Category Archives: Bizim Mutfak

Mutfakta Bir Ermeni Mi Var?

Standard

Efendim paylaşanlar olmuş, okuyup beğenenler, ağlayanlar, gülenler olmuş, nâmımı(!) duyup gelenler olmuş, herkeşler sağ ve var olsun. Ben bu sohbeti yaparken çok keyif aldım. Ama gazetecilik gereği kısaltılması, özetlenmesi, yer yer bende eksiklik hissi yarattı. O yüzden fikir ve söyleşi sahibi Adnan Genç Abi’nin de onayı ile ben her şeyi, olduğu gibi buraya ekliyorum. Çok uzun evet, ama bence keyfli. Ben de yazdım diye diil ama ben çok sevdim, dilerim siz de seversiniz.

Not: Bu söyleşi kısmen Bianet’te yayınlanmıştır.

Mutfakta Bir Ermeni mi Var?

* * *

Kimi toplumlarda; hem o toplumu hem de tek tek bireyleri çözümleyebilmek için; ‘damardan’ referans gerekir. Ben de bugün mutfak üzerine söyleşi yapacağımız Garine Seropyan’ı, rahmetli babası Sarkis (Seropyan) ahpar yaşarken de bilirdim ama akrabalık meselesine pek kafamı takmazdım. Soyadı benzer çok aile var buralarda… Referansım hep değerli ahparım oldu…

Sonradan bir grup açtı Garine Hanım; ‘Midya, Fasulya, Dolma’ diye… Ulen (onun gibi bir dil kullanacağım artık) bir itibar, bir ilgi; meğerse, mümtaz halkım külliyen mutfak kültürü ana bilim dalı mezunu; doktorasını da bol yağlı ve baharatlı yiyecekler üzerine yapmış sankim…

Eee bizim de işimiz, Ajda Pekkan’a ‘Nasıl böyle fit kalıyorsunuz, herkeşler şaşkın’ diye, soru röportaj yapmak değil. Tanışlarımız, can dostlarımız, işinde özgün marifetleri olan ‘garibanları’ medya sahnesine taşımak… Garine’nin (Yahu babasını tanıyorum kadının, tabii ki ismiyle hitap edebilirim) mutfak becerilerini konuşacağız. O zaten âlemlerin inanın ki, çok özel 1 numarası…

Kendi sayfasında şöyle bir uzunca notuna denk geldim. Yolu mutfaktan geçenler (eski evlerimden biri Rumelihisarı’nda konser yapılan alanın hemen arka duvarının yamacındaydı ve Kayahan abimiz, lafa ‘Yolu sevdadan geçenler’ diye, başlar ve bütün konseri iki şarkı ve çene yaparak geçirirdi), Garine’nin mutfak kültürüyle ne zaman tanıştığını çok merak eder ve yanıtını da aslında bilir: Yayalarından öğrenmiştir, mamasından öğrenmiş ve şimdilerde bir tür füzyon (kat karıştır) mutfağıyla haşır neşir.

* * *

Garine’den ara notu:

Şimdi, sevgili okuyucu, o ki “gasteci”, röportaj sahibi (reportaj diil röportaj o, diil de diil, değil o), hem özel hem de tüzel kişilik Adnan Genç Ağabey (artık Abi diyicem, ağdalı dili hiç sevmem) giriş yazısı yazmış, ben niye yazmayayım, dimi ama? Neyim eksik benim? Başım da kel değil, çok pardon!

Öncelikle, yazılarımda kullandığım konuşma dilini Türkçe’min yetersizliğine bağlayan olursa yemin ederim dilini bağlar kördüğüm ederim. Yazım dilim de, konuşma dilim de, dil bilgim de gayet iyidir ama hissiyatımı yansıtması bâbında bu konuşma dilini kullanmam benim için çok mühim. Bu bir. Sonra iki ve üçü kesin unutacağım, takılmayın ona siz. Ha bir de, TDK’ya göre inceltme işareti kaldırıldı, eyvallah ama bazen şart. Hala ile hâlâ aynı olur mu be ya?

İstediğim sorudan başlayabiliyor muyum sayın hocam?

* * *

GARİNE HANIM’IN, HAYLİ ÖZGÜN METNİ:

(Garine der ki: Hanım ne ayol?)

https://m.facebook.com/groups/MidyaFasulyaDolma/permalink/677167876312076/

* * *

SORU: Evet, sizi mutfağa koşturan neydi; ve ilk hangi yemeği yapmayı denediniz?

YANIT: Tabii ki açlık ve tabii ki sahanda yumurta. Ortaokul yıllarında eve öğlenden sonra erken saatte gelirdim, aç olunca kendi kendime yemek yapamayacağım için iki yumurta kırardım. Aslında 3 de kırardım da dile getiremedim şimdi, az utanmış olabilirim. Göz doymazlığı o yaşlardan kalma. Eve geldiğimde, küçük yaşlarımda (11-14, küçücüğüm maşallah) rahmetli Roza Yaya’m (babamın maması) evde olurdu ama ilerleyen yaşlarında yaşadığı demans sebebi ile artık mutfağa giremiyordu benim mutfak ilham perim, mutfağımızın taçsız kraliçesi, yıllarını yemeğe adamış güzel yayam. O giremeyince artık mamam, ki onun da her iki yayamdan da el aldığını düşünüyorum, mutfağa girdi ama biz, kendi göbeğinin bağını kendi kesebilen dört benzemezden oluşan çepçekirdek bir aile idik, bu yüzden kollektif çalışma esastı. Mesela özel günlerde rus salatasını,turşuları, lakerdayı, ızgaraları, balıkları babam; topiği, zerdeyi, mantıyı, erişteyi Süzan Yaya’m; zeytinyağlıları Roza Yaya’m, Araksi Morak, Hayganuş Morak ve mamam yaparlardı. O zamanlar biz yiyici idik.

Gelelim asıl cevaba. Yukarıda anlattıklarım elbette ki beni mutfağa koşturan değildi. Birinci Mecburiyet Dönemi idi ortaokul yıllarım. İkinci Mecburiyet Dönemi ise pre-evlilikti. Mutfağa çöp atmaya giren, yumurtayı ancak bakkaldan eve getirirken yolda düşürerek kırabilen ben, 30’larıma gelirken apar topar, “azcık da evli deneyelim be” diyerek evlenme kararı aldım. E malum, aç da yaşanmaz, erkek kısmı fena diil ama mutfağın demirbaşı dişi heywandır, bari bir şeyler öğreneyim dedim kendi kendime. Bir kursa katıldık iş arkadaşlarımla. Oradan tek aklımda kalan, mutfak rondosu ile bir şeyler yapmaya çalışırken “lan nereme sokayım ben bunu, nasıl çalışıyor bu?” diye delirmemdi. Sonra, hadi tam tarih de vereyim, 1 Ocak 2002 günü itibarı ile mutfağa girdim, bir daha da çıkmadım. O dönem doymak için pişiriyorduk. Bir de gözaydına gelen yurdum insanı misafirlerimiz için. Kurstan öğrendiğim demirbaşları bellemişim, kek, tarte tatin, börek, tabule, çay sofraları, tavuk-pilavlı yemekler vs vs vs. Bu, Osmanlı’nın yükselme devri gibi idi, kendimi geliştirdim, mutfağımın kadını oluverdim. Bilerek isteyerek değil ha, gidişattan kelli. Gelelim Üçüncü Mecburiyet Dönemi ve Altın Çağ’ıma. 28 Mart 2015 günü babam öldü. Bir şey oldu. Ne oldu hala bilemiyorum, anlayamadım, ama gitmesine bir türlü izin vermedim. Her an yanıbaşımda idi. Fotograflarını çerçeveletip astım, burada kalan pijamasını giymeye başladım, el yazısı notlarını dosyalayıp sakladım, biriktirdiği kartvizitlerden tanıdık biri çıkar mı hevesiyle her şeyini didik didik ettim. Yok olmuyordu, bir türlü geçmiyordu bu iç acısı. Evet içim acıyodu, nefes alamıyordum, panik etek, depresif, manyak ruh halim elbette ki karakterimin birer parçaları idiler, kimse yadırgamıyordu bu manyamış hallerimi ama bir şeyler gitmiyordu işte. Sonra aldım peder beyi yanıma, girdim mutfağa ve her girişimi bir anı yazısına dönüştürmeye başladım. Yazdım da yazdım. Görenler “yeter artık, yazma!” dediler, “yine manyak manyak yazıyorsun!” dediler, “artık rahat bırak adamı!” dediler. Hepsini dinledim ama hiç birini dinlemedim. Yazdım. Çünkü beni bu iyileştiriyordu ve bunu anlayabilen o kadar az kişi var(dı) ki. 4 yıl sürdü bir nebze hafiflemem. 4 koca yıl yazdım da yazdım. Bazen sosyal medyada, bazen günlüğüme, bazen kendi kendime, bazen eş dostla paylaştım, kimini kendime sakladım, kimini de herkes okusun istedim. Her okuyan, inancıyla da olsa, inançsızlığıyla da olsa bir şekilde rahmet dilesin, bana sabır dilesin istedim. İstedim de istedim. Bazen bir bloga, bazen bir gruba, bazen ana avrat kendi Facebook sayfama yazdım, ama hep yazdım. Hiç konuşmadım, hep yazdım. Konuşunca olmuyordu, işe yaramıyordu. Yazdım, yazdım, çok birikti. Şimdi altın çağımdayım işte, elime yağ dök, yemek yapayım. Un serp, çörek çıkarayım. Yok hayır, pandemi ekmekçisi olmadım, olmayacağım da, benim olayım yemek, içmek, goygoy. Hala yazıyorum. O çok meşhur(!) olmayan, minnak tanışlar grubumda da paylaşıyorum. Çünkü ortalığa yazınca “görgüsüz” oldum, “duyarsız” oldum, “morbid obez” oldum, “ilgi manyağı” oldum. Hah işte oldum da oldum. Şu cümleme geri dönüş yapıyorum: Çünkü beni bu iyileştiriyordu ve bunu anlayabilen o kadar az kişi var(dı) ki.

Uzattım mı ne?

SORU: Zaten köklü bir mutfak geleneğinden geliyorsunuz. İstanbullusunuz ve kadim Ermeni halkının hep marifetli bireylerinden birisiniz. Bir süredir de yurt dışında yaşıyorsunuz. Sanırım, sizin için özgün mutfak kalmadı belki de. Bu aralar niye bu kadar yemek yapıyorsunuz? Amacınız bizi göbeklendirip, çökertmek mi?

YANIT: Sanırım ben bu soruyu yukarda, ilk sorunun cevabında da az çok yanıtladım. Evet benim mutfağım ziyadesiyle karma. Aynı hayatım gibi. Mesela, Türkiye’de Ermeni, Ermenistan’da Türk, geri kalan her yerde, yaşadığım İsviçre dahil “yabancı”yım. Ve bu konunun elimdeki kimlik kartlarımla/nüfus cüzdanlarımla (eyvah tevettül ifşa oldu) bir alakası yok, yani aidiyetsizlik böyle bir şey. Mutfakta da bu karmaşıklığı gayet de can-ı gönülden kullanıyorum. Gerçi zaten Ermeni mutfağı bile İstanbul-Anadolu-Ermenistan şeklinde 3 şekilde ele alınabilir. Topiği Anadolulu bilmez, Kete/Ghata’yı İstanbullu, lahana dolmasını da Ermenistanlı. Kendi içinde dahi bu kadar karmaşık olan, yaşadığı coğrafyaya, birlikte kaynaştığı halklara ve hatta komşularına göre bile mutfakları farklılıklar gösterebilen tek bir halktan bahsediyorum şu an, dikkatinizi çekerim. Ha, Evropalı olunca ben ne değişti? Evropa değişmedi elbette ama bizim mutfağa bir esinti geldi. Aslında esintiden çok mecburiyetti bu. Çünkü 19 sene kadar önce elimi attığımda her istediğimi bulamıyordum. Kuyruk yağı bulamadığımda domuz yağı, pastırma bulamadığımda bacon, “Kıvırcık” kuzu pirzola bulamadığımda Avustralya ya da Britanya kuzu pirzolası yedim, yedirdim. Poğaça bulamayınca kruasan, açma bulamayınca bagel yedim. Püre yerine bazen polenta, bazen tatlı patates püresi yapmaya başladım. Çeşitlerim, kombinasyonlarım ve dolayısıyla yaratıcılığım arttı. Arttıkça keyflendim, keyflendikçe pişirdim, pişirdikçe yazdım.

Yine uzatmışım. Kısa cevap veriyorum: Hayır babam için değil, kendimi iyileştirmek için, ha babam mevzu bahis olacaksa da ölmesine, unutulmasına izin vermemek için yapıyorum, yazıyorum, paylaşıyorum.

SORU: Fotografa da koydum, rahmetli babanız Sarkis ahparım ve Pakrat dostumun sevgili eşi; gene çok sevgili bir Türkolog olan Lusine Sahakyan’ın kapamasını bize porsiyonlarken görülüyor. Türküsü bile var, bildiğim kadarıyla. Lusine hocamın annesinin yaptığım çok özel bir yemek kitabı vardı. Burada bu işlerden anlayan bir editör dostuma gösterdim, bunu basabilir miyiz, diye. Yahu, Hayastan’ın mutfağı köylü mutfağıdır, biz burada saray mutfağına layık işler yaparız, dedi. Fikrinizi alalım lütfen…

YANIT: İlk önce khapama konusu hakkında şu linki şıftırtıvereyim: https://garines.wordpress.com/2018/04/17/%d5%b2%d5%a1%d6%83%d5%a1%d5%b4%d5%a1-ghapama/

Demin yukarıda da belirttim İstanbul-Ermenistan-Anadolu Ermenilerinin mutfakları oldukça farklıdır. Vallahi sonraki soruya bakmadan gelişine yazıyorum, konu konuyu açınca da sonraki sorunun cevabını önceden vermiş oluyorum. Yazının bütünlüğünü bozmamak için de değiştirmiyorum, edit etmemeyi tercih ediyorum. Şimdi kalkıp da bir Hayasdanlıya sorsak bizim (İstanbul) mutfak köylü mutfağı olarak adlandırılmalı belki, hani biz içinde yaşayınca öyle gelmez elbet. Burada “kime göre, neye göre?” diye de sormak gerekebilir. Her üç coğrafya Ermenileri’nin de en büyük ortak özellikleri gönlü bolluklarıdır bence, ki bu da bu kadim toprakların, Mezopotamya, Anadolu, Kafkaslar mesela, çok kıymetli bir özelliğidir. Anadolu’da da bir Ermeni evine girsen, İstanbul’da da, Hayasdan’da da, hiç farketmez, 2 kişiye 12 kişilik masa kurulur. Bu, varlık ya da yoklukla alakalı değil. Genetik ayarsızlık. Mesela zamanında, SSCB döneminde, fukaralığın haddi hesabı yokken, SSCB yönetimi altındaki “Ermenistan”’da ziyarete giden misafirlere zeytin ikram edilirdi. Bilmeyen ise “adam masaya havyar bile koymuş, etin, otun haddi hesabı yok, ayıp olmasın, masrafa sokmayayım, şuradan lavaşla zeytin yiyeyim” der, adamın havyardan daha kıymetli zeytinine gömülürdü. Evet, adama zeytin gramla, hem de valizleri sınırda didik didik edip yiyecekleri “iç eden” sınır polisinin elinden hasbel kader kurtulmuş zeytin gelmiş, SSCB’de zeytin ne arasın? O da onun altını işte. Demem o ki, yemekler, yiyecekler, ikramlar, tatlılar değişir ama zihniyet hep aynıdır. Doyuralım, hizmette kusur etmeyelim, daha çok, daha da çok, en kıymetli şeyimizi sunalım, iyi misafir edelim. O yüzden ben coğrafi mutfak farklılıklarını köylü/şehirli, taşralı/elit(!) şeklinde bir ayrım yaparak değil de bölgesel ayrım yaparak belirtmeyi tercih ederim. İstanbul Ermenisi Rum’dan, Yahudi’den, Sefarad’dan bilgi almıştır mesela. Anadolu Ermenisi Kürt’ten, Arap’tan; Ermenistanlı ise coğrafyasının ürünlerinden, Gürcü’den ne bileyim belki de Türkmen’den almıştır ilham ve bilgi. AMMA VE LAKİN, yemek bir kültürdür ve kültür de bir birikim ve görgü işidir. Dolayısıyla, kültürel geçmişi olmayan, yapıcı değil yıkıcı olmayı tercih eden bir halkın asla bu kültüre sahip olma şansı yoktur. Ermeniler bu topraklarda, binlerce yıldır yaşıyorlar, her ne kadar ismimin Garine olduğunu duyan yurdum insanının ilk sorusu “nereden geldin?” olsa da, biz hep buradaydık ve bu bağlamda kültür, mutfak ancak beraber yol almıştır.

Biz kalan bir avuç ise asimile olmadan entegre olup, özümüzü de asla unutmadan kültürümüzü yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmakla mükellefiz.

SORU: Eminim, çok dilli bir Mutfak Kültürü kitabını herkes bekliyor. Hatta ayrı ayrı dillerde yaparsanız, Amazon size para yetiştirmekte zorlanır… Ne yapacaksınız bundan kelli?

YANIT: Ben yazacağım, elimden geldiğince, nefesim yettikçe. Yaşayabilmek, aklımı yitirmemek, yaşatmak, unutturmamak, yaymak, kâh öğrenmek, kâh öğretmek için. Ölünce basılır nasılsa. Biz insanımızı en çok ölünce severiz ya, benim de “edepsiz” yazılarım ölünce kıymetlenir, belki badem gözlü bilem olurum haa. Hayır bir ölenimiz vardı da, oradan biliyorum.

SORU: Olmuşken, görselleriyle birlikte tek bir ana yemek tarifi verebilir misiniz?

YANIT: Her Ermeni’den beklenen Topik tarifi gelsin o zaman benden de. Khapama, Zadig Çöreği, Kharissa, Kete, çok tarif var elimde hali hazırda yazılmış, ama Ermeni = Topik ya, ben yine topik şeyettireyim ama bu sadece topik tarifi değil, anılı topik, hani konulu film gibi. Hem topik hiçbir zaman sadece topik değildir. Bu da böyle biline.

Diğer yemekler için ağıza bal çalmalık: https://garines.wordpress.com/category/bizim-mutfak/

Topik

Bilen bilir ya, bilmeyenler için anlatıyor olayım. Malum, çalışan anne-babanın çocuğu olmak zor meziyet. Ama evde yaya varsa, hem de o yaya en yakın kankan olmuşsa değme keyfine çalışan anne-baba çocuğunun. İşte ben de o ballılardandım. Ev kapısını hiç anahtarla açmadım, hep açanım oldu. Sırf bu yüzden bile, yaya en kıymetlisidir tornunun.

Yaya diyoruz, bir de altyazı geçelim. Gerçi artık yabancılı dizi çok, bilenler de çoğalmıştır ama yaya, ermenicede nine demek. Diğer bir deyişle anneanne, babaanne. Benim bu yazıda bu satıra kadar bahsettiğim kişi babannem, meşhuuuur Roza Yaya’mdı. Şimdiden sonrası ise ananne, Süzan Yaya, namı diğer Kangallı.

Efendim, yaya dedik, koyduk bir kenara. Bırakın orada dursunlar iki dakika. Biz Ermeniler için, aile büyükleri kadar mutfak da mühimdir. Yine bilenler bilmeyenlere anlatsın diyerek geçemeyeceğim kadar hassas bir konu olduğundan azcık detaya girmem lazım. Mutfak dendi mi akan sular durur bizde. Hele ki özel günlerde… Ermenice “donagan” deriz, kutlanılacak tam karşılığı, bayram da denebilir ama bana yaban geliyor ikisi de. Neyse işte bizim “kutlu” günlerimizin menüleri de az çok bellidir. Özellikle Noel ve Paskalya dönemi Kurtuluş’tan geçerseniz iki evden birinden o kavrulan soğan kokusunu kesin alırsınız mesela. Hah işte dolmayı bilirsiniz, topiği de. Ama dolmaki, sarma derken, bir şekilde, birden çok coğrafyada mevcut yiyecekler başka, tek bir toplumla özdeşleşen yiyecek bambaşka. Bizim (bam)başka ise tartışmasız topik. Yani demem o ki, siz siz olun, yolunuz düşer de Ermenistan’a giderseniz, ya da Ermenistanlı bir Ermeni ile karşılaşırsanız topik mopik demeyin. Topik dediğimiz arkadaş, İstanbul Ermenilerinin geleneksel yemeğidir. Yurtdışında yapanlar da yüksek ihtimalle, İstanbul kökenli olanlardır. Hatta Anadolu Ermenileri (asdfghhhhgf) bile bilmez topiği. Gerçi bizim Kangallı da lakabından da anlaşılacağı gibi pek İstanbullu sayılmazdı ama öğrenmeye ve gelenek göreneklerimize çok düşkündü. Okuma yazma bilmez, ama yol yordam çok iyi bilirdi. Dolayısıyle muhtemelen sonradan öğrendiği topiğin uzmanı olarak ailemiz tarihinde yerini almıştır kendisi. Öyle ki, mutfağına kimseyi sokmayan Roza Yaya’m, senede iki kez, topiğe elini sürmez, o görevi dünürüne devrederdi. Süzan Yayam da özene bezene yapıp amerikan bezlerine sarıp sarmaladığı topikleri tepsi içinde getirirdi biz de löpletirdik.

Topik denince, çoğu tanıdığımın yaptığı gibi saygı duruşuna geçmek farzdır. Bakmayın laf arasında “kolaydır, yapılır ne var ki?” demelerime. Eni konu el tutar ve epeyce meşakkatlidir. Tarife geçmeden önce hikayesine (kendi hikayem, yoksa topiğin tarihine girecek bilgi hazinesi bende nerdeee) bir bakalım.

Efendim, malum, çalışan ebeveynin armudu da dibine düştü ve lise bitince kendimce çalışma hayatına atıldım. Hem çalış, hem oku, hem gez toz tabii ki evişi, mutfak her çalışan tiki gibi nanay bende de. Bırakın topiği, makarna haşlamam bile namümkün. Evet yaş 28e varana kadar bu böyle. Sonrası, boşverin şimdilik, hedefe varalım… Sene 2001 aylardan Temmuz. Söylemesi ayıp bir gariban bulmuşum, nişanlanmışım, birkaç aya evlenecem. Hadi bari bazı klasikleri öğrenmeye çalışayım dedim. Aldım bizim Kangallı’yı karşıma. Bir hata işleyip sormaya başladım. Hayır hatamdan ders alıp susmadım da, ettikçe devam ettim, aynen şöyle: (Y: Yaya, M: Mamam, G: Ben)

G: Yaya topik nası yapılır? (kağıt kalem elde, önce malzeme listesi gelecek diye başlamışım yazmaya) Y: Haşlanmış nohutla patatesi rendeden geçireceksin… G: Patates? Y: He, nohutla… Ama kabuklarını çıkaracaksın.. G: Patatesin? Y: Yooook nohutun G: Patates kabuğuyla… M: Garine saçmalama G: Niye? Vitamini kabuğunda? M: Sus G: Tamam… Yaya sonra? Y: Tahinle karıştırıcaksın… G: Kimi? Y: İşte hazırladın ya? G: Neyi lan? Y: E dışını… G: İçine sıçıyım böyle işin. İçi dışı mı var bunun? Y: E helbet kızım… G: Peki ne kadar nohut? Y: Bir kavanoz G: Bardak? Y: Yok kavanoz G: Susayım… Y: Evet G: Tahin? Y: Evet tahinle karıştır iyice aman topak olmasın… G: Ne kadar tahin koyuyoz? Y: Göz kararı işte… G: Yaya gözüm mü var kararım olsun canını yediğim, bana ölçü ver.. Y: Göz kararı… M: 500 gram yaz sen… G: Peki öbürleri ne kadar? Dışı ne içi ne? İçi seni yakar dışı beni? Ölmek istiyorum, ölünce cenazemde topik yapın dağıtın, vasiyetimdir. Tarifini bile almaktan acizdi deyin, hatta mezartaşıma yazdırın… İmdat!

Bu kadar yazıp çizdikten sonra son bir rahmet isteği daha geldi. Efendim 2008 sonrası bizim Kangallı da göçünce öte tarafa, bu ulvi görev mamadan çok babama kaldı. E malum tescilli gurme, mideli adam ya illa o yapacak özene bezene. Hem de ne özen… İşte o da gittiğinden beri anama kaldı tüm iş…

Neyse işte, benim mutfak sevdam o kadarken şimdi senede en az 1 en fazla 2 kez, 10 yılda bir olmak üzere kafama esince 3 kez yapabilen bir bünyeye dönüştüm. Aşağıda dışı, içi için ayrı ayrı malzeme listesini yaptım. Denenmiş onanmıştır. Yapın, yiyin, rahmet dilemeyi unutmayın…

Malzemeler:

Dışı İçin: Yarım kg nohut 250 gr patates 250 gr tahin 1 tk tuz

İçi için: 1 tk tuz 1,5 kg soğan 1 çk kuşüzümü 1 çk çamfıstığı 2 tk şeker 2 tk yenibahar 2 tk tarçın

250 gr tahin

Yapılışı:

Eğer nohutu konserve kullanmayacaksanız bir önceki akşamdan ılık suda ıslatın. Konserve nohut da kullanılabilir, eğer sertçeyse bir iki taşım kaynatın işe girişmeden.

Bir püf: Mümkünse önce içi hazırlayıp soğumaya bırakın, sonra dışa girişin. Yoksa dışı beklerken kurur ve sarması zor olur veya çatlama olur.

Dışı:

Islanmış nohutu iyice haşlayın ve süzün. Kabuklarını soyun. Gerçi kabuk soymadan da rondodan geçirdiğim oldu, fena da olmadı ama ben yine de soymayı tercih ediyorum. Patatesi haşlayın ve soyun. Patates mutlaka kabukla, bütün ve biraz tuzla haşlanmalı, o nişasta o patatesi terk etmeyecek. Haşlanmış ve soyulmuş nohut ve patatesi püre olana kadar ezin. İçine tahinle tuzu karıştırıp pürüzsüz bir kıvama getirin. Ben yıllar sonra artık elimin ayarından mı, malzeme ustalığımdan mı bilmiyorum ama patates kullanmıyorum. Önlem olarak haşlasam da asla dışa katmıyorum. Tembel olmayın, Garine gibi olun, kıvamı tutturup patatessiz yapın ki o nohutun ve tahinin tadını daha çok alasınız.

İçi:

Soğanı piyaz kesin. 1 tk tuz atıp ateşe koyun. Orta/kısık ateşte ağzı kapalı şekilde (terleyerek) pişerken ara ara karıştırın. Soğan suyunu bırakınca kapağını açın, karıştırmaya devam edin.

Bir püf daha: Soğanın suyunu topiğin dışını tatlandırmak için ayırın, bir kenara koyun.

Soğan püre olunca ateşten alın. Pişmenin tamamlandığını, terlettiğiniz soğan iyice helime olunca anlayabilirsiniz. Yalnız dibini tutturmayın dalıp da, gerek yok. Tahin, kuşüzümü, fıstık, şeker, yenibahar, tarçın ekleyin ve karıştırın.

Hazırlanış:

İçi pişirirken ayırdığınız soğan suyunu şimdi dışla karıştırma vaktidir. İyice yedirin. Sonra zurnanın zırt dediği yere gelmiş olacaksınız. Dıştan, “göz kararı” bir miktar alıp ince nemli amerikan bez (veya naylon streç) üzerine ince açın. Dışın ince olanı makbuldür o yüzden mümkün olduğunca inceltin. Bezi/naylon streçi görürseniz artık inceltmeyin, abartmışsınızdır.

Açtığınız dış malzemenin ortasına, hazırladığınız içten dolu dolu 1 çorba kaşığı koyun, hafifçe yayın ve bez yardımıyla dışı, zarfın arka yüzü oluşabilecek şekilde kapatın. Yani, dikdörtgen bir prizma oluşacak kalınlığı da 2cm’yi geçmeyecek. Dört kenarından arkaya doğru da kapatabilirsiniz elbet karton kutular gibi, ama benden söylemesi, o zaman kat yerlerinde üstüste gelen dış çok olacağından kalınlaşır ve dışının tadı içinden daha çok ağızda kalan topik başarısızdır.

Ahanda bu kadar, atla deve değil diye demiştim dimi dimi?

Paketleri buzlukta da dolapta da saklayabilirsiniz. Tabii ki dolapta 3-5 günü geçmesin ama buzlukta epey dayanır.

Servis etmeden sardığınız bezi/naylon streçi çıkarın, üzerini (katların görünmediği taraf) tarçın ve küçük bir maydanoz yaprağıyla süsleyin.

Son bir püf: Topiğin ehli olunca, sarmadan önce, daha doğrusu, dışı bezin üzerine yaymadan önce, bezin ortasına 3 küçük maydanoz yaprağı koyup öyle paketlerseniz, açıldığında çok daha prezantabl oluyor.

Son bir bilgi: Bu aslında “tembel işi topik”tir. Eskiler nohutu un haline getirip ondan elbette ki patatessiz dış hazırlarlarmış, topiği adı üstünde ya, amerikan bezleri içinde top şeklinde hazırlayıp ağzını bağlayarak tıkırdayan su içinde pişirirlermiş. Ha aslını istiyorsanız asıl topik odur, şimdilerde biz tembellerin yaptığı ise çakmasıdır.

Afiyet şeker ve bol kalori olsun.

En mühim püf: Alkolsüz tüketmek günah, gidenleri anmadan yemek de ayıptır.

Ղափամա – Ghapama

Standard

Bugünkü mönümüzün nadide parçasını tanıtayım: Ghapama (okunuşu tam olarak khapama, ğapama -sert bir yumuşak g olarak okuyun-). Ermenice yazılışı ise meraklısı için: Ղափամա

Ben de merak ettim elbet ama öyle köklü bir bilgiye ulaşamadım, çünkü bu bilgilerimin kaynağı wikipedia veya internet değil, babamdı vakti zamanında. E o da olmadığından, rahmetli çoktaaaan toprakla yekpare olduğundan ötürü, size tahminlerimi sunmaktan başka çarem kalmadı. Ghapama, doğu ermenicesinde khapama yazılır, ghapama okunur. Bizde Ğapama yazılır öyle de okunur. Tahminim, kapatmak’tan geldiği yönünde. Daha köklü bilgisi olan varsa lütfen eklesin. Dolayısıyla ghapama hakkında da öğreneceklerim varsa bilgiye çok açığım. Ancak, bildiğim kadarıyla bu yemeğe resmi olarak Ermenistan dışında pek rastlayamadım. Ve hatta, daha önce de konusu olmuştu, bu, resmen doğu ermenilerinin yaptığı bir yemektir. Nasıl ki taze kişniş, muhtelif otlar ve kahvaltıda votka, paça çorbası servisi bir doğu ermeni geleneği ise; topik, zeytinyağlı dolmalar, dalak dolması, uskumru dolması batı ermeni gelenekselleri ise ve bu gelenekseller karşılıklı olarak pek bilinmezdi ise çok kısa bir süre evveline kadar, işte bu ghapama da doğu ermenilerinin, yani Ermenistan’ın bir geleneksel lezzeti ve biz batılılar pek bilmeyiz açıkçası. Everimizde pek pişmezdi en azından benim hatırladığım kadarıyla. Ben bu yemekle değil ama şarkısıyla büyüdüm. Çok keyifli, komik ve ritmik bir şarkısı vardır yemeğin. Hem yapılışını, hem sofra geleneğini hem de biraz ermeni komedyasını anlatır şarkıda. Ki inanın çok da farklı değil bildiğiniz Anadolu mutfağı ve misafirperverliği olgularından. İsteyenler için linki şuraya şeyettireyim, yine isteyen olursa anlamı hakkında da uzun uzun yazarım. (https://www.youtube.com/watch?v=KliGvu8Tjbw)

gf

Bu yemek geleneksel olarak yılbaşı ve büyük davet sofralarında olurmuş. Çok kişiyi doyuracağı için olsa gerek, kalabalık davet sofralarının gelenekseli olmuş.

Ana Malzemeler:
Balkabağı
Bal
Eritilmiş tereyağı

İç malzemeleri:
Pirinç (tane tane olacak uzun pirinç. mümkünse aromasız, ben basmati kullandım, çok baskın kokusu olmayan jasmin de kullanılabilir belki.)
Kayısı kurusu
Erik kurusu (mürdüm)
Üzüm kurusu/Kuşüzümü
Tarçın
Bal
Tuz
Eritilmiş tereyağı

Bazı tariflerde (ekşi yeşil) elma da ekleniyor, açıkçası ben unuttum. Bazı kaynaklarda ise ceviz ve/veya bademe rastladım, mantıklı geldi, ben ceviz de ekledim, kattığı o kıtırlığı seviyorum ben. Tarçın ve tuzdan başka baharat kullanmadım.

Öncelikle pirincimi haşladım. Çok da öldürmedim, kabağın içinde tekrar pişeceği için. Mürdümleri, kayısıları doğradım. Bütün de katılabiliyor, ama benim kabak minnak olduğundan doğramayı tercih ettim. Kuru üzümleri kattım, cevizi iri kırdım, tarçın, bal, tuz ve tereyağını göz kararı ekledim. Hangi göz diye sormayın, gönül gözü, ya da içgüdü diyelim. Hepsini iyice harmanladım, içini temizledikten sonra ballayıp ve tereyağladığım balkabağıma içi doldurdum. Pirinç şişer endişesiyle çok tıka basa doldurmadım ama doldursam daha iyi olacaktı. Kalan tereyağını da döktüm içine, kapağını kapatıp 180 derece ısıtılmış fırına sürdüm. Takriben 45 dakikada kabak yumuşamıştı. Normal kallavi boyutlardaki balkabakları için süre 1-3 saat arasında değişebiliyormuş. Yumuşadığını da balkabağını pıçaklamak suretiyle anlayabiliyoruz. Bu da ben gibi bilmeyenlere ipucu olsun.

Fırından çıkartınca dilimledim, izlediğim bir videoda üzerine tekrar bal ve tereyağı döküyorlardı ama ben yapmadım. Afiyetle ailece gömdük söylemesi ayıp. Çorbalık balkabağı kullandığımdan kabuğunu da bir güzel yedik. Tatlı niyetine de yenebilirmiş, o denli.

Ölçü konusuna gelirsek, seyrettiğim videolarda herşey göz kararı ekleniyor. Hazırlanırken tadına bakarak tuz bal vs katılıyor ama ben tadını bilmediğimden gönlümce kattım herşeyi. Kullandığım malzemelere göre oranı hesaplayabilirsiniz. Küçük bir boy balkabağı (20cm çapında diyelim), yarım su bardağı basmati pirinç, bir dolu avuç ceviz içi, 5-6 kayısı, aynı oranda erik, bir avuç kuruüzüm, bir tutam da dolmalık kuşüzümü kullandım. Tuz, bal ve tarçın gerçekten göz kararı oldu, ölçü veremeyeceğim.

Efendim, sofralarınız Ghapama’dan tatlı, muhabbetleriniz ballı kaymaklı olsun. Şen ve esen kalıns.

22365215_10155263376483019_7224764267672828049_n

22382506_10155263378738019_6597266063859360539_o

22384276_10155263368043019_3639599190045863775_o

22384033_10155263368258019_9055402320347276468_o

22426188_10155263368288019_7759097891260356822_o

22426578_10155263368363019_9183975680281467642_o

22382406_10155263368628019_2582720351284975868_o

22383973_10155263368683019_8671066203493698525_o


#garineml #sofranızşenolsun
#ghapama #khapama #kapama
#balkabağı
#heyjanghapama

Sarkis’ten

Standard

Mutfak aşkı başka bir şey kardeşim. Sürekli bir not alma hastalığı, sağa sola çiziktirme, olmadık zamanlarda ortamı sessiz hale getirip televizyonda olmadık bir tarifi yazmaya çalışma… Hiç olmadı Arda’yı izleyip ipuçlarını not etme. Kızının koreli arkadaşından lokal turşu tarifi alma, hatta elinde kore acı biberi olmayınca isotla yapmaya kalkışma. İşte bütün bunlar mutfak aşkı yüzünden.

Babam ölünce kenarından köşesinden bir çöp bile çıkmadı. Tertemiz yaşadı, tertemiz de öldü. Ne atılacak bir kıyafeti, ne bıktıran bir kalabalığı çıktı çıkınından. Bazı şeylerine çaktırmadan el koydum. Saygıda kusur etmemek için herbirşeyi iç etmedim elbet. Misal, yemek notları aldığı, parça pinçik olmasın diye de bir deftere yazdığı tarifleri fotoğraflayıp koymuşum kenara. Demin özelden gıybet yaparken aklıma geldi, bari paylaşayım dedim toplu olarak. Belki bir faydası olur kimilerine. Misal kore turşusu dediğim Kimçi. Defalarca denenmiştir tarafımızdan. İsot ya da pul biber kullanıldığında tarifsiz ve manasız bir acı oluyor, rengi de çok iştah açıcı olmuyor, dolayısıyla mutlaka kore biberiyle yapılmalı (gochugoru). Muhammara tarifi ise, aileme kol kanat geren alt kat komşumuz, Diyarbekirli Verjin Tantiğe ait. Hatta tarifi alıp yaptığında, komşuya denetmeye götürmüştü de, Verjin Tantig “Sarkis Ağparig, bu benimkinden de güzel…” demişti. Tabii, mutfakta malzeme sözkonusu olduğunda ziyadesiyle cömert bir adamın yaptığı her şey lezzetinden yıkılacaktı, ne olacaktı ki?

Neyse işte, bugünlük efkar da el yazısı, el emeği göz nuru denenmiş tarifler eşliğinde yaşansın. Yaşasaydı ne katkısı olurdu mutfağa be, hayır, babam diye değil, paylaşmayı seven, mideli adam diye… Aklımdan çıkmıyor hiç…

Efendim, bugünkü temennim, öncelikle sevdiklerinizle ayrılık yaşamamanız, sonra ise, dost sofralarınızın eksiksiz olması… Read the rest of this entry

Lakerda

Standard
Lakerda

Bizim mutfağın en eskilerinden, en lezizlerinden, en meşakkatlilerinden biridir lakerda. Balığın seçiminden kesimine, mevsiminden gününe, süresinden tuzuna, beklemesinden yemesine, her aşaması ayrı zahmetli, her aşaması ayrı detaylıdır.

“Denizden babam çıksa yerim”den bir adım, bir kademe sonrası ise “babam ne yapsa yerim”dir. Eğer babanızı yemedinizse elbet. İşte benim babamın da en severek, en özenerek, en üzerine titreyerek yaptığı şeylerden biriydi lakerda. Diğeri ise çocukluğumun anılarında en eşsiz, biricik yerini almış rus salatasıdır, ki o ayrı bir yazma konusudur.

Birkaç yıl önce, çok değil 4-5 yıl önce olmalı, çok sevdiğim değerli bir büyüğüm bir gün bizi ziyaret ettiğinde açık açık sormuştu: “Garine, babana anlattırıp kaydediyor musun herşeyi?” diye. O gün nasıl zoruma gitmişti, nasıl içerlemiştim bu soruya anlatmaya kelime dağarcığım yetmez. Sanki babam ölecek de anıları da ölecekti. Hadi oradan, daha genç benim babam, aklı başında, saçmalamıyor da ki kaydedelim dediklerini; ne zaman gerekirse isteriz anlatır diyesim geldi ama saygımdan sevgimden dilim varmadı demeye. Bir arkadaşımın babamın yayasının hikayesi üzerinde çalıştığını, ses kaydı da yaptığını söyledim. Biliyordum kastettiği o değildi ama ben öyle anlamak istedim. Şimdi ise elimde sadece o ses kayıtları, ve değerli büyüğümün biriktirip arşiv oluşturduğu babamın videoları kaldı tek tük.

Dedim ya babamın yapmaktan en çok zevk aldığı ve tüketirken de bildiğin transa geçtiği şeydi lakerda. Defalarca anlatmıştır, torikten yapılmalı, iliği süpürge çöpüyle temizlenmeli, sürekli buzlu suda, buzdolabında bekletilmeli su değiştirile değiştirile, 3 gün boyunca. Bütün bunlar hayal meyal aklımda defalarca dinlememe rağmen. Ne yazık ki bir kaydım yok bana şahitlik edecek, sadece damağımdaki lezzet, yüreğimdeki eksikliği yadigar kaldı bana.

İşte benim oluşturamadığım arşive inat, sevgili Haldun Bey lakerdanın yapım aşamalarını üşenmeden tek tek, en ince detayına kadar, anılarıyla süsleyerek kaleme almış. Ben de bu yazıyı arşivime katmak için iznini alıp, umarım bir gün deneyebilmek umuduyla sizlerin beğenisine sunuyorum…

Efendim, hep derim, sofralarınız şen, dost meclisleriniz eksiksiz olsun. Birlikteliklerinizde keyf, lakerdanızda tat, rakınızda efkar eksik olmasın….

Sözü Haldun Bey’e bırakıyorum…

 

BİR LAKERDA HİKAYESİ

(Haldun Z. Tüzel) Read the rest of this entry

Garo Panos’un midya pilakisi

Standard

Ermeni mutfağı başlı başına meşhurdur. Ama zeytinyağlıları daha da bir meşhurdur. Gağant (yılbaşı) vesilesiyle, aramızdan çok kısa bir süre önce ayrılan Garo Panos (Masalcı Garo) ağpariğimin Facebook sayfasında özene bezene hazırladığı, içine masallarını da katıp paylaştığı midya pilakisi tarifini, aramızdan çok zaman önce ayrılan Roza Yaya’mın ve aramızdan ayrılmasına bir türlü müsaade edemediğim, gurmeötesi insan Sarkis Seropyan’ın katkılarıyla kendi mutfağıma adapte ettim. Haddim olmayarak belki, izinlerini alamadan da paylaşıyorum. Tarif denenmiştir, sonucu da lezizdir, kesin bilgi.

Read the rest of this entry

Dalak Dolması

Standard

civciv

Fotoğraf, 10 Nisan 2016 günü, gidişinin 1 yıldönümünde doğumunun 81 yıldönümünü kutladığımız sevgili babişkom Sarkis için çok sevgili komşumuz Civciv’in (Luiz Şeritçiyan) yaptığı dalak dolmasına aittir.

dalakdolmasi

Blog sahibinin notu: Ermeni mutfağının en meşhur ama en unutulmuş tariflerinden biridir. Her zeki blog okurunun anlayabileceği üzere, ikinci tarif ve ara/üst notlar, Takuhi Tovmasyan’ın Sofranız Şen Olsun kitabından (ç)alıntıdır. (Aras Yayıncılık – 2004)

Bunun dışında ilk bölümdeki fotoğraf, video, bilgi ve tüm detaylar yine sevgili civcivimiz Luiz Şeritçiyan’ın izniyle kaydedilip hatmedilmiştir.

Bilgilerinize sunulur.

Read the rest of this entry

Hummus

Standard

Hummus



Malzemeler:

1 bardak nohut

1 bardak tahin

Bol limon

Sarmısak

Tuz

Pul biber

Kimyon

Zeytinyağı

Nohut ıslatılır, iyice haşlanıp kabuğuyla rondodan geçirilir. Konserve nohut da kullanılabilir. Tüm nohutlar ezilince tahin eklenir.  Limon suyu, damak zevkine göre sarmısak, tuz, kimyon eklenir.

Servis için bir tabağa yayılır. Üzerine kaşıkla yol açılır, zeytinyağı dökülür, pul biber serpilir.


Zadig Çöreği

Standard

Zadig Çöreği

En sevdiğim bayramdır paskalyadır… Yok hayır dinle, imanla alakası yok. Olay tamamen ayısal. Çünkü paskalya arifesinde Kurtuluş/Bakırköy/Yeşilköy sokaklarında dolaşırsanız önce şahane bir soğan/dolma kokusu, sonra tarçın/topik kokusu, en son da mis gibi mahlepli sakızlı çörek kokusu alır burnunuz. Elbette ki bunların hazırları muhtelif mezeci, market ve pastanelerde mevcut ama evde yapmak gibisi var mı be? Yapmak ayrı güzel, dağıtıp paylaşmanın keyfini sürmek apayrı güzel. İşte belki de bu yüzden, hatta evet, tam da bu yüzden, gurbetin içine tüküreyim. Abi elin alamanına, isviçrelisine ne anlatıcan mahlepi, sakızı? Mazallah midesine dokunur. Şükür karşı alaman komşumuz eski turizmci, bol bol gidip gelmiş bizim memlekete de az buçuk tanıyor bizim lezzetleri. Dün, taze sokak simidini yolladığımda mesaj yazana kadar zaten fırına atıp çıtır çıtır lüpletmiş. Yarın çöreği götürünce parlayan gözlerini görmek dünyalara bedel wallaa…
Eskiden, zenginler yumurta boyar, fakirler boya alamadıkları için -çünkü Viktorya kumaş boyaları çok pahalıydı(!) ya- soğan kabuğuyla yumurtaları renklendirirler sanırım. Çocuk işte, nereden ne çıkarım yapmışım, nasıl çalışıyorsa artık kafa…
Süzan Yayam da soğan kabuğuyla boyardı. Pazar, kiliseden sonra evine gittiğimizde tokuştururduk o yumurtaları.
Roza Yaya’m ise her sene özenle çıkarttığı Viktorya kumaş boyaları ile boyardı yumurtaları. Bakır kazanda en az 3 renk. Büyük yumurta kartonlarına boyanan yumurtalar, zeytinyağlı bir kurçla parlatıldıktan sonra dizilir, sonra da salondaki cam şekerliklere renk renk konurdu.
Şimdi, kilerdeki zadig kartonunu açıp yumurta boyalarını aramaya üşendiğimden, topik ve dolma için aldığım 50 kg kadar (abartıyordu) soğanın kabuklarıyla yumurta boyadım. Arada çatlayanlar olsa da gayet şahane oldu.

Ah nerde o eski Zadig’ler diyeceğim ama dilim varmıyor. Eskiden yumurtalar yumurta tadında, çörekler edebiyle sakız ve mahlepli, tavukların hepsi gezen, çikolataların hepsi sütlü idi. Hayır, tabii ki demek istediğim bu değildi. Eskiden, hani çocuklarının elinden tutup da kiliseye, sonra aile büyüklerine, gnkamayrgile vs Zadig tebrik ziyaretine götüren aileler çoğunluktayken; “ay çocuğumun piskolocisi bozulur” korkusuyla(!) veletlerini tepesine çıkaran aileler henüz türememişken; “çocuğuyla kaliteli vakit geçiren baba” imajı, Pazar sabahı park yeri, oturacak yer bulunamayan kapalı kahvalı mekanlarına götüren adam olmaktan çok uzakken… Yani develer tellal iken, pireler berber iken…
Bizim için Zadig, ailece kiliseye gitmekti. Allah biliyor ya(!) imandan öte toplumsal, cemaatsel, ermenisel bir eylemdi bu, 4 benzemezden ibaret ailemizin kimi fertleri için. Sonra gnkamayrlar, aile büyükleri, en son da Süzan Yaya ziyaret edilir, orada yemek yenirdi. Gnkamayr ve Zarmine Horakgiller Kurtuluş’ta, yayam ve biz Bakırköy’de otururduk. Kilise olarak benim aklımda ekseriya Kumkapı Meryem Ana Kilisesi kalmış. Çünkü Patrik Hazretleri orada olurdu. Hani başta dedim ya, her şeyin başka olduğu o dönem din adamları da bambaşka idi. Mesela, kilise ayini ertesi, Patrik Şnorhk Kalustyan, ayine katılan din adamlarını ve (Kokhtan) koro üyelerini Patrikhane’de kabul ederdi. O zamanlar Patrik denilen kişi ağır din adamı. Vanagan (manastır insanı) dediklerimizden. Politika bilmeyen, dümdüz, şahane ötesi bir insan. Yine o zamanlar, Patrikhane öyle herkesin elini kolunu sallayarak girebileceği bir mekan da değil tabii ki, din adamları anca.
Neyse, çok uzattım. Zadig ayini ertesi, kilise ve koro tayfası Patrikhane’ye girerken, araya kaynak olup içeri sıvışabilenler en ballı kaymaklılardandı. Bir seferinde, hiç unutmuyorum, öyle çocuk mocuk denecek yaşta da değilim, kazık kadar ergenim, babam aldı beni, sıvıştık Kokhtan’la içeri. Baktım Patrik Baba el öptürüp sarı simle haç işlenmiş, paketenmiş, kutsanmış kırmızı yımırta dağıtıyor elemanlara. Babam “gir sen de sıraya” dedi. Tamam, çocuk yaşta diilim, ama “banane lan ben el öpmem, sen al Patriğin yımırtasını” diyecek yaşta da değilim. Girdik sıraya. Herkesten sonra sıra bana geldi, kutlaştık, babam arkamdan “Badriark Hayr, kızım Garine, yumurta alabilir mi?” diye sordu. Bilmeyenler için, Şnorhk Badriark Yozgat’lı, Çart dönemini bebekken yaşamış, ilk ağızlardan dinlemiş, yokluklardan geçmiş, kadir kıymet bilen bir din adamı idi. Baktı, baktı, baktı “alsın alsın, ama bir tane alsın” dedi.
Biz, cemaatle birlikte olabilmek, tespih taneleri gibi dağılmamak için kilisenin çok mühim olduğunun bilincinde büyütülen nesle aitiz. Şimdi, hani dini bütün biri olduğumdan değil, ama kutsal, bizim “donagan” dediğimiz günlerde kalabalıksever bir insan olduğumdan kelli, mesela pandemi döneminde, kiliselerin dolup taşmaması, gelecek Zadig’i görüp görmeyeceğini bilemediğimiz büyüklerin ziyaret edilememesi, khtum ve Zadig sofralarının kalabalık, şen, kahkahalı olamaması beni ziyadesiyle üzdü. O yüzden bugünlere şükür…
Dilerim bir sonraki bayramlar daha da kalabalık, daha da neşeli, daha da muhabbetli ve daha da sağlıklı olur.
Kutlayanlara,
Քրիստոս Յարեաւ ի մեռելոց:

Օրհնյալ է Յարութիւնն Քրիստոսի։

Շնորհաւոր Սուրբ Զատիկ:

Malzemeler:

8 yumurta
2 su bardağı şeker
1 tatlı kaşığı tuz
1.5 su bardağı süt
2 paket yaşmaya
375 gr tereyağ
1 çorba kaşığı mahlep
1 çorba kaşığı sakız
1.5kg un
Üzeri için:
Yumurta sarısı
Çörekotu
Susam
Dilimlenmiş badem
Yumurta, şeker ve tuz, mixerle iyice çırpılır.

Maya, ılık süt içinde iyice eritilir ve yumurtalı karışıma eklenir. Süt çok ısıtılmamalı, yoksa maya pişer ve hamur kabarmaz!

Margarin eritilip karışıma eklenir. Çok sıcak olmamalı, yoksa yumurtalar da pişer, hamur da kabarmaz.
Sakız iyice ezilip eklenir. Sakız, un gibi olmalı. Havanda dövülecekse, buzluktan çıkmış sakız kullanmak ve dövmeden yapışmasın diye bir çimdik nişasta/un eklemek gerek. Veya yine buzluktan çıkmış sakız, sağlam ve temiz bir poşete konup merdane veya ağır bir şeyle dövülebilir. Sakız un haline getirildikten sonra, en iyisi çay süzgecinden geçirerek hamura eklemek. Sakız taneleri bütün halde hamurda pişerse hamuru da çöreği de acılaştırır.
Tüm malzemeler karıştırılıp yoğrulan hamur 1 gece sıcak bir yerde mayalandırılır. Mümkünse battaniyeye sarılıp kalorifer yanında bırakılmalı. Acil durumda, fırın 80 dereceye ısıtılıp söndürülür, hamur, ağzı kapalı bir kapta fırında bekletilir, böylece daha çabuk kabarır. Fırına hamur konmadan fırın söndürülmüş olmalı, yoksa hamur pişer.
Mayalanan hamurdan minik bezeler yapılıp unlanmış tezgah üzerinde mayalandırılmaya devam edilir.
Bezeler üçer üçer örülür.
Bir deneme yaptım ve bu ölçülerle 3 büyük 3 küçük olmak üzere 6 çörek çıkardım. Büyükler 200grx3 bezeden, küçükler ise 150grx3 bezeden örüldü. İstendiği taktirde 100-120gr’lık bezelerle daha da küçük çörekler yapılabilir. Mayalandıkça ve pişirilince daha da şişeceğinden küçük porsiyon olarak ölçülü olur.
Örülüp fırın kağıdı üzerinde tepsiye konur ve fırınlanmadan önce de bir süre mayalandırılır.
Üzerine önce yumurta sarısı, sonra çörekotu, susam, dilimlenmiş badem serpilir. (Arzuya göre elbette)
170-180 derece ısıtılmış fırında üzeri iyice kızarana kadar pişirilir.
Afiyet olsun…
20170417_135532

20170417_163230

20170417_183349

20170417_202814

20170417_203004

20170417_203031

20170417_221404

20170417_221420

20170417_221500

corek1

corek2

corek6

corek7

corek8

corek3

corek4

corek5

corek9

Topik

Standard

Topik

Bilen bilir ya, bilmeyenler için anlatıyor olayım. Malum, çalışan anne-babanın çocuğu olmak zor meziyet. Ama evde yaya varsa, hem de o yaya en yakın kankan olmuşsa değme keyfine çalışan anne-baba çocuğunun. İşte ben de o ballılardandım. Ev kapısını hiç anahtarla açmadım, hep açanım oldu. Sırf bu yüzden bile, yaya en kıymetlisidir tornunun.

Yaya diyoruz, bir de altyazı geçelim. Gerçi artık yabancılı dizi çok, bilenler de çoğalmıştır ama yaya, ermenicede nine demek. Diğer bir deyişle anneanne, babaanne. Benim bu yazıda bu satıra kadar bahsettiğim kişi babannem, meşhuuuur Roza Yaya’mdı. Şimdiden sonrası ise ananne, Süzan Yaya, namı diğer Kangallı.

Efendim, yaya dedik, koyduk bir kenara. Bırakın orada dursunlar iki dakika. Biz ermeniler için, aile büyükleri kadar mutfak da mühimdir. Yine bilenler bilmeyenlere anlatsın diyerek geçemeyeceğim kadar hassas bir konu olduğundan azcık detaya girmem lazım. Mutfak dendi mi akan sular durur bizde. Hele ki özel günlerde… Ermenice “donagan” deriz, kutlanılacak tam karşılığı, bayram da denebilir ama bana yaban geliyor ikisi de. Neyse işte bizim “kutlu” günlerimizin menüleri de az çok bellidir. Özellikle Noel ve Paskalya dönemi Kurtuluş’tan geçerseniz iki evden birinden o kavrulan soğan kokusunu kesin alırsınız mesela. Hah işte dolmayı bilirsiniz, topiği de. Ama dolmaki, sarma derken, bir şekilde, birden çok coğrafyada mevcut yiyecekler başka, tek bir toplumla özdeşleşen yiyecek bambaşka. Bizim başka ise tartışmasız topik. Yani demem o ki, siz siz olun, yolunuz düşer de Ermenistan’a giderseniz, ya da Ermenistan’lı bir Ermeni ile karşılaşırsanız topik mopik demeyin. Topik dediğimiz arkadaş, İstanbul Ermeni’lerinin geleneksel yemeğidir. Yurtdışında yapanlar da yüksek ihtimalle, İstanbul kökenli olanlardır. Hatta Anadolu Ermenileri (asdfghhhhgf) bile bilmez topiği. Gerçi bizim Kangallı da lakabından da anlaşılacağı gibi pek İstanbul’lu sayılmazdı ama öğrenmeye ve gelenek göreneklerimize çok düşkündü. Okuma yazma bilmez, ama yol yordam çok iyi bilirdi. Dolayısıyle muhtemelen sonradan öğrendiği topiğin uzmanı olarak ailemiz tarihinde yerini almıştır kendisi. Öyle ki, mutfağına kimseyi sokmayan Roza Yaya’m, senede iki kez, topiğe elini sürmez, o görevi dünürüne devrederdi. Süzan Yayam da özene bezene yapıp amerikan bezlerine sarıp sarmaladığı topikleri tepsi içinde getirirdi biz de löpletirdik.

Topik denince, çoğu tanıdığımın yaptığı gibi saygı duruşuna geçmek farzdır. Bakmayın laf arasında “kolaydır, yapılır ne var ki?” demelerime. Eni konu el tutar ve epeyce meşakkatlidir. Tarife geçmeden önce hikayesine (kendi hikayem, yoksa topiğin tarihine girecek bilgi hazinesi bende nerdeee) bir bakalım.

Efendim, malum, çalışan ebeveynin armudu da dibine düştü ve lise bitince kendimce çalışma hayatına atıldım. Hem çalış, hem oku, hem gez toz tabii ki evişi, mutfak her çalışan tiki gibi nanay bende de. Bırakın topiği, makarna haşlamam bile namümkün. Evet yaş 28e varana kadar bu böyle. Sonrası, boşverin şimdilik, hedefe varalım… Sene 2001 aylardan Temmuz. Söylemesi ayıp bir gariban bulmuşum, nişanlanmışım, birkaç aya evlenecem. Hadi bari bazı klasikleri öğrenmeye çalışayım dedim. Aldım bizim Kangallı’yı karşıma. Bir hata işleyip sormaya başladım. Hayır hatamdan ders alıp susmadım da, ettikçe devam ettim, aynen şöyle: (Y: Yaya, M: Anam, G: Ben)

G: Yaya topik nası yapılır? (kağıt kalem elde, önce malzeme listesi gelecek diye başlamışım yazmaya)
Y: Haşlanmış nohutla patatesi rendeden geçireceksin…
G: Patates?
Y: He, nohutla… Ama kabuklarını çıkaracaksın..
G: Patatesin?
Y: Yooook nohutun
G: Patates kabuğuyla…
M: Garine saçmalama
G: Niye? Vitamini kabuğunda?
M: Sus
G: Tamam… Yaya sonra?
Y: Tahinle karıştırıcaksın…
G: Kimi?
Y: İşte hazırladın ya?
G: Neyi lan?
Y: E dışını…
G: İçine sıçıyım böyle işin. İçi dışı mı var bunun?
Y: E helbet kızım…
G: Peki ne kadar nohut?
Y: Bir kavanoz
G: Bardak?
Y: Yok kavanoz
G: Susayım…
Y: Evet
G: Tahin?
Y: Evet tahinle karıştır iyice aman topak olmasın…
G: Ne kadar tahin koyuyoz?
Y: Göz kararı işte…
G: Yaya gözüm mü var kararım olsun canını yediğim, bana ölçü ver..
Y: Göz kararı…
M: 500 gram yaz sen…
G: Peki öbürleri ne kadar? Dışı ne içi ne? İçi seni yakar dışı beni? Ölmek istiyorum, ölünce cenazemde topik yapın dağıtın, vasiyetimdir. Tarifini bile almaktan acizdi deyin, hatta mezartaşıma yazdırın… İmdat!

Bu kadar yazıp çizdikten sonra son bir rahmet isteği daha geldi. Efendim 2008 sonrası bizim Kangallı da göçünce öte tarafa, bu ulvi görev mamadan çok babaya kaldı. E malum tescilli gurme, mideli adam ya illa o yapacak özene bezene. Hem de ne özen… İşte o da gittiğinden beri anama kaldı tüm iş…

Neyse işte, benim mutfak sevdam o kadarken şimdi senede en az 1 en fazla 2 kez, 10 yılda bir olmak üzere kafama esince 3 kez yapabilen bir bünyeye dönüştüm. Aşağıda dışı, içi için ayrı ayrı malzeme listesini yaptım. Denenmiş onanmıştır. Yapın, yiyin, rahmet dilemeyi unutmayın…

Malzemeler:

Dışı İçin:
Yarım kg nohut
250 gr patates
250 gr tahin
1 tk tuz

İçi için:
1 tk tuz
1,5 kg soğan
1 çk kuşüzümü
1 çk çamfıstığı
2 tk şeker
2 tk yenibahar
2 tk tarçın

250 gr tahin

Yapılışı:

Eğer nohutu konserve kullanmayacaksanız bir önceki akşamdan ılık suda ıslatın. Konserve nohut da kullanılabilir, eğer sertçeyse bir iki taşım kaynatın işe girişmeden.

Bir püf: Mümkünse önce içi hazırlayıp soğumaya bırakın, sonra dışa girişin. Yoksa dışı beklerken kurur ve sarması zor olur veya çatlama olur.

Dışı:

Islanmış nohutu iyice haşlayın ve süzün. Kabuklarını soyun. Gerçi kabuk soymadan da rondodan geçirdiğim oldu, fena da olmadı ama ben yine de soymayı tercih ediyorum. Patatesi haşlayın ve soyun. Haşlanmış ve soyulmuş nohut ve patatesi püre olana kadar ezin. İçine tahinle tuzu karıştırıp pürüzsüz bir kıvama getirin.

İçi:

Soğanı piyaz kesin. 1 tk tuz atıp ateşe koyun. Orta/kısık ateşte ağzı kapalı şekilde pişerken ara ara karıştırın. Soğan suyunu bırakınca kapağını açın, karıştırmaya devam edin.

Bir püf daha: Soğanın suyunu topiğin dışını tatlandırmak için ayırın, bir kenara koyun.

Soğan püre olunca ateşten alın. Pişmenin tamamlandığını, soğanın dibi tutmaya başlayınca da anlayabilirsiniz. Yalnız tutturmayın fazla dibini dalıp da, gerek yok. Tahin, kuşüzümü, fıstık, şeker, yenibahar, tarçın ekleyin ve karıştırın.

Hazırlanış:

İçi pişirirken ayırdığınız soğan suyunu şimdi dışla karıştırma vaktidir. İyice yedirin. Sonra zurnanın zırt dediği yere gelmiş olacaksınız. Dıştan, “göz kararı” bir miktar alıp ince nemli amerikan bez (veya naylon streç) üzerine ince açın. Dışın ince olanı makbuldür o yüzden mümkün olduğunca inceltin. Bezi/naylon streçi görürseniz artık inceltmeyin, abartmışsınızdır…

Açtığınız dış malzemenin ortasına, hazırladığınız içten dolu dolu 1 çorba kaşığı koyun,  hafifçe yayın ve bez yardımıyla dışı, zarfın arka yüzü oluşabilecek şekilde kapatın. Yani, dikdörtgen bir prizma oluşacak kalınlığı da 2cm’yi geçmeyecek. Dört kenarından arkaya doğru da kapatabilirsiniz elbet karton kutular gibi, ama benden söylemesi, o zaman kat yerlerinde üstüste gelen dış çok olacağından kalınlaşır ve dışının tadı içinden daha çok ağızda kalan topik başarısızdır.

Ahanda bu kadar, atla deve değil diye demiştim dimi dimi? =)

Paketleri buzlukta da dolapta da saklayabilirsiniz. Tabii ki dolapta 3-5 günü geçmesin ama buzlukta epey dayanır.

Servis etmeden sardığınız bezi/naylon streçi çıkarın, üzerini (katların görünmediği taraf) tarçın ve küçük bir maydanoz yaprağıyla süsleyin.

Son püf: Topiğin ehli olunca, sarmadan önce, daha doğrusu, dışı bezin üzerine yaymadan önce, bezin ortasına 3 küçük maydanoz yaprağı koyup öyle paketlerseniz, açıldığında çok daha prezantabl oluyor. 

Afiyet şeker ve bol kalori olsun.

En mühim püf: Alkolsüz tüketmek günah, gidenleri anmadan yemek de ayıptır.


topikici