Sevgili Marinet

Standard

Bütün sorun, söze/yazıya nasıl girişeceğinizi, yani girizgahı nasıl yapacağınızı bilememenizle başlar. Bazen kal gelir. Evet evet gelir, böyle sormadan, hissettirmeden, lak diye gelir, hani teşbihin en hatasızından olsun, göt gibi kalırsınız kağıt kalem elinizde. Evet hala kağıt kalem kullanabilen nesildeniz biz kardeşim. Yoksa nasıl bu kadar güzel insan biriktirebilecektik ki etrafımızda?

Mart ayını ne kadar sevmediğimden; eskiden her şeyin çok daha güzel olduğundan; dostlukların aile boyu ve gayet sahici olduğundan; hiçbirimizin maskeli gezmediği, gerçek gerçek yaşadığı dönemden; ya da ne bileyim, ada hayatından girebilirdim elbet konuya. Ama yine olan oldu, çünkü ben hala neye nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Çünkü bazı acılar, bazı kayıplar ve en nihayetinde bazı ölümler, ister temiz olsun ister sıralı, ister beklenen olsun ister ani, ister zamanlı olsun ister zamansız, insanı “başı neresiydi, kıçı neresi bu konunun acaba?” moduna sokabiliyor. Olabiliyor, evet. Hele ki söz konusu çok sevdiğiniz, çok güzel, sayesinde dünyanın daha yaşanabilir olduğu bir insansa…

Ve yine öyle oldu. Başına şahit olamadığım bir hikayenin sonuna yetiştim. Hastalıkmış, doktormuş, teşhismiş, tanıymış, tedaviymiş, hepsini geçtim. Kimi insan hep yaşayacakmış gibi gelir ya, ölümle asla bir araya getiremeyeceğiniz güzel insanlar vardır hayatlarımızda hani. Çok azdırlar, gerçekten az, ama kesin varlar. Böyle, “beni gömer haa” dediklerimizden. Özellikle böyle insanlar fani hayatlarımızdan eksikdikçe, yarattıkları boşluk ve eksik kalma hisleriyle yaşamak epey bir zorlaşıyor.

Bazı insanı her gün görmezsin, hatta belki yılda bir bile görmezsin ama yüzü hep gözünün önündedir. Ve ilk yüz yüze geldiğinde de, araya giren yıllar yok olur. Ne saçındaki beyaz, ne yüzündeki kırışık, ne araya giren onca zaman mevzu bahis olur muhabbetinizde. Genelde bu tip betimlemeler ilkokul ya da lise arkadaşlıkları için yapılır ama giden insan, insanın arkadaşının annesi olunca ister istemez komik oluyor böyle düşünmek. Ama O, arkadaşlarımızın maması değildi. Bilakis, arkadaşlarımız, arkadaşımızın çocukları olmuştu, biz o kıvamdaydık artık. Yani evine uğramak, aramak sormak ya da bir kahve, bir cigara içimliği muhabbetine nail olmak için çocuklarını bahane etmemize hiç ama hiç gerek yoktu, ki zaten son 20 senedir de çocuklarından .çok kendisi ile görüşüyorduk, malum, gurbetlik vs. Kapısından geçerken, teklifsiz, beklentisiz, sorgusuz, sualsiz girerdik içeri. Böyle de bir yüzsüzlüğü kaldıracak kadar arkadaşımızdı Marinet çünkü. Hayır, Tantig felan yok, ne ayıp, o bir Marinet, o bir atom karınca ve hatta o bir Kuyr Marinet, Sister Bacı.

Mesela, düşünün, gençlik yıllarımız (90’ların başları mı desem 80’lerin sonları mı bilemedim, araya çok yıl girince), hani evde partileme dönemleri. 80-90’lar diyorum bakın. En mühim yakınlaşmaların (“beğendiği oğlanla Hotel California eşliğinde slov dans etmek”) olduğu “çay”, “disko”, “ev partisi” dönemleri. Ama olayın en mühim özelliği, o partiler gündüz olmalı, yaşımız akşam partilerine girişe müsaade alacak kıvamda değil. Biz, Kınalı’da eski Yarbaşı’nda oturuyoruz. Şimdiki “Kumsal”ın orada diyeyim kısaca. Kuyr Marinet’lerin evi de Çarşı tarafında hatta Jarden’e yakın, yani adanın iki uç noktasındayız diyebiliriz. Gündüz yapılacak ev partisi, balkondan kapatma bir salonda ama öyle böyle değil, her tarafı camekan, 7/24 güneş alıyor, gün ışığı ne ki, güneş evin içinde resmen. Yani şahane bir parti mekanı(!). Ama demokrasiler asla çaresiz değildir, hele ki yamacınızda bir Kuyr Marinet varsa. Marinet, kalkıyor, evinden taaaa bize, koşa koşa evinden perdeleri söküp getiriyor. O zamanın en lüks aracı bisiklet, öyle ne elektrikli zımbırtılar, ne taksiler, koca adada 1 ambülans 1 de itfaye arabası var, o kadar. Ve o ortamda Marinet, o ağır koyu renk perdeleri götür getir yapıyor. Ha biz gençler? Oturmuş kıçımızı yaymışız. Çünkü bu da bir klasikti Marinet’in olduğu ortamlarda. Evinde de otururken, ekmek alınacaksa mesela (fırın 50m mesafede) ilk atlayan kendisi olurdu. Biz yaklaşık 10 genç kişi, birimiz bile kıçımızı banktan kaldırana kadar o zaten alıp gelmiş olurdu ekmeği fırından, gazeteyi bayiden, sigarayı da bakkaldan. Atom karınca deyişimiz de boşuna değildi işte.

Yıllar geçti, daha doğrusu araya yıllar girdi. Marinet o atom karıncalığından bir şey kaybetmedi. Kadının canı tez, ruhu gençti, bizden daha iyimser, sonradan olmalardan daha dobra, olduğu gibi kaldı hep. Hani arkadaş annelerini, çocuklarımıza tanıtırken “İşte bak, bu benim arkadaşımın maması …. Tantig” diye hitap ederiz ya, söz konusu Marinet ise “Bak kızım/oğlum, bu Kuyr Marinet” diye tanıtmak icap ederdi. Çünkü o bir “Kuyr Marinet”ti.

Bu sabah öğrendim ki, Mart’ın 29’unda Kuyr Marinet de çekip gitmiş aramızdan. Ender görüştüğümüz anları ne kadar çok özleyeceğimi, evinin önünden geçerken o boşluğun canımı ne kadar acıtacağını, Türkbey’de yürürken bir daha karşıma çıkıp “Sen ne yapıyorsun burda yine, git kocanın çocuklarının yanına be…” diyemeyeceğini düşünüp, artık ne kadar az kaldığımızı, gidenlerimizin bizi ne kadar öksüz, kimsesiz, dünsüz bıraktıklarını aklımdan çıkaramıyorum bir türlü.

Biz Marinet’le arkadaşlarımızın mamasını değil, dostumuzu, kankamızı, Kuyr’umuzu, kah bir kahve, kah bir sigara içimliği “cee” dediğimiz arkadaşımızı, herdaim pozitif, güler yüzlü, candan, çok ama çok güzel yürekli bir insanı kaybettik. Dilerim ve eminim ki gittiği yer buralardan çok daha güzeldir.

Hani “her şey yine güzel olacak ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyoruz ya, ben bu pis, alçak, hastalıklı, uğursuz dönemi, vedalaşmaya gidemediğimiz sevdiklerimizle, onları yalnız bırakmak zorunda kaldığımız acı gerçeğiyle hatırlayacağım hep. Kimse unutmasın da…

Güle güle git Kuyr Marinet, Sarkis’lere, mamaya, daydaya, tüm sevdiklerimize de selam götür he mi? Elbet bir gün tekrar görüşeceğiz, makaraya o zaman devam ederiz bir kahve içimliği…

Leave a comment