta gelmekle kalmayıp, gündemle bizi oyalayarak 19’una kadar getirmiş takvim yaprağını. Geldiğimiz tarihin o kadar farkındayım ki maalesef, her gün, her gün istisnasız… Ne hazin bir tesaadüftür ki, bu sene, tarihler 2015 senesi ile aynı günlere denk geliyor. Yani 19 Mart 2015 günü de bir Perşembe idi  Dolayısıyla 28 Mart da bir Cumartesi, 31 Mart da bir Salı olacak bu sene de, aynı 2015 gibi. 5 sene önce dün koşa koşa, ne ile karşılaşacağımı bilmeden İstanbul’a gitmiştim. Çünkü 16 Mart günü babama “bir şey” olmuştu. Bir şey… Konuşamıyordu artık. Kelimelerine, diline söz geçiremiyordu sanki. Biz bunu çok sonra anladık elbette, kafa gitti sandık ama kafa hiç olmadığı kadar yerinde idi, bakışından anlayabilirdiniz, boş duvarlara ya da belirli bir noktaya sabit baktığını saymazsanız. Sonra 19 Mart günü biz kendisini alıp sona doğru bir yolculuk başlangıcı olan hastane günlüğümüzü doldurmaya doğru yola çıkmıştık. Hatta bir tek bununla kalmayıp arada Şişli Etfal’e de uğrayıp ölüm emri gibi elimize tutuşturdukları biyopsi sonucunu da almıştık. Öyle böyle değil, malum, araya giren hatırlı tanışlar sayesinde ölmeden biyopsi sonucunu da alabilmiştik, yoksa 40’ında ancak MR sonucunu alabilecektik.

 

Ve günlerdir kafamı çok bozan şey, bu sene babamın ölüm yıldönümünde ziyaret edemeyeceğim kendisini. Evet, gündeme bakarsak derdimi siksinler, ama çok acıtıyor, demezsem ikiyüzlü olacağım.

Bu Mart bizi böyle götürür, her güne bir acımız, bir anımız var çünkü.

Ve çünkü, babasını kaybeden kız çocukları büyüyor…

 

Ergun Küzenk

Standard

Uzun süredir, kanser, mücadele, lenf kelimelerini duyduğum günden beri ‘bugün’ün geleceğini çok iyi biliyordum. Babam öğretmişti çünkü giderken. Ama işte hangi aklı selim insan ölümü kondurur ki birine? Biri dediğim de herhangi biri değil ha, adam kansere donunu ters giydirmiş bi’kere. Doktorları bile şaşırtan direnci, mucizelerden mucize yaratması dillere destan.

Hiçbir kitabını imzalatamadım. Gidip elini öpmeye kalkışıp azar işitmeyi beceremedim. Selam sabahımız sosyal medyada sınırlı kaldı maalesef, ama son günlerde her sabah iyi haberlerini bekleyerek baktım buralara. Bu sabah daha bakamadan gördüm “kötü” haberi. Çok da kötü okumuyorum aslında. Artık gitmek istiyordu gibi geldi bana. Hayır direnmekten vaz geçtiği için değil, ama belki de artık başka şekilde direnmeyi tercih ediyordu. Belki de…

Bütün hafta sonum “gidenler”i özlemekle geçti. Bir sürü gideni andım. Anlayamadım niye. Şimdi anladım. Kendimce vedalaştım ben kendisi ile. Çünkü her ölüm haberinde ilk aklıma gelen, gidenin ardından ne dendiğine bakmak olur. Genelde “geberdi şerefsiz” denen insanların gidişine gram üzülmem. Ama herkesin lal olduğu durumlar, tanımadığı insan için ağlayan insanları okuduğum arkadaş profilleri söz konusu ise, giden asla gitmemiştir.

Bazıları ölse de asla gitmez aramızdan. Kitaplarıyla, sözleriyle, onurlu hayatıyla, adıyla yaşamış, dillere pelesenk ettiği sözleriyle, son sözleriyle, her sözleriyle belki de. Sloganlaşmış, ama slogan sığlığına asla inmemiş VENCEREMOS ile, “bir hal hatır sorsanıza?” serzenişi ile, asla seviyesizleşmeyen, çok iyi kullandığı lisanı ile, insanlığı ile, ama en çok da direnişi ile.

Hep hatırlayacağım. Hep İYİ hatırlayacağım. Son yazdığın SEVGİ dolu öyküyü de hepimiz okuyoruz şu an. Hep VAR ol sen!

Şimdilik hoşça kal. Biraz dinlen, sonra biz de yanına gelince kaldığımız yerden devam ederiz.

Dilan, Baran, Zuhal, sabır diliyorum, kuvvet diliyorum sizlere…

En güzel yerlerde O…

VENCEREMOS MÜFTÜ’M…

De hayde, görüşmek üzere…