Monthly Archives: June 2012

2012

Standard

 

Ey uğursuz sene…

Senden çok ciddi nefret ediyorum biliyorsun değil mi?

Ulen kaç kaza, kaç ölüm, kaç hastane yolu getirdin önümüze? 10 yıl yeter senin getirdiklerin…

Kibarca ric’ediyorum, lütfen siktirip gidebilir misin?

Ha, sakın ha giderken yanına birilerini almaya da kalkışma he mi? Aldıkların 20 yıl yeter sana!!!

Hayde, de get artık mümkünse!

Kib, öptüm, bye!

 

Kabuk bağlayamayan yaralar

Standard

Çocukken ne çok düşer kalkardık. Ne çok yara bere sahibi olurduk isteyerek ya da istemeden. Kimi sıyrıklar ağlatırken kimi bol kanamalı yaralar sesimizi kısardı. Önce üzerine boca edilen oksijenli suyla oluşan beyaz köpükleri hayranlıkla izlerken, koyu renkli tentürdiyodun yaktığı yarayı nasıl da gururla sahiplenirdik. Hele ki üzeri bandajlanınca ya da bantlanınca nasıl da ballandıra ballandıra anlatırdık sağda solda nasıl sahiplendiğimizi o yarayı. Birkaç gün sonra yara kuruyup kabuk bağladığında en heyecanlı döneme girerdik asıl. O kalın kabuk kaşınacak, ya çatlayacak ya da olduğu gibi soyulacak, sonra düşüp tekrar tekrar kanayacak. Yarayı tekrar kanatmaktan, daha derin bir yara sahibi olmaktan nasıl da hoşlanır, yaranın yaşanmışlığımızın ispatı olacak şekilde iz bırakmasını umarken nasıl da gururlanırdık.
Read the rest of this entry

Gurbette Hasret

Standard

‎”Bu şehir güzelse, senin yüzünden.”

(Nazım Hikmet)


Gurbetin en can yakıcı yanı, nerede olduğunu unutmaktır. Hani, mesela yolda yürüyorum. Kendimi İstiklal’de sanıyorum bir an, dalgınlık işte. Öyle bir kalabalık da yok ama insan nerede mutluysa orada sanır ya kendini çaresiz kaldığında, kulağımda Erol Evgin, işte öyle bir şey diye şakırken, böyle bir kısır döngüde yaşamak. Özlemlerine yenik düşmek ve nerede olduğunu unutunca, yanından geçenlerin konuştuğu yabancı dili duymak, birden irkilmek ve acı içinde aniden nerede olduğunu hatırlamak. O ‘yabancı dil’ var ya, bir tokat gibi çarpar insanın suratına o an. Soğuk duş, beklenmedik bir anda gelen kuvvetli bir şamar, aniden güzel bir rüyadan uyanmak gibi.. Hani ayrılık, ölüm, yoksuzluk, hepsi birbirinden beter ama gurbette olan, hem ayrılıktan, hem cenazeye katılamadığı ölümlerden, hem yoksuzluktan ölür.
Read the rest of this entry

ERİVAN GÜNLÜĞÜ – Birlikte şarkı söylemenin keyfi yaşamın kendisi kadar

Standard

Sayılı günler çabuk geçiyor… Konserler, fotoğraf sergileri ve bilimsel toplantılar derken zaman akıp gitti. Yeni yüzlerle karşılaştık. Onlarca dostumuzla kalıcı ilişkiler kurduk… Ülke kadar büyük başkentte adım basmadığımız toprak kalmadı. Girdiğimiz çıktığımız her kapıda, her sokakta bizi duyanlar; bizlerle konuşma çabasına girişti. Sevindik, yadırgadık ama ilerleyen günlerde şaşırmadık. Kardeşlerimizle olan buluşmamız çok özel muhabbetlerle gelişiyor ve karşılıklılık gerekiyordu. Bunları da konuştuk.
Read the rest of this entry

24 Nisan 1915’te İstanbul’da ne yaşandı?

Standard

Kimine göre soykırım…Kimine göre katliam… Kimine göre ise tehcir… Tek değişmeyen bu topraklarda yaşayan 900 bin Ermeni’nin bu olaylardan etkilendiği…

1915 Olayları her 24 Nisan’da bir kez daha gündeme geliyor, Türkiye uluslararası alanda soykırım tartışmasıyla karşı karşıya kalıyor.

Peki ama neden 24 Nisan? O gün İstanbul’da neler yaşanmıştı?
Read the rest of this entry

Hümanizma

Standard

Yayıncı Ragıp Zarakolu ile kadim dostluklarının bir nişanesi olarak, bir dayanışma yazısı kaleme alan Sarkis Seropyan, yazısı Evrensel gazetesinde yayınlandığı gün Ragıp Zarakolu’nun tahliye haberini aldı. ‘Seropyan yazdı Zarakolu’yu daha fazla içeride tutamadılar’ dedirten bu hoş tesadüfe vesile olan yazı ise Zarakolu’nun suretinde hayat bulan ‘hümanizma’yı konu alıyor.
Read the rest of this entry

Babalar Günü

Standard

Benim babam hepinizin babasını döver!

*

Geceleri üşüdüğümüzde üzerimize itina ile örtülen yorgan gibi, bizi herdaim ısıtan, sarılıp sarmalayan, sevgisi hep yakınımızda yamacımızda.

Bizi koruyup kollarken şu hayatta ve ötesinde, hatamız ne olursa olsun hep yanımızda olacağına güvenerek şımarıp aştığımız haddimize rağmen, O, hem en kadim dostumuz, hem kalp kırıklıklarımız ve herdaim kalp atışlarımızdır.

Güvendiğimiz, sevdiğimiz, sert, güçlü, topla tüfekle devrilmez, tanıdığımız ilk adam…

Yeryüzünde varoluş sebebimiz…

İyi ki varsınız, iyi ki babamızsınız…

Gününüz kutlu olsun… Read the rest of this entry

Ya o gun gelirse (16.04.2007)

Standard

Birine ‚elveda’ demek mi zor yoksa ‚görüşürüz’ demek mi? Ya görüşürüz dediğin kişiyle bir daha görüşemezsen?

Bayram ziyaretlerinde ev ziyaretlerinden çok mezarlık ziyareti yapmak zorunda kalıyorsa insan, artık ölüm hakkında düşüncelere, hem de en kötülerine sahip olması kaçınılmazdır.
Read the rest of this entry

Hoşgeldin Nare (20.03.2007)

Standard

Hoşgeldin Nare…

Kader güzel yazgılarla doldursun hayat defterini senin…

Acılarla aranda dağlar denizler olsun, ulaşamasınlar o acılar sana hiç…

Öğreneceğin ne çok şey var senin de bu hayattan, aynı Nora gibi…

Daha çok zaman var önünüzde öğrenecek…

Tadını çıkar umarsız, ekmek elden su gölden hayatın şimdilik…

Tek ağlama sebebinin açlik, karın ağrısı olduğu şu günlerin kıymetini bil e mi?

İlerde bu günleri sana çok özletecek günler gelecek maalesef…

İşte o günler geldiğinde çok güçlü olasın…

Acılar seni değil, sen acıları delip de geçesin…

İyi ki geldin Nare

İyi ki…

* * *

Hrant’tan…. (29 Aralik 2006 Agos, Nora Nare hoy Nare)

(…) yakında ikinci torun “Nare” de geliyor.

Gerçi ben “Nare” diye erken ötüyorum çünkü babası başka isimde ısrarlı. “Karuna” diye bir isim uydurmuş… “Karun”un (Bahar) ardına bir “a” ekleyip feminen yapmış, kendince yeni bir kız ismi üretmiş. “İlle de Karuna olacak” diyor.

“Sen Nare”yi nereden uydurdun?” derseniz…

Nareg’den… Kadim Ermeni isminden.

Nareg’in “g”sini kaldırın olsun size feminen bir isim.

Zaten ilk mucidi de ben değilim… Ermenistan’da çokça kullanılan bir isim.

Ama pes etmiş değilim… “Babiklik” (dedelik) hakkım var ve “Nare” koydurmak için her türlü entrikaya başvurup, elimden gelen tüm hinoğluhin baskıları uygulayacağım.

Üstelik şimdiden kendime beste de hazırlamış durumdayım.

Nora’yı ve Nare’yi birlikte severken “Nora Nare hoy Nare” diye halay da tutacağım.

* * *

Nare geldi Hrant… Sen onu zaten görmüşsün bizden, hatta mamasından bile önce, öyle yazıyorsun son yazında Agos’ta.. Yine de buradan sana müjdelemek istedim O’nun geldiğini… Hadi kalk, yılbaşındaki gibi halay çek… Hadi be Hrant… Hadi…

(20.03.2007)

Ada (31.05.2007)

Standard

Aşağıdaki blogda gezinirken içlendim birden…

http://gezenti.blogcu.com/


Bir adalı olarak yazılarını okuyunca adayı ne kadar özlediğimi hatırladım tekrar…

Gezenti topu topu bir hafta gitmeyerek bir yazı yazmış da…

Benim adaya son ayak basmamın üzerinden 1 yıl geçti neredeyse…

Daha önce de 3 koca sene ayrı kaldım canım adamdan…

İçim acıdı dersem yeridir…

Adaya adım attığımda, o deniz-yosun karışımı ada kokusu, yağmur varsa çam agaçlarının ve toprağın o nemle karışan nefis kokusu, iskeledeki büfenin o iğrenç salçalı sosisli sandüviçi, dönercinin tüm gün güneş altında çevirmesine rağmen nefis görünen döneri, rahmetli bakkal Hristo’nun en az 15 kediyle koyun koyuna yatan kangal-kurt kırma köpeği, çok yorucu ada yokuşlarından çıkmayı tamamlayınca arkamı dönüp yukardan denize baktığım andaki huzur, evin balkonundan baktığımda solda Eminönü, karşıda Bostancı-Maltepe, sağda Adalar, arkada da orman olduğunu bilmek ve gözümün alabildiğine bu güzelliğe bakabilmek… Bir duble rakı ve balık eşliğinde, veya bira-patates, hiçbiri mi yok, yak bir sigara manzaraya, doya doya iç martılar sana serenat yaparken karşı çatıdan…

Çok özleniyor ada çooook…

(31.05.2007)

Not: Güncellemek gerekseydi, 2 yıl oldu diyecektim… Koskoca 2 yılı adasız geçirebilmişim… Yuh…