Kadının biri fransız yemek kanalında salsa paera yapıyor ilik, galeta unu ve tereyağını hararetle bulamaç haline getirip içine et suyu döküyor…
Kulağımda bir Erol Evgin yetişiyor imdadıma, “bir de bana sor” diyor, “işte öyle bir şey” diyor.. Sonra Ahmet Kaya’yla acılara tutunuyorum… Ahmet Kaya’yla… Evet…
Boş bakışlarla izliyorum iliklerle yemek yapan kadını, sesini duymuyorum ama uzun uzun ve çok da boş konuşuyor, belli… O kadar boş konuşuyor ki, gözlerimdeki boşluktan daha da kocaman, kadının laf salatasındaki boşluk… Boşluk… Kocaman bir boşluk hissi sadece… Sütten kesilmiş bebek gibi (Evet Nazan Öncel hoşgeldi)…
Daha uzun olması istenen gecelere bir an önce kavuşma isteği, gecenin ne kadar uzun olduğu ümitsizliğine bırakırken yerini, tarif edilemez o “yokluk” hissi de geceyi daha yaşanılmaz kılıyor. Oysa ki pür neşe saatleri gecenin şu anlar, ama ne yazık ki bugün değil… Aslında bırakın bugünü, hiçbir gün hiçbir gece olmaması gereken bir pür neşe hali bu. Uzaklığın verdiği güvenle cahil cürreti karışımı bir duygu karmaşasının insanı “ben neymişim be abi aaa” moduna sokması kaçınılmaz elbette bu pür neşe kıvamında. Daha kendi değerini, biricikliğini algılayamıyorken insan evladı, değerini düşürmeye aday bir yalan öbeğiyle başa çıkmak yerine, yalanı gerçek sanıp bir ümit yaşayıveriyor. Bir süre, kısacık bir süre de olsa yokluk içinde varolmaya çalışırken, ilaç niyetine yutuyor insan bu yalanı. Yalanın, gerçekten de yalan olduğunu anlayabildiği daha gerçek ruh halinde ise nefrete, ümitsizliğe ve tiksintiye sığınıyor duygularının öznesinden kaçarak. İşte bu sığınma hali insanı insanlığından çıkarıp yokluğun bir köşesine tutunmaya çalışan bir zavallı haline sokuyor. Bu duygu karmaşası içinde de, olmadığı, hatta gerçek hayatta hiç olamayacağı bir koya sığınıp yanlış teşhisle yanlış ilaçta umuyor medetini.
Geçmişler olsun…