Tag Archives: gurbet

Gurbette Hasret

Standard

‎”Bu şehir güzelse, senin yüzünden.”

(Nazım Hikmet)


Gurbetin en can yakıcı yanı, nerede olduğunu unutmaktır. Hani, mesela yolda yürüyorum. Kendimi İstiklal’de sanıyorum bir an, dalgınlık işte. Öyle bir kalabalık da yok ama insan nerede mutluysa orada sanır ya kendini çaresiz kaldığında, kulağımda Erol Evgin, işte öyle bir şey diye şakırken, böyle bir kısır döngüde yaşamak. Özlemlerine yenik düşmek ve nerede olduğunu unutunca, yanından geçenlerin konuştuğu yabancı dili duymak, birden irkilmek ve acı içinde aniden nerede olduğunu hatırlamak. O ‘yabancı dil’ var ya, bir tokat gibi çarpar insanın suratına o an. Soğuk duş, beklenmedik bir anda gelen kuvvetli bir şamar, aniden güzel bir rüyadan uyanmak gibi.. Hani ayrılık, ölüm, yoksuzluk, hepsi birbirinden beter ama gurbette olan, hem ayrılıktan, hem cenazeye katılamadığı ölümlerden, hem yoksuzluktan ölür.
Read the rest of this entry

Lâl Olmak Yine

Standard

 

Seni ararken
Kendimi kaybetmekten yoruldum
Bulduğumu zannettiğimde
Kendimden ayrı düştüm

Bu garip bir veda olacak
Çünkü aslında hep içimdesin
Ne kadar uzağa gitsem de
Gittiğim her yerde benimlesin

Söylenecek söz yok
Gidiyorum ben

Hoşçakal hoşçakal hoşçakal hoşçakal..!
Ben bir kısrak gibi
Gelmişim dünyaya
Şahlanıp koşmak içimde var
Hoşçakal…

 

 

Gurbette Yalnızlaştırılmak

Standard

Gurbetin en dayanılmaz zorluklarından biri özlemse, digeri de yalnızlık, daha doğrusu yalnız hissetmektir. Yalnız kalmak çok da dert olmamalı, sonuçta ‚kendi tercihim’ diyebilir insan. Ama yalnız hissetmenin hiçbir uçarı kaçarı yoktur. Kalmışsan yalnız bir kere, iki tercihin vardır önünde; ya tadına varacaksın yalnızlığının, keyfini sürüp vadesinin dolmasını bekleyeceksin sabırla, veya yalnızlığını yalnız hissetmekle katmerleyip uçurumun dibine doğru bir yolculuğa salıvereceksin bedeninden çok ruhunu.
Read the rest of this entry

Gurbette Sürünmek

Standard

Sürünmek evet. Aynı bir yılan ya da bir timsah gibi, daha da düşürürsek çıtayı, bir solucan misali sürüne sürüne ilerlemek hayatta. O da ilerleyebilene…

Hani gurbette herşey daha bir zor oluyor ya, sürünmeyi bile edebiyle yapamıyor insan. Memleketteyken yorgunken bile hoplaya zıplaya arşınlanan yollarla, gurbette aşılacak 20 metre mesafedeki sürünmenin karşılaştırması bile yapılamaz, ayıptır günahtır. Yorgunluğun güce dönüştüğü, bir sonraki günün planının günün tüm yorgunluğunu attırdığı yere memleket; basit bir yorgunluğun insanı bütün bir gece uyutmadığı yere gurbet diyoruz umutsuzca.
Read the rest of this entry

Gurbette Arkadaşlık

Standard

‘Ama arkadaşlar güzeldir…’

Bugün, Gurbet Kuşu, hasretini çektiği memleketinden sesleniyor sana ey okur. Moda’da deniz havasını, şehir hatları vapurunda yosun kokusunu, metroda telaşı, takside dalaşı, uçakta rötarı, otobüste tıkışı, meyhanede kadeh tokuşunu, lakerdanın hasını, simitin çıtırını, poğaçanın ılığını, iskenderin alasını, çayın demlisini, kahvenin en telfelisini sindirmekle meşgul günlerdir. Dönüş günü yaklaştıkça bir hüzün, bir telaş, bir sevinç, bir ümit(sizlik), bir özlem, bir koşmaca kapladı günlerini…

Read the rest of this entry

Gurbette Özlemek

Standard

Özlemek öyle bir nallet duygu ki, insan, sırf adı, hatta adı bile değil, konusu geçiyor diye aynı yazıyı defalarca okur, yollanan sms’leri arşivden bulup okuyup okuyup o anları hatırlar. Ergen sendromlarından olan, tüm buluşmaları not etme, tüm özel anları ölümsüzleştirmek için ezberlemek gibi faaliyetler kırklı yaşlarda ortaya çıkınca hatırı sayılır, maymunluk dozunda komik oluyor tabii ki. Yani elma-sevgi ilişkisine indirgenecek kadar basit bir özlemse bu, özlenen ne yapsın be kardeşim?

Oysa hep yanımdasın, seninle her şey yanımda
Kırık dökük de olsa yanımda
Mesela çok sevdiğin bir deniz bile yanımda.
(Edip Cansever)

Photo: Mehmet Demir

Özlem, bırak sesini, nefesini bile duyabilmek için fırsat yaratma ihtiyacıdır.

Mesafeler iyidir, özlemi, özlemeyi öğretir; sevgiyi ‘O’nsuz yaşamayı, olduğundan daha da yoğun hissetmeyi, bazen susmayı bazen çenesi düşük olmayı öğretir.

Mesafeler iyidir, yokluğunda varlığıyla yaşamayı öğretir.

“Keşke yanımda yamacımda, yakınımda olaydı…” derken aynı zamanda “iyi ki yok, varlığı bu kadar işime yarar mıydı ki?” diye sordurur.

Mesafeler iyidir, çok sevmeyi, çok özlemeyi, kavuştuğunda sahiden sarılmayı öğretir…

Netice-i kelam olarak, mesafeler özlemi arttırır, pekiştirir ve anlamlı kılar. Allahaşkına, kim yanıbaşındakini özler ki?

Rüyanda görüyorsan onu, özlemişsindir.
Rüyanda görmek için yatıyorsan, sevmişsin demektir.
(Can Dündar)


Özlemenin gizli öznesi ‚birisi’dir genelde. Ve özlemenin dibine vurunca insan, adını duymak ister doyasıya. Resmini göremese de adının tınısı çınlar kulaklarında kulakları duymaktan yorulana dek. Yorulunca da ne çok özlediğini anlayıp şuursuz bir uykuya dalar insan. Rüyasında görür. Yeterli midir? Hayır. Özlemek için belki, ama sevmek için asla.

„Nereye kadar?“ diye sorar durur. Sonra bir şekilde, tüm şansını, sınırlarını zorlayıp ‚göresim geldi ya hu‘ der, atlar gider yanıbaşına. „Özledim“ diyemez ama özler için için. Dışı kimseyi yakmayan, içi özleyeni kor eden bir ateş gibi…Bir sarılmayla, bir bakışla, özlenen anlayacak özlemin ve özleyenin sınır tanımaz edepsizliğini sanır. „O“, anlar, anlamaz gibi yapar, ya şımarıklığından, ya kendini bilmezliğinden, ya gururundan, ya da kendini ve karşındakini bildiğinden. Tam da bu noktada „Dağları deldim geldim sana lan şerefsiz!“ diye haykırası gelir insanın; ama ya susar avaz avaz ya da bağırır sessiz sessiz.

Bazen insan öyle özlenir ki, özlenen bilse, yokluğundan utanır.
(Aziz Nesin)

Özlemin tavan yaptığı bir anda sudan bir bahane arar insan yazmak için, aramak için, duymak için. Bulamaz o boktan bahaneyi bile, koparıverir ipleri bir anda, arayıverir. Özlenen, ne kadar özlendiğinin bilinçsizliğiyle mi, bilinciyle mi bilinmez, ama konuşur da konuşur. An gelir yanlış soru yöneltir, an gelir çok doğru soruları bulup taşı gediğine koyar, bil(e)meden.

Ve sonuçta, özleyen özlemine mahkum, özlenen bihaber, veya haberdar ve gururlu olarak yaşam(ama)larına devam ederler…


Şubat‘2011

Gurbette Umut(suzluk)

Standard

‎”Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi”

(Tezer Özlü)

 

Her “sözün bittiği yerdeyiz“ dediğimizde sözümüzü, sesimizi, nefesimizi bir kez daha kesiyorlar. Eskiden yirmi-otuz yılda bir ayar çekilirdi ya biz ötekilere, şimdi beş yılda bire düştü de ayar aralığı, ondan şaşırdık. Yoksa bi’şey umduğumuzdan, beklediğimizden değil… Ne mahkemelerden, ne (sığ) devletten, ne hükumetten, ne muhalefetten, ne kendimizden ve en nihayetinde, ne de adaletten. En çok bi’şey beklemediğimiz adaletti hem de. Güvendigimiz bi‘şey yoktu çünkü zamandan başka… Zamanla düzelecekti, ya da zamanla biz günü yaşayıp dünün acısını unutacaktık ve ‚vakti geldiğinde birileri bize hatırlatacaktı paha biçilemez değerimizi. Sonra yine ah vah edip bir yirmi yıl daha yaşayacaktık. Kiminin çile olarak da adlandırabileceği hayatımız, bu kısır döngü içinde devam edecekti. Bilgi işlemciler bilir, bir IF … ELSE … END döngüsünün içinden ELSE’i çıkarın (başka seçenek yok çünkü), END’i de koymayı unutuverin, buyrun size nurtopu gibi bir infinite loop. Şimdi çıkın içinden çıkabilirseniz.


Kabusumuz, 2000lerimizin ilk miladı, 19 Ocak 2007 derdim hep. Bir süre bu travmayla (yaşayamasak da) yaşlanırız, bu bizi uzun bir süre idare eder diye düşünüyordum. Yanılmışım evet. Daha 17 Ocak 2011’imiz varmış sırada. Ölümlerle yoğrulmuş eşsiz, biricik bir geçmişe sahip zavallı bir halka, yapılabilecek birşey kalmışsa, bunların en kötüsü, öldürmekten de kötüsü, ölülerini bir kez daha öldürmektir. Daha kan kurumadan bir kez daha kan akıtmaktır. Mezarı ve faili meçhullerin içine bile giremedikleri mezarlığı yağmalamak gibi. Fiziksel olmazsa ruhsal olarak çökertmek vardır bir de. Adaletsizlikle, eşitsizlikle, yine yeniden ötekileştirmekle ve nihayetinde, celladına övgüyle!

Sabah oldu, uyandım, kabustu sandım. Meğer gerçekmiş. Kabus, hayat olmuş serilmiş önümüze… Haydi yaşa şimdi bakalım kabusundan kaçamadan!!!

‎”Bu kadarını beklemiyorduk… Bu kadarını beklemiyorduk…”

Evet bu kadarını beklemiyorduk. Umut fakirin ekmeği demişler ya, son kırıntıyı bir kenarda saklıyorduk özenle ‚acıkınca yer, doyarız‘ diye. İşte o kırıntıyı süpürdüler özenle… Bir günde gibi görünse de aslında beş yılda süpürdüler, gözümüze soka soka, yüzümüze güle güle. Şimdi de geçmişler karşımıza, yayılmışlar rahat koltuklarına, kahkahalarla gülüyorlar halimize. Hani balıkçı oltaya takılan balığı özene bezene oltanın iğnesinden çıkartıp da tekrar denize atar ya, o ruh halinde laylaylomken balık tekrar oltaya takılır mal gibi. Balıkçı da, işte şu an karşımızda gülen o güruh gibi şen ve acımasız bir kahkaha atıp, hafızası dar, avuçiçinde küçücük kalmış zavallı balığı içinde can vereceği az su dolu kovaya atar. 23 Ocak 2007’de,o muazzam kalabalık sayesinde, oltadan kurtarılıp denize atılan balık gibiydik, tekrar hayata döndük sanki. Daha uzun sürecek sanmıştım yanılmışım. Beş yıl bile dolmadan takıldık yine oltaya mahkeme kararıyla.

Hani “herşeye rağmen“ bazen umutlanabiliyoruz ya… Hani “yok artık daha fazla şaşırtamazlar beni“ dememize rağmen yine de şaşırıyoruz ya… Hani, “bundan beterini yapamazlar“ dediğimizde beterin beteri oluyor ya… İşte şimdi korkarak söylemek istiyorum: Erhan Tuncel ve yakında (muhtemelen) salıverilecek semirmiş katil piyoncuk ekranlarda kapışılırsa, röportaj için kuyruklar oluşturulursa, işte o zaman “bunun ötesi yoktur“ diyeceğim (şimdilik)… Balıklı’da mezartaşına artık üçüncü bir ölüm tarihi atılabilir o zaman! Yazıklar olsun! Uykunuz, yediğiniz, içtiğiniz, gününüz, geceniz, dününüz, yarınınız, her lokmanız, her bir anınız haram olsun!

* * *

Gurbette de olsa, evinde de, insanın umudu olmalı. Dibe vurduğu anlarda, ayağını hızla ve kuvvetle tabana vurup, suyüzüne çıkaracak, nefesi kesildiğinde oksijen takviyesi görevi görecek, ağladığında mendil verecek, sesine ses, nefesine nefes, aklina fikrine hakim olabilecek bir umudu olmalı insanın, dost misali, ama her an yanında, her an yüreğinde. Ne olursa olsun, kim olursa olsun…

“Umut etmek, mutlu olmak demektir.“
(Alain)

Bu sene üç umut mumu yakıldı bana bu kadar talihsizliğin içinde.

“Hepimiz Hrant’ız Hepimiz Ermeni’yiz“

İlki, hepimizin de içine su serpen o muazzam kalabalıktı. Hafta içi olmasına rağmen, tüm sindirme çabalarına ve tüm engellemelere rağmen 19 Ocak 2012’yi kısacık tarihi(mizin) en üst satırlarına yazdıracak bir kalabalık varmış. Gözümle görmedim ama izledim. Elimle tutamadım ama hissettim… Hem kalabalığı, hem ortak acımızı, hem isyanımızı… Umut olmalı, hep vardır dedirtti bana bile…

“Bak burda yaşlı bir amca var, muazzam bir kalabalık var, çok güzel burası, herkes gelmiş, herkes…“

Evet, uzaktayken her acı üçe beşe katlanır. Orada olamadığın için, acılara merhem olamadığından öte, acına merhem sürdüremediğinden olmalı, o havayı teneffüs edemediğin için nefesin kesilir tüm gün boyunca. Sonra birden telefon çalar. 20 yıldır sesini duymadığın lise arkadaşındır. Sana oradaki havayı teneffüs ettirmek, sesleri dinletmek istemiştir. Boğazındaki kelimeleri, telefondan gelen slogan sesleri, alkışlar susturur. Kelimeleri yutar, yutkunursun… Gözündeki yaşları akıtır, birşey diyemez hale gelince kapatırsın sessizce telefonu. O 20 yıldır sesini bile duymadığın arkadaş var ya, candır o can…

“Babannem, İzmir’e geri dönerken ‘Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz’ yazan pankartla binmiş otobüse.”Bagajda kaybolur diye korktum” diyor.“



Bir twit okudum, sabah sabah dağıldım. Tam da ölüsevicilerin, ermenisevicilerin bedene bürünüp insan kılığında, hatta “iyi insan“ kılığında ortalıkta dolaştıkları günlerde bu yaşlı ama yüreği gencecik, daha da önemlisi tertemiz babanneye kurban olurum ben ey okur. Ömrüne bereket senin babanne…

* * *

Ve en umutsuz anı günün. Sesine ses, nefesine nefes olmasını beklediğin o umut var ya, umutsuzluğa dönüşüyor ya, işte tam o an. Yılgınlıkla ‘bitti artık’ dedirtir sana. Ama biliyorsundur ki, ilk fırsatta, ilk seste, ilk nefeste, beklediğin ilk haberde yine o umut tohumları serpilecektir yüreğine. Uzaktan uzağa sana destek olanların yaşanmışlıkları tahtıravallinin bir ucunda, uzaktan uzağa senin yaşanamamışlıkların öbür ucunda. Hangi taraf daha ağır her an değişiyor. Zaman geçiyor çünkü. Acı değil ama şekli değişiyor. Yalnızlığın acısı yerini zamanla merhem olamamanın acısına, o da zamanla yerini öfkenin ortak acısına bırakıyor. Ama en sonunda, umutsuzluk kocaman bir kir öbeği gibi kirletmişken bugününü, yarınından medet umar hale geliyorsun. İşte tam da o medet umma anına sığdırıyorsun koskoca, küçücük, hayalsi umudunu… Sadece hayalinde gerçek olacağını adın gibi bildiğin halde bu gerçeği yoksaydığından mı, yoksa gerçek olmasını çok istediğinden mi bilemeden “umut” edeceksin her dem, her an ve her iklimde.
Ocak’2012

Gurbette bir şehri özlemek….

Standard

Gurbette bir şehri özlemek….

Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam, 
Uykudan uyandırsam seni: 
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliçten. 
Vapur düdükleri ötmededir. 
Etraf alacakaranlık, 
Köprü açıktır henüz. 
Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam…

Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
Gece demir köprülerden geçmiştir tren. 
Dağ başında beş on haneli köyler, 
Telgraf direkleri yollar boyunca 
Koşuşup durmuş bizle beraber.

Şarkılar söylemişim pencereden, 
Uyanıp uyanıp yine dalmışım. 
Biletim üçüncü mevki, 
Fakirlik hali. 
Lületaşından gerdanlığa gücüm yetmemiş, 
Sana Sapancadan bir sepet elma almışım..

Ver elini Haydarpaşa demişiz, 
Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl, 
Hava hafiften soğuk, 
Deniz katran ve balık kokulu 
Köprüden kayıkla geçmişim karşıya, 
Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu…

Bir gün sabah sabah kapıyı vursam, 
-Kim o ? dersin uykulu sesinle içerden. 
Saçların dağınıktır, mahmursundur. 
Kimbilir ne güzel görünürsün sevgilim, 
Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam, 
Uykudan uyandırsam seni, 
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliçten. 
Fabrika düdükleri ötmededir.  (*)

Güneş ve bayraklar yolculuyor beni şehrimden bu sefer… Upuzun görünen kısacık on günün finali çok da keyfli olmadı açıkçası.

Başım dönüyor, yorgunluktan diyorum. Tansiyon aletini getiriyor biri, siktirins gidins lütfen diyorum kibarca. Eloğlu ne anlar ayrılıktan gurbetten, her gel gitin şu yarım akıllıda yarattığı travmadan?

Başım dönüyor, yorgunluktan diyorum. Kahve sigara içme diyor biri. Dinliyorum. Hadi bir kahve yap kendine diyor bir başkası, onu da dinliyorum… Evde çaktırmıyorum başımın döndüğünü ama beceremiyorum. Birşey yedin mi diye soruyorlar. Hatırlamıyorum…  Kahvaltıyı kastederek evet diyorum. Sonra açım diyorum çok açım….

Başım dönerken uyuyakalıyorum dişlerimi sıkmamaya çalışıyorum bayılakalmadan önce…

Bayrak, polis, panzer, endişe… Taksi şöförü bağıra çağıra kürtçe konuşuyor telefondakiyle.. Ben de ermenice. Anlıyorum ben seni diyorum aklımdan ama yüksek sesle düşünüyorum belki duyar diye… Sonra aniden bize dikiz aynasından bakıp ‘Havalar da ısındı’ diyor… Evet diyorum çok ısındı aniden… Sonra oğlumun, memleketine kesin dönüş yapan filistinli okul arkadaşı düşüyor aklıma. ‘Nereye gitti Obaida?’ diye sorduğumda, oğlumun yavuklusu ‘tam nerede evi bilmiyorum ama orası sıcakmis, hep çok sıcakmış’ demişti… 6 yaşındaysan hayat sana guzel kuzucuk… Sıcakmış…

O muhabbetle Bakirköy’ü geçmişiz. Gelik’e selam çakmayı unutmuşum. Öcalan sokak uzakta kaldı. İki fahişeye kiralandığı için gece gündüz kapısında kuyruk oluşan evde yıllar önce geçirdiğim güzel günler geliverdi aklıma birden. En son 2002 yazıydı bir kahve içimliği uğramıştık… Hey gidi günler hey… Kim derdi ki… Neyse…

Hayat sürüyor, dünya dönüyor, birileri, o dönen dünyanın, akan hayatın ortayerinde, kimsenin göremediği bir noktada takılı kalmış, oturmuş duruyor. Dünya dönüyor, o duruyor. Hayat akıyor, o duruyor. Kimse görmüyor, kimse duymuyor, hisseden hiç ama hiçkimse. Ama O biliyor. Durakalmış bekliyor. Beklenen o gün gelmeyeceğinden, dünya durmayacağından ve hayat da akmaktan vazgeçmeyeceğinden, çaresiz durakalmış, kalakalmış ve hatta nefes almaktan vazgeçivermiş…

Üzül dur şimdi bir gün daha olaydı diye… Hep bir gün eksik kalıyor. Ya da her seferinde ben biraz eksiliyorum. Eksilmek neyse de gittikçe yoksullaşıyorum ya, işte ona yüreğim dayanmıyor.

Takıldı dilime yol boyunca: Son arzun nedir diye gelip de bana sorsalar…

Ekim 2011

(*) Bir Gün Sabah Sabah – Turgut Uyar

Gurbette Aşk

Standard

Gurbette Aşk


Seçtiğimiz hayatlar mı bunlar?

Seçtiklerimiz mi?

Bunca yokluk, bunca kırıklık, bunca acı…

Seçtiklerimiz evet!

Hayat bu sevgilim çoktan seçmeli

Senin aşkınsa bir dönem ödevi

(İclâl Aydın)

Seçtiğimiz hayatları yaşamak adına günü kotarmaya çalışmak başta ağır gelmez insana. Seçtiği hayatı gönüllü yaşadığını sanır çünkü bilinçsizce, şuursuzca ve bir o kadar da salakça…

Aşka gelince… İlkokul bilgilerimize dönmek lazım aşkın en yalın halinden en zor haline kadar özümseyebilmek için…

Yalın hali; adı üstünde, en yalın hali en temizidir sanki aşkın. En dokunulmamışı, en kirletilmemişi, en dil(ler)e, yazılara, içdokümlerine düşememişi henüz. Yalın işte, sıfatı üstünde. Su katılmamışı aşk denen illetin. Sessiz bir dolmuş yolculuğunun son durağına varmadan önceki en uzun susuşu. Eli eline, dizi dizine, yüreği yüreğine değmeden önceki en saf hali Bir bakışı değmiştir bakışına, bir acısı değmiştir acına, bir korkusu değmiştir sakladığın en derin korkuna ancak. Henüz bu aşamadadır aşkın yalın hali. Öyle yalındır ki, sen bile farkında değilsindir aslında aşkının henüz. Oksijenin hidrojenle buluşup suyu oluşturmadan önceki son ayrışık hali. Birleştiğinde ikisinin de saflığı bozulup aşkın E halini oluşturacaktır çünkü.

E hali’ne gelince aşkın… İşte o ilk yürek kıpırtısıdır. Aşka aşık olunan ilk haldir. Yalın haline az tereddüt, bol umut, bir tutam da anlamsız gülümseme katılmış halidir. Acı birazdır aşkın E halinde. E hali çünkü. Aşık olunan en berrak, en pussuz, en sissiz, en guneşli, sıcak ama yakmayan, veya yağmurlu ama ıslatmayan İstanbul havası gibidir bu hal. Uğruna henüz dağlar delinmeyen ama yollar aşılan, arşınlanan, ve arşınlanan yolların özleme dönüştüğü en az acı veren ve en farkında olamadığınız halidir aşkın. Sonraki halleri yürekleri dağlayacaktır çünkü. ‚Şiddetin ne hoş, ne güzel şevkatin’den bir önceki haldir bu hal. Adı üstünde, E hali işte. Aşk’ın E hali, yüzünüzdeki o, hiçbir açıklama getiremediğiniz ama aslında anlayabilene, sezebilene çok şey anlatan şapşal gülümseme, ‚sıçtığımın hayatı‘ olarak nitelendirdiğiniz yaşamınızın en keyifli anlarına sahip haldir. ‚Vay bee, lan aşk, sen neymişsin meğer?‘ diye aşk öncesi en bir salak olduğunuz haldir bu farkında olmadan, ama aşık olarak, E halinde…

İ hali ise aşkı aşka dönüştüren bir haldir. Yoldan gelenin bile anlayamayacağı bir haldir bu. Aşk uğruna herşeyden vazgeçilebilinecek kaygan bir zemindir. Askin henuz iyelik eki içermeyen hali bu. ‚Gözünü sevdiğimin aşkı‘ da denilebilecek, bıçak sırtında dans etmeye çeyrek kala aşamasıdır. Aşkı severiz illa ki bu aşamada. E halinden İ haline dönüşmüştür çünkü. Daha yüreği dağlamaya başlamamıştır çünkü  aşkın i hali. Methiyeler düzeriz, şiirler yazarız, okuruz, dinleriz şarkıların en i halini. Her şarkı aşkın bu halini anlatmaya meyillidir çünkü. Daha zıkkım olmamış aşkın en güzel hallerinden ikincisidir e halinden sonra i hali… En sevilen halidir aşkın bugelindiinde. İlerledikçe önceki halleri özlenecektir çünkü. Tam ortasındayız fırtınadan önceki sessizliğin, yaşanmamış yaşanmışlığın ve dokunulmamış sevdaların arasında. Sonrası mı? İşte fırtına kopar, sesler yükselir, yaşanmışlıklar boka dönüşür, dokunmalar yakar sonraki hallerinde ve durumlarında aşkın.

Ve aşkın DE hali. En içinde bulunulan haldir bu işte. İçinDEsinizdir çünkü. Cayır cayır yakan, kıça girmiş bir demirin kıçtaki tarafı soğuk, ama tutulacak yeri çok sıcak olan halidir. Tutup çıkarmak istersiniz, çıkartamazsınız, yakar çünkü elinizi aynı o demir gibi aşkın DE hali. Aşkta, aşıkta, en yılışık halindesinizdir şerefsizoğluşerefsiz aşkın. Şarkılardan fal tutma devri bitmiş, şarkılar ona söylenmektedir DE halinde artık. Aşkın bedene olmasa da ruha en sahip halidir bu hal. Tam içindesinizdir çemberin; aşıkların şakşakçılığınızı yaptığı, aşka inanmayanların ise ‚salak aşık‘ diye tanımladığı bir kıvamdasınızdır. Manevi sikilmişliğin (sıkılmışlığın degil, sahiden sikilmişliğin) bir önceki hali. Aşkın E halindeki o sersem (aslen çok manalı ama durum itibarıyla) manasız gülücük, yerini az acılı adananın yaktığı bir can acısına bırakmak üzeredir bu halde.

Yüz dilde ‘seni seviyorum’ desen ne fayda..

Bir dilde adam gibi sevmedikten sonra…

(Turgut Uyar)


Sonuncusu, DEN hali. İşte bu en yürek yaralayıcısıdır aşkın hallerinin. DEN hali, aşktan vazgeçme kıvamıdır çünkü aşkın. Nefret edersiniz DEN halinden aşkın, yani aşkTAN. Fal tutulan şarkılar ayrılık şarkılarıdır bu aşamada. Tiksinirsiniz aşktan bu haldeyken. En kusunç, en tiksinç, en nefret halidir. İstemdışı bir ayrılığın halidir aşkın DEN hali. Aşktan vazgeçme, vazgeçirtme, vazgeçirttirilme halidir en sızılısından. Sızım sızımken, nefret nefrete dönüşülebilecek bir kıvam; kıvamı tutmuş bir kekin yumurtası sıcak su görmüş gibi kesildiği andır. Sonudur, nihayetidir, son durağıdır aşkın. Ayrılığın en isotlusu, ayrılışın en hüzünlüsüdür. Tek taraflıdır çünkü. Oysa ki çift taraflı olsa, ismin ve aşkın dilbilgisinin sadece 4 hali olacaktır. Nefret etmek isteyip edemediğiniz, ayrılmak isteyip ayrılamadığınız, siktir çekmek isteyip çekemediğiniz ama bir yanınız yalın halini özlerken, e haline dönmek istediğiniz bir aşamadasınızdır. Aşkın hallerinin geçişi tek yönlü bir geçiştir, bir önceki hale dönüş yoktur çünkü. Hani şu cep telefonu oyununda tavşan havuçları toplarken geçtiği karelerde bir mayın çıkar da geri dönme şansı yoktur ya, işte öyle bir şey. Geri dönünce o mayına basar ve bir ‘can’ı gider. E tavşan bu, alt tarafı bir bilgisayar oyunu, 3-5 canı vardır, bir daha başlar toplamaya havuçlarını. En fazla Game Over olur, baştan başlar salak tavşan aşklarını, pardon havuçlarını toplamaya, dimi? Biz de insanız çok şükür, kedi değiliz ki 9 canımız olsun da baştan başa bir daha yaşayalım aşkın 5 halini? Can bir kere kırılır, one way ticket kesilmiştir, geri dönüşü artık yoktur. Uçaktaki kanlı gözyaşları ise bedelidir aşkın DEN halinin, o vazgeçiş zorunluluğunun en guvenlisinden. Aşkı bu DEN halinde, taze toprağı kazıp, aşk denen zıkkımı diri diri bir mezara sokmak suretiyle öldürmek, sonra da sıcaktan kuruyan toprağı sulayarak taze tutmak, kurumuş yabani otları temizleyerek canlandırmak, ve arada eşeleyerek aşkın o mezardan çıkıp geleceğine umutlanmak halidir bu olmayacağını bile bile. Velhasıl, aşkın en gömülmüş halidir DEN hali. Vazgeçmek zorunda bırakılmış, ayrılığın geçmişinizi geleceğinizi bellediği, yokluğunun da uykularınızdan gözyaşıyla uyandırdığı aşaması. DEN hali, en acılı hali, en sakat, güvensiz, nostaljik ama en umutsuz hali aşkın…

 

Sanırım hayal kurarken malzemeden çalıyoruz, çünkü sürekli yıkılıyor (J. Christophe)

Ve sen… Aşkın her haline sığan ve her halinden taşan kocaman yürek… Her anımda yanımda, her nefesimin şahidi ama bundan bir o kadar habersiz sen! Kimi zaman ta uzaklardan sana seslenirken ben, sen nerelerde neler yapmaktasın bensiz, bence ise bir o kadar benle… Yüzünü ender de olsa aydınlatan, ama herdaim sana  yakışan o gülüşün yüzüne çakılı kalsın hep, yaşan(amay)anlara, yaşatılanlara inat…Ben bu uzaklarda sensizken, sen sence bensiz ve bazen de benden habersizken, ben inadına yaşamaya çalışıyorum, haberin var mı? Yok, olmayacak, oldurtmayacağım elbet, böylesi en güzeli. Bildiğim herşeyi bildiğinden adım gibi eminim, ve hatta sen bunu da biliyorsun zaten. Ve elbette ki dile getirmeyeceğim ben bunları sana, aşkımın her haline inat her ne kadar dile kolay, yüreğe zor ise de…

Şubat 2011

Gurbet Kuşu’ndan Nâmeler – Girizgâh

Standard

Girizgâh

Yeni bir ülke bulamazsın,
başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir (1)

Siz hiç bir gurbet kuşundan mektup aldınız mı? Alamancılar olarak adlandırdığımız memleket hasretinin sembolleştirilmiş karakterleri dışında hiç memleketini özleyen bir dostunuz oldu mu? Olduysa da hiç size içini döktü mü?

Sene 2000, aylardan Aralık. Gurbet kuşumuzun elinde iki iş sözleşmesi, ikisi de ‚yurtdışı’ndan. Birine akıl yatmayacak gibi değil. Hayallerinin işi, hayallerinin ülkesi ve nihayetinde hayallerinin şehri. Yıllardır yaşamayı hayal ettiği, orada yaşamaktan ve her metrekaresini adımlamaktan keyf alacağı şehirden bahsediyoruz… Herşey hazır; kalacak yer, güzel bir maaş ve ömür boyu Paris sokaklarını arşınlama özgürlüğü… Daha ne isteyebilir ki insan? Hem dilini, hem metroda yönlerini bildiği ve çok da sevdiği şehirde yaşamak, yaşlanmak… Rüya gibi… Her rüyanın da bir sonu vardır, olmalıdır da eğer rüya, rüya olarak kalmaya mahkümse. Aralığın o son günü bir aile meclisinde niyetini bir anlık cahil cürretiyle açık edince sevgili gurbet kuşu, bir tarafta fırtınalar koparken, öbür taraf tuhaf bir biçimde sessizdi. Hayra alamet değildi bu sessizlik, bildikti, öğrenilmişti artık. Kısa ve öz konuşma şu şekilde gelişti:

– Niye gitmek istiyorsun? Rahat mı batıyor? Neyin eksik?
– Ya ben bu ülkede ölmek istemiyorum!
– Niye? Paris’te mezarına kuşlar sıçmayacak mı?
– …

Ve akabinde, büyüklerin ‚Peki, istediğin gibi yap AMA….‘ lı klasik cümlelerinin benzeri ama mantıken tam tersi bir cümle kuruldu. Hani gönül isterdi ki, aile büyüğü, kocaman adam kalkıp desin ki: ‚Git AMA ilerde ….‘ ve müthiş öngörüsü ve hayat tecrübesiyle tüm olumsuzlukları sayip, bu bahanelerle gurbet kuşumuzu daha da kamçılasın gitme konusunda. Ama yapmadı. Hatta tam aksini yaptı müthiş yaratıcı zekasıyla. Yurt dışında yalnız yaşamanın sonsuz zorluklarını uzun uzun sayıp sıraladıktan sonra, bilinç açılmaya yüz tuttuğunda son sözleri: ‚AMA istiyorsan, istediğin bu ve illa ki gideceksen git, engel olmam‘ oldu. Kendi değil ama beklendiği gibi sözleri engel oldu gurbet kuşumuza… Ve ‚sanırsam bu memlekette öleceğim‘ diye endişelenmeye başladı…

Ne demişler? İnsan olanın yüreği temiz olsun. Bu konuşmadan, çok değil iki ay sonra gurbet kuşuna, hayallerindeki şehirde yaşamak olamasa da, kabusu olmaya aday şehirde yaşamanın, yaşlanmanın kapıları açıldı hiç umulmadık bir şekilde… Ve ‚masal‘ böyle başladı…

Masal başlangıcından bu yana tamı tamına on yıl geçmiş, dile kolay. Şimdilerde ise on yıl öncesinin dertlerini aratır oldu günlük dertler, dermansız yaralar.

* * *

İnsan, okuru aynı konudan bıktıracak endişesine rağmen, temcit pilavı misali koyup koyup yerken konuyu önüne, elinde kalan tek silahı kalem olunca yazmaktan başka şey gelmiyo işte o elden. Bıktırıncaya kadar hasret, bıktırıncaya kadar özlem, bıktırıncıya kadar deniz ve yürek çarpıntısı, bir o kadar da çırpıntısı…

Hayatının her anını, her güzel anısını, hatta en güzel anısını denizle süsleyen bir yengece elbette ki zor gelir başlarda ‚denizsiz‘ yaşamak. Ama, havasına, suyuna, taşına toprağına bin can feda bir tek dostuna olmaya aday ‚yeni‘ memleketin de ne kadar yaşanası bir yer olduğu, bir bok varmış gibi dillere destan olmuştur. E dile kolay, Avrupa’nın, hatta dünyanın en medeni memleketi orası. Kardeşim, madem en medeni memleketi seçeceksin, niye en denizsizini seçersin ki? Onlarca deniz kenarı dururken, niçin göllerine deniz süsü verilen bir memleket en medenisi olur? Öbürlerinin suyu mu çıktı? Sudan çıkmış yengecinkini andıran hayat hikayesinin sonu da yengecinkine mi benzemeli gurbet kuşunun?

* * *

Memleketini Özleyen Yengeç (2)

Acıyı dağlara vermişler, dağlar taşıyamamış.
İnsana vermişler, katlanmış…
Acıya da, kedere de…

Her ziyaretinde bizimkilerin memleketinden söz açılır, eski anılar anlatılır ve o da mutlaka memleket ziyaretlerinden birinde yaşanmış olaylar anlatırdı. Bunlardan hiçbiri olmazsa bile, yeni ve ilginç bir buluntu günün konusu olur, konu da bir açıldı mı gizli acılar ve gün yüzü görmemiş acı tatlı hikayeler birbirini kovalardı.

Bu sefer de konu bir yengeçti; daha doğrusu, son ziyaretinde bizim memleketimizden getirdiği bir yengeçten bahsetmeye başlamıştı.

Bir yengecin hikayesi… Ne kadar basit ve sıradan, çekici olmayan bir konu öyle değil mi? Ne var ki bu konu hakkında yarım saattenfazla konuştuk, hikaye bittiğinde ise uzun süre sessiz kaldık. Hikayeyi size de anlatayım. Çoğunuz bizim memlekette doğmuş olmasanız da, sonuçta hepinizin, dayımın hikayesindeki yengeç gibi bir memleketi vardır. Hikayeyi anlatayım ve bakalım siz memleketini özleyen yengecin hikayesi bittikten sonra hemen yeni bir konuya geçebilecek misiniz?

‚Bir zamanlar bize ait olan meyve bahçelerinden geçiyordum…‘

Hikayesine böyle başlamıştı dayım, o gün.

‚Hayal meyal, sisler ardından hatırlıyorum, ancak hiçbir zaman unutmadım. Şimdi ne babamın diktiği ağaçlar, ne atalarımızın diktiği geniş gövdeli ceviz ağacı, ne de sık gövdeli fındık ağaçları var tabii. Ama –hatırlıyorum- o topraklardan bir su geçerdi ve bugüne kadar hep aynı berraklıkta kaldı ve nereye gidersem gideyim, hangi sulara kulak verirsem vereyim, kulaklarımdan hiç eksilmeyen o aynı tatlı şırıltıyla akmaya devam etti. İşte şu son ziyaretimde de akıyordu; ama sanki öksüz ve sahipsiz kalmış gibiydi.

Suyun yukarısına doğru yürüdüm. Kıyıdaki çakılların üzerinde güneşin ılık ışınlarını korkusuzca ve telaşsızca, doğanın temiz ve güzel ıssızlığında içen ve bundan sarhoş olacak kadar memnun görünen bir yengeç gördüm. Oldukça yaklaştım ona, o ise karnı güneşe dönük halde, sıcacık çakılların üzerinde yatmaya devam ediyordu. Memleketin suyunu içmiş, havasını solumuş canlı bir anı olarak onu yakalayıp buraya getirmek geldi aklıma. Her seferinde bir şeyler getiriyordum zaten. Bir avuç toprak, birkaç meyve, çeşit çeşit taşlar, hatta bir seferinde memleketin mahsulüdür diye babanın mezarına koymak için çiçekler getirmiştim; ama hiç canlı bir şey getirmemiştim. O yüzden bu defa Bardizag’tan(3) canlı bir hatıra olsun diye yengeci alıp getirmek istedim. Yengeçler birkaç saat susuz yaşayabilirler…‘

Bir süre dalgın boşluğa baktı, sonra devam etti.

‚Bir kutuya koyup eve getirdim. Evde genişçe bir kaba aktardım, temiz su doldurdum, yemek olarak da ekmek kırıntısı ve et parçacıkları koydum. İstediği kadar yesin dedim. Bizim ‚hemşeri‘ dağ başında daha iyisini mi buluyordu sanki?

Ertesi sabah baktığımda ekmeklerin ve et parçacıklarının olduğu gibi durduğunu gördüm. Kendisi de kabın kenarına asılmış duruyor! Elinden gelse dışarı çıkacak, başını alıp gidecek!…

Şu yaramazın yaptığına bak, dedim kendi kendime. Avuç dolusu yemek verdim, aklı hala kaçmakta… Ancak bizim ‚hemşeri’nin ekmeği ve eti sevmemiş olabileceğini düşündüm ve o gün çarşıdan balık aldım, eve getirip ayıkladım, ufaladım, ‚ye şimdi yiyebildiğin kadar‘ dedim. ‚Al sana taze balık eti! Artık arayan da bulamıyor, çatlayana kadar ye!‘

Ertesi sabah ilk işim yanına gitmek oldu. Baktım, balıklar da ekmek ve et gibi aynen duruyor ve yengeç de kabın kenarına yapışmış durumda, devamlı kaçma çabasında…

Herhalde balık etini de sevmedi diye düşündüm ve aynı gün gidip karides aldım, eve getirip temizledim ve bu müşkülpesent yengeci memnun etmek için başka bir çaba göstermeye karar verdim. Nasıl olsa bütün gün yiyecek başka birşey bulamayınca yemek zorunda kalacağını düşünerek karidesleri kabın içine attım.

Günler geçti ve yengeci görmek için kabın yanına her gittiğimde hayvanı hep delice bir dışarı çıkma ve kaçma telaşı içinde, yiyecekleri ise hiç dokunulmamış halde buldum.

Sonunda bir gün, kabın kenarından oldukça yukarıya tırmanıp orada hareketsiz kalmış olduğunu gördüm. Tam zamanında yetişmiştim; çünkü eğer biraz daha geç kalmış olsam, büyük olasılıkla dışarı çıkıp bir kediye yem olacak veya bir köşede aç susuz kaybolup gidecekti.

Ama tuttuğumda kurtulmaya çalışmadı, hareket de etmedi. Parmaklarımla ayaklarını hareket ettirmek istedim. Gevşek ve hareketsizdiler, yengeç ölmüştü…

Üzgündüm, ancak ne pahasına olursa olsun ondan ayrılmamaya da niyetliydim. Onu alıp alkol dolu bir kavanoza koydum, ağzını da kapattım. Şimdi ne zaman bakacak olsam, canlıymış gibi geliyor; ama kavanozda öylece hareketsiz duruyor. Ne kaçmaya çabalıyor, ne de yiyecek birşeyler bulamaya…‘

Dayım memleketini özleyen yengecin hikayesini bitirmişti. Bir süre hepimiz sessiz kaldık, sonra –sadece annem- uzun uzun iç geçirip sessizliği bozdu.

‚Acıyı dağlara vermişler, dağlar taşıyamamış. İnsana vermişler, katlanmış… acıya da, kedere de…‘

Hayvan, toprağının, doğum yerinin özlemine dayanamamıştı. Zavallı, ne yapabilirdi. İnsan değildi ki…

Menk Anunı ‚Hay Dzağig‘ Tırink

(1) Konstantin Kavafis – Şehir şiirinden.
(2) Yervant Gobelyan’ın Aras Yayıncılık’tan çıkan, ‚Memleketini Özleyen Yengeç‘  isimli kitabının aynı isimli ilk hikayesi. (Bkz: http://www.arasyayincilik.com/store/Getron_viewItem.asp?idProduct=72)
(3) İzmit’in 20km. Kadar güneybatısında, günümüzde Bahçecik. Yüzyıl başında Ermeni yoğun bir yerleşmeydi. Nersesyan-Şuşanyan okulunda bin dolayında öğrencisi, çeşitli dergileri, tiyatro temsilleriyle kültürel bakımdan gelişmiş bir merkezdi.