“Ailemizin yanında çocukken hemen büyümeye özenmedik mi? Onların dinlediği şarkılara, okudukları gazetelere, otoritelerine özenmedik mi? Annenizin plakları, babanızın kitapları, dedenizin radyosu, anneannenizin kanaviçesi… Büyümeye özenmedik mi zamanın öyle kalacağını zannederek? Bir anda büyümedik mi “bu zaman o zaman değil ki?” diyerek? Oysa biz o zamanın güzellikleri için hemen büyümek istemiştik. Zaman öyle kalacak zannetmiştik. Hani nerede o plaklar, o kitaplar, o radyo, o kanaviçe işleri… Hani nerede çocukluğunuz? Hani? Hani nerede? Hani anne, baba, dede, büyükanne? Annemin plakları dönüyor, film makaraları dönüyor, herşey geçer, herşey an’a teslim. Bir anılar kaldı bir de beklenen mevsim.”
(Çetin Erker)
Bir süreliğine de olsa, çok kısa bir süre de olsa, çok özlediğim, hele ki kayıplarımız çoğaldıkça daha da yürek dağlarcasına özlediğimi hissettiğim o günlere, çok özlediğim günlere, kısacası çocukluğuma dönmek için ben bir çözüm buldum: Annemin Plakları. Aslına bakarsanız, kendi deyişiyle, biz o günlere dönmüyoruz… Zaman içinde yolculuk mümkün olsa da manen, kendisi, o günleri bize getirmek için, haftada bir saat için bile olsa, bu maksatla program yapan bir İNSAN. Evet, insan. Bundan ötesi var mı? İnsan…
Evet benim anneci olmadığım doğrudur, babacıyım ben. Ama babamın plaklarına girersem çıkamayız. Klasiklerden Ruhi Su’lara, Haro Pourrain’lerden Lusine Zakarian’lara ve dahi taş plaklara birkaç dolap dolusu plak arşivi düşünün. Hakkını yemiyelim, 70-80ler de Sezen Aksu, Erol Evgin, Ahmet Özhan plaklarıyla anılabilir bizim arşivler. Ve hatta Ajda Pekkan’ın Petrol 45liği bile var bizde. Bir yüzü türkçe diğer yüzü ingilizce. (Bkz. Otur sıfır!) Plaklar değil sadece, Nuh Nebi’den kalma Grundig bir de radyo-plakçalar da var bizde, hala arızasız. Eski toprak o da sahibi gibi, hala işler, denedim de söylüyorum. Aynı sahibi gibi, hiç teklemedi, hiç üzmedi bizi. Aynından rahmetli doktor Mihran Anaçay’ın evinde de hala var. Hatta çocukluğumun unutulmaz anlarındandır o plakçalarda 45likleri 33 devirde, LPleri de 45lik devirde dinleyip, şimdilerin helyum yutmuş ünlülerin sesi misali oluşan tiz melodiye veya o bas sese kahkahalarla gülmem. Hiç unutmam, plakların üstüne, plağın geçirildiği o minnak pime takılan gerçek tütülü plastik bir kadın heykelciği vardı, 3-4cm boyunda, bildiğimiz balerin işte. Bir kolu havada -ki kırılıp Bally’le yapıştırıldığı da hatırımda- diğer kolu yanda, zarif zarif dönerdi plak devrini daim kılarken. İşte bu kadar lafın üstüne diyeceğim kelam şudur. Annemin değil ama ben de babamın plakları ile büyüdüm. Bir dönem sebebini bilemediğim(!) şekilde yasaklanan Aznavour 45likleri, Ajda Pekkan’lar, Minik Serçe’ler ve nihayet Lusine Zakaryan’lar, Anuş operaları, Sahibinin Sesi logolular ve daha neler neler…
Tam da bu sebeple sevgili Çetin Erker’in aslında uzun yıllardır hazırlayıp sunduğu “Annemin Plakları” programını -maalesef henüz çok az yıllardır- dinlerim. Sesi huzur veren, şarkıları kah neşelendiren kah hüzne boğan, söyledikleri hayat dersi niteliğinde, cümleleri özdeyiş kıvamında bir adam bahsettiğim. Bir dönem Pazar sabahları tam da kahvaltı saatimize denk gelen sabah 11 itibarıyle aileyi lal edip, dinler dinler hüzünlenirdim. Podcast’ı keşfettiğimde ise aklım çıktı desem yeridir. Gece gündüz ful performans tüm bölümlerini defalarca, hatta aynı bölümü peşpeşe 2-3 kez dinlediğim olmuştur. Tatil modundayken 3. tur tekrar dinlemeye başladım ve tesaadüf bu ya, kendisine sanal alemde rastgeldim.
Eskiden hayranı olduğumuz “artiz”lerin sesine dahi radyoda rastlayınca deliren, 45/60/90lık kasetlere kaydedebilmek için kimbilir kaç kez eski teyplerimizin kırmızı noktalı (o zaman henüz şifreli cine5 yayını olmadığından kırmızı noktanın manası ayrıydı) tuşuyla play tuşuna beraber basmış olan bizi; günümüz teknoloji ve imkanlarında, şahıslarıyla yüz yüze tanışabilen, twitter’da geyik çevirebilen, kah sevgisini gösteren, kah kinini kusan ergenlerle kıyaslamak feci bir hata olur nihayetinde. Önce günlerce bekledim neyi nasıl yazmam gerektiğini toparlayabilmek için. Kelimelerle bir sihirbaz misali oynayabilen, duygularımı (hayır yanlış yazmadım, duygularıMı) bu denli yansıtabilen, tam da canımın istediği şarkıları tam zamanında çalan bir adam vakti zamanında arkadaşım olsa ancak ruh ikizim olabilirdi. Ama o, çok da tanınmayan ancak bana çok tanıdık bir “ünlü” idi ve kelimeleri çok dikkatli seçmek gerekiyordu. Ve en mühimi de (ve ile başlayan cümleler kıymetlidir çünkü), annesinin plaklarına dahi saygıda kusur etmeyen bir insan evladına, “sen”li hitap etmek ayıptı, günahtı.
Bu konuda kendi programındaki sözleriyle susuyorum:
“Tanıdığım bazı duyguları bir yerde okuyunca ya da dinleyince, tanışmamış olmamızın pek de önemli olmadığına kanaat getiriyorum. Benim sizinle tanışıklığım da böyle bir şey işte. Tanışmıyor olmamızın, tanıdık duyguları dillendiriyor olmamın yanında hiç önemi kalmıyor. Tanıdık duyguları dinliyor olmanız, anlıyor olmanız, el sıkışarak ‘tanıştığımıza memnun oldum’ demekten daha iyi.”
Tanımanızı isterim ben bu programı. Ben kendimden çok şey bulduğuma göre sizler de kesin bulursunuz diye düşünüyorum. Programı tanıtmak, programı yapanı tanıtmak derken biyografiden bahsetmiyorum. Bildiğim, programlarından öğrendiğim kadarı kafi benceleyin. Program yapımcısı, haber spikeri, seslendirme sanatçısı, yazar, çizer, şair, ressam, müzisyen, en kısacası günümüzde gördüğümüz manada değil ama bildiğimiz, bize 70-80lerin öğrettiği şekilde yani, bir SANATÇI o. Bu kadarını biliyorum ben hakkında, fazla detay yok ama ne kadar çok yönlü olduğu kendi tanımından çıkıyor zaten:
“Yazdıklarım, çizdiklerim, boyadıklarım ve çaldıklarım, benim iç dünyamı yansıtmıyor. Yoo, aslında öyle değil, elbette yansıtıyor ama, meydana getirdiklerim belki benim bir türevimdir. Evrilmiş hallerimdir. Ama daha ziyade, ne neyi yansıtıyor? Soru bu.
Ben, yazdıklarımın, çizdiklerimin, boyadıklarımın ve çaldıklarımın, ete kana bürünmüş haliyim. Benden çok onlar var. Yazdıklarım, söylediklerim ve resmettiklerim benden önce var. Ben sonra varım. Onlar somut, ben soyutum. Onlar mürekkep, daktilo, ses dalgası, radyo sinyali. Onlar boya, tual, kurşunkalem. Canlılar, yaşıyorlar. Hem, insan ömründen daha fazla vakitleri var. Yazılanlar, resmedilenler, söylenenler, besteler, insandan daha geç eskiyor. Hatta belki kimisi ölümsüz. Ben onların ete kana bürünmüş haliyim. Omurgaları da benim. Bu yüzden bütün yükü ben çekiyorum. Onlar hafif. 150 sayfadan ne olur? 100x140cm bir tualin ağırlığından ne olur? Bir saz, lavta, ney terazide kaç gram gelir? Ben de çok ağır değilim ama onların yükünü ben çekiyorum.
Adam içindekileri kaleme, kağıda, boyalara, enstrümanlara sıkıştırmaya çalışıyor, sığmıyor, o külfet omuzlarına kalıyor, düşmüyor, adam da düşmüyor, yük de düşmüyor, düşülmüyor. Düşülse rahatlanacak belki. Yeni bir şiir, yeni bir resim, yine bir ney taksim, azalmıyor. Dağlardan akan çağlayanlar gibi güçlü ve sürekli. Kaynağı biraz muamma, biraz yeraltı, biraz yağan yağmurlar, biraz rahmetin gözyaşı, biraz tabiat ana. Gürül gürül ve sert. Adamın bentleri kendi çağlayanına dayanamıyor. Kırmızı çizgiler çoktan tahrifat görmüş. Akan ve aktıkça taşan kendi selinde boğulmamaya çalışıyor. Belki bir balığa dönüşse daha sessiz olacak ama balık olmak yetmez. Belki bir istiridye olsa inzivaların en güzelini yaşayacak. Kendi kabuğunda, kendinden bir parça olan kabuğunda, terk edemediği kabuğunda. Belki bir istiridye olsam daha iyi olacak. Hem içimde, yanımda bir inci de olur. Çağlayanın hiddeti, boğuculuğu, yıkıp geçen sele dönüşleri umrunda değildir istiridyenin.
Dönüşmek ne güzel değil mi?
Sudan, derinlerden bunalmış olsan kuş olursun.
Uçmanın yolsuzluğunu yadırgasan at olursun.
Kementlerden korksan kedi olursun.
Sevilmekten korksan köpek olursun.
Hep kendim olmuşumdur da biçimlere doyamamışımdır.
Ben olmak ne kadar zor bilir misin?
Sen olmak da çok zor biliyorum.
Zaten bunu bana sen söylemiştin.
Bu yüzden biraz kelime biraz ses oluşum…
Bu yüzden biraz akrilik biraz suluboya oluşum…
Bu yüzden biraz saz biraz ney oluşum…
Bu yüzden biraz adım biraz soyadım oluşum…
Bu yüzden biraz çocuk, biraz güçlü bir adam;
Biraz asi, biraz yavru hayvan…
İnsan hep didinir yokla, azla,
Biraz eksik biraz fazla…”
Siz, Aşık Veysel’in gözlerini tek tek nasıl trajik bir biçimde kaybettiğini biliyor muydunuz? Hayır mı? Keşke “Annemin Plakları” dinleyicisi olsaymışsınız o zaman. Öyle büyük ki kaybınız…
Hem, sonradan destekle olan bir şarkıcının, ay pardon “sanatçının” yarı transparan bir kombinezonla ekranlarda boy göstererek söylediği bir şarkının aslında çok mühim bir Ermeni ağıdı olduğunu, 1800lerin sonunda gerçekleştirilen Adana katliamını anlatan eşsiz ve çok ağır bir eser olduğunu bilene saygımız elbette sonsuz. Ama bunu bir de dinleyicilerine anlatana karşı minnet borcumuz vardır, olmalıdır!
Mesela Toto Karaca’nın asıl isminin İrma Felegyan olduğunu bilen kaç kişi vardır ki? Ve hatta o kadının Bakırköy Taşhan Caddesi’nde oturan sizden bizden biri olduğunu kaçınız bilir? Bu da çocukluğumdan bir bilgi olsun. Cem Karaca mühimdir, ama İrma “Toto” Karaca (Felegyan) çok ama çok mühimdir. Anmak ise çok daha mühimdir.
Siz hiç fon müziği olarak Khaçadur Avedisyan’ın Oratoryo’sunu, Adana’yi Godoradz’ı, Navavart’ı kullanan bir adama kötü diyebilir misiniz? Evet, Gelecek Uzun Sürer ve babamla yakın alakalı bu sevgim ama sezaryeni sezeryan diye bilip “Ermeni işi” sanan salaklarla kaplı bir coğrafyada böyle güzel insanlar “bizden”dir, kıymetlimizdir, çok kıymetlidir hem de.
Chocolat filminde Juliette Binoche’un her rüzgar çıkıp pancurlar çarpmaya başladığında yola çıkma vakti geldiğini, yaşadığı yerde kalamayan bir özgür ruha sahip olduğunu kaç kişi hatırlar? Kaçınız bu filmi defalarca izlemiştir? Beri gelin, “Genç Adam” da biliyormuş bunu…
Anneannelerin termosifonda ısınan suyla, tornunu kurnaya oturtup yıkamasını; sokakta oynadıktan ya da mahallelerarası futbol maçı yaptıktan sonra içilen, komşu teyzenin verdiği buz gibi suyun tadını; “empati, aynı açıdan değil, aynı acıdan bakabilmektir“i; yeni bir başlangıç için, bir “sil baştan” için insanın geçmişini, kendisini silmesinin mümkün olmadığını kaç kişi bilebilir ki? Hadi bildi, bir yerde görmüş, duymuş, özümsemeden kabul etmiştir belki, ama kaç kişi bunları dile getirebilir ki?
“Sanma ki içmişim, sanma ki sarhoşum
Günlerdir, aylardır yıllardır yorgunum…”
Bilen biliyor ya, 2,5 yıl olacak, sarhoş yaşıyorum. Hayır, bildiğiniz manada değil, alkolik değilim, ama günü bir şekilde kotarıp, yarına geçmek zorunda olduğumun bilincine vardığımdan beri, yüreğimi dağlayan, o kocaman eksiklikten ötürü yarayı kanata kanata kanartan acımla sarhoş gibi yaşıyorum. Ve bu acıyı benden önce, benden daha zamansız, benden daha acı, benden daha dayanılmaz yaşayan insanlar olduğunun farkına varmamı sağlayan insanlar candır… Geçmişini bilmediğim, paylaştıklarından, sözlerinden, okuduklarından, yazdıklarından, acımı hafifletmem için feyz aldığım insanlar ise candan ötedir… Damdan düşünce, doktordan evvel damdan düşen arıyoruz ya, öyle bir şey işte…. Ve hatta “İşte öyle bir şey”, evlerin ışıkları bir bir yanarken, bendeki karanlık… Vs vs vs…
“Seni terkeden herkes, her zaman yanında kendinden bir parça bırakıyor mu?
Anılara sahip olmanın sırrı bu mu?
Bu doğruysa kendimi daha güvende hissedeceğim.
Çünkü asla yalnız kalmayacağımı bileceğim.”
(Simone’un Davide’ye mektubu, Ferzan Özpetek – Karşı Pencere’den)
İşte bunu acıma uyarladığımda hafifliyorum sayesinde bu güzel insanın. Tamam, Simone ve Davide de çok güzel insanlardı kendi çaplarında muhakkak, ve hatta Ferzan Özpetek de keza öyle. Ama bahsettiğim kişi Çetin Erker sayın okurum. Anılarla birlikte yaşayabilirken anca, malum kişinin yokluğunda, işte bu adam, o birlikte yaşadığım anılarımla kendimi güvende hissetmemi sağladı. Tamam, yazılan ona ait olmayabilir ama doğru zamanda, doğru mekanda kulağıma fısıldandığından ötürüdür sevgim, saygım, varlığına duacı olmam… Abartıyor muyum? Nayn Daaaavut nayn! Tamamıyla hislerim, dolayısıyla abartmıyorum, çenenizi tutun da okuyun lütfen bir zahmet! Lütfen de diyorum bakın!
“Bir yaradan bir yârla nasıl geçilir,
Bir yârdan bin yarayla nasıl, işte onu anlat…”
(Kadir Bal)
Emrah Karaca ile Cem Karaca’yı anlatan bir adam düşünün. Çocukluğunu babasız geçirmiş bir adamın babasını anlatmasını düşünün. Cem Karaca oğluna, memlekete dönünce, Emrah Karaca’nın babasıyla nasıl bir ilişki yaşadığını veya Cem Karaca’nın misyonunu oğlundan dinlemenin hazzını düşünün. Sonra 80’ine merdiven dayamış, kalp ve damar hastalıklı, gençliğinden beri de tansiyon sorunlu bir adamın acı çekmeden ölümünü de düşünün. Hayır, acıları kıyaslamak haddim değil, asla, ama babalardan bahsederken gözlerimi yaşartan bu anılar silsilesini ister istemez kıyaslıyorum. Ölüm kabul edilemiyorken, bir ölümle büyümek, bir ölüyle yaşamak nasıl zordur, ancak yaşayanlar bilir…
Neşet Ertaş’ın babasına, Cem Karaca’nın ise oğluna yazdığı şiir/şarkıları dinledikçe, bana bir şarkı değil ama dünyaları, sonsuz anılarımızı, kah güldüğüm kah ağladığım bir sürü hikaye ve yaşanmışlık, henüz basılmamış en az iki de kitap bırakmış babamı hatırlamamın da bu güzel insanla direkt bir ilişkisi olmalı. İşte bu yüzden, sırf bu yüzden…
Ha bir de, ölümden bahsederken, dedesini kaybettiğinde 9 yaşındaki götten bacak haline bakmadan bana minnak kollarıyla sarılıp teselli eden yer cücesi oğlumla aynı cümleyi kurdu aynı dilde olmasa da: “Ölüm de yaşamın bir parçası” ve devamında bunu kabullenmeyi, bununla yaşamayı öğrenmemiz gerektiği minvalinde bir şeyler, geçmiş gün, unutmuşum. Hayır unutmamışım, hatırlamak istememişim…
Sadece geçmişte değil, günümüzde dahi hala süregelenbir zihniyettir olağanüstü yalanlar söyleyerek, aslında çok da olağan gerçeklerin söylenmesini mucize haline getirebilmek. Tarihi Ani harabelerinin ismini terbiyesizce Anı yapıp tarihçesinde, içinde Ermeni kelimesi geçirmeden Ermeni başkentini anlatabilen ve onyıllarca Dolmabahçe Sarayı’nın mimarlarını İtalyan Balliani ailesi olarak tanıtarak bir çığır açan zihniyetlere inat, İstanbul mimarisinden bahsederken Balyanlar’dan bahsederek aslında belki de (tahminim) bir anarşist olduğunun ipucunu vermiştir Çetin Erker kendince ve cesurca.
Mari Gerekmezyan’ı Can Dündar ve yazılı basından sonra ilk dile getirendir muhtemelen kendisi. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun sevgilisi, “yasak aşk”ı Mari Gerekmezyan’ın adı dahi kimilerini ürkütebilecekken, bütün bir program boyunca O’ndan bahsederek yine normal olanı olağanüstü kılan Çetin Erker, bu tuhaf ermeni yakınlığını(!) bir nebze de olsa Bakırköy’lü olmasına bağladım ben… Ne demişler, kandır, çeker işte..
Aslında yazıya başlarken özgeçmişle başlayayım diye düşünmüştüm ama sanki biyografik bilgilerin çok da önemli olmadığını düşündüm, programlarında duyduklarımın daha enteresan olduğuna karar verdim. Evet, yazan ben değil miyim, istediğimi yaparım… Ama yine de meraklı evkadını ruhuma yenik düşüp orayı burayı kurcaladığım da yalan değil. Hakkında yazacağım tek şey, kırklı yaşlarının başında olduğu, ki bunu bir programında zaten söylemişti. Yine programlarından öğrendiklerimle devam ediyorum. İlk hayal kırıklığını yaşatan kadın anneannesiymiş. Babaannesi Müzeyyen Senar’a benzermiş…
Gerisi mi? Onu da siz öğrenin efendim. Her Pazar saat 12:00-13:00 arası Retroturk’te “Annemin Plakları”nı dinleyin. Kaçırırsanız aynı günün akşamı 22:00’de Joyturk’te tekrarı var. Size bir de amme hizmeti. Eski programları da Podcast’ten dinleyebilir, indirebilirsiniz.
Programları dinlemek için:
http://live.audials.com/en#!podcast/joyturk-annemin-plaklar-1830279
Eserleri:
http://gallerymak.com/en/arama/?keywords=cetin+erker
Facebook:
https://www.facebook.com/AnneminPlaklari/
Twitter:
https://twitter.com/anneminplaklari
Instagram:
https://www.instagram.com/anneminplaklari/




Gerçekten okurken kendimi çok eksik hissettim. Sebebi bende yazımı tamamladım ve Annemin Plaklarını blogumda paylaşmak için resim ararken sitenizi ziyaret ettim. Ve harika anlatmışsınız elinize yüreğinize sağlık. 🙂 Size çok çok teşekkür ederim. İyi ki yazdıkdan sonra bu siteye denk gelmişim yoksa etkisinde kalıp yazamayabilirdim. Amatör olmamda cabası. Selamatle kalın. 🙂