Mutfakta Bir Ermeni Mi Var?

Standard

Efendim paylaşanlar olmuş, okuyup beğenenler, ağlayanlar, gülenler olmuş, nâmımı(!) duyup gelenler olmuş, herkeşler sağ ve var olsun. Ben bu sohbeti yaparken çok keyif aldım. Ama gazetecilik gereği kısaltılması, özetlenmesi, yer yer bende eksiklik hissi yarattı. O yüzden fikir ve söyleşi sahibi Adnan Genç Abi’nin de onayı ile ben her şeyi, olduğu gibi buraya ekliyorum. Çok uzun evet, ama bence keyfli. Ben de yazdım diye diil ama ben çok sevdim, dilerim siz de seversiniz.

Not: Bu söyleşi kısmen Bianet’te yayınlanmıştır.

Mutfakta Bir Ermeni mi Var?

* * *

Kimi toplumlarda; hem o toplumu hem de tek tek bireyleri çözümleyebilmek için; ‘damardan’ referans gerekir. Ben de bugün mutfak üzerine söyleşi yapacağımız Garine Seropyan’ı, rahmetli babası Sarkis (Seropyan) ahpar yaşarken de bilirdim ama akrabalık meselesine pek kafamı takmazdım. Soyadı benzer çok aile var buralarda… Referansım hep değerli ahparım oldu…

Sonradan bir grup açtı Garine Hanım; ‘Midya, Fasulya, Dolma’ diye… Ulen (onun gibi bir dil kullanacağım artık) bir itibar, bir ilgi; meğerse, mümtaz halkım külliyen mutfak kültürü ana bilim dalı mezunu; doktorasını da bol yağlı ve baharatlı yiyecekler üzerine yapmış sankim…

Eee bizim de işimiz, Ajda Pekkan’a ‘Nasıl böyle fit kalıyorsunuz, herkeşler şaşkın’ diye, soru röportaj yapmak değil. Tanışlarımız, can dostlarımız, işinde özgün marifetleri olan ‘garibanları’ medya sahnesine taşımak… Garine’nin (Yahu babasını tanıyorum kadının, tabii ki ismiyle hitap edebilirim) mutfak becerilerini konuşacağız. O zaten âlemlerin inanın ki, çok özel 1 numarası…

Kendi sayfasında şöyle bir uzunca notuna denk geldim. Yolu mutfaktan geçenler (eski evlerimden biri Rumelihisarı’nda konser yapılan alanın hemen arka duvarının yamacındaydı ve Kayahan abimiz, lafa ‘Yolu sevdadan geçenler’ diye, başlar ve bütün konseri iki şarkı ve çene yaparak geçirirdi), Garine’nin mutfak kültürüyle ne zaman tanıştığını çok merak eder ve yanıtını da aslında bilir: Yayalarından öğrenmiştir, mamasından öğrenmiş ve şimdilerde bir tür füzyon (kat karıştır) mutfağıyla haşır neşir.

* * *

Garine’den ara notu:

Şimdi, sevgili okuyucu, o ki “gasteci”, röportaj sahibi (reportaj diil röportaj o, diil de diil, değil o), hem özel hem de tüzel kişilik Adnan Genç Ağabey (artık Abi diyicem, ağdalı dili hiç sevmem) giriş yazısı yazmış, ben niye yazmayayım, dimi ama? Neyim eksik benim? Başım da kel değil, çok pardon!

Öncelikle, yazılarımda kullandığım konuşma dilini Türkçe’min yetersizliğine bağlayan olursa yemin ederim dilini bağlar kördüğüm ederim. Yazım dilim de, konuşma dilim de, dil bilgim de gayet iyidir ama hissiyatımı yansıtması bâbında bu konuşma dilini kullanmam benim için çok mühim. Bu bir. Sonra iki ve üçü kesin unutacağım, takılmayın ona siz. Ha bir de, TDK’ya göre inceltme işareti kaldırıldı, eyvallah ama bazen şart. Hala ile hâlâ aynı olur mu be ya?

İstediğim sorudan başlayabiliyor muyum sayın hocam?

* * *

GARİNE HANIM’IN, HAYLİ ÖZGÜN METNİ:

(Garine der ki: Hanım ne ayol?)

https://m.facebook.com/groups/MidyaFasulyaDolma/permalink/677167876312076/

* * *

SORU: Evet, sizi mutfağa koşturan neydi; ve ilk hangi yemeği yapmayı denediniz?

YANIT: Tabii ki açlık ve tabii ki sahanda yumurta. Ortaokul yıllarında eve öğlenden sonra erken saatte gelirdim, aç olunca kendi kendime yemek yapamayacağım için iki yumurta kırardım. Aslında 3 de kırardım da dile getiremedim şimdi, az utanmış olabilirim. Göz doymazlığı o yaşlardan kalma. Eve geldiğimde, küçük yaşlarımda (11-14, küçücüğüm maşallah) rahmetli Roza Yaya’m (babamın maması) evde olurdu ama ilerleyen yaşlarında yaşadığı demans sebebi ile artık mutfağa giremiyordu benim mutfak ilham perim, mutfağımızın taçsız kraliçesi, yıllarını yemeğe adamış güzel yayam. O giremeyince artık mamam, ki onun da her iki yayamdan da el aldığını düşünüyorum, mutfağa girdi ama biz, kendi göbeğinin bağını kendi kesebilen dört benzemezden oluşan çepçekirdek bir aile idik, bu yüzden kollektif çalışma esastı. Mesela özel günlerde rus salatasını,turşuları, lakerdayı, ızgaraları, balıkları babam; topiği, zerdeyi, mantıyı, erişteyi Süzan Yaya’m; zeytinyağlıları Roza Yaya’m, Araksi Morak, Hayganuş Morak ve mamam yaparlardı. O zamanlar biz yiyici idik.

Gelelim asıl cevaba. Yukarıda anlattıklarım elbette ki beni mutfağa koşturan değildi. Birinci Mecburiyet Dönemi idi ortaokul yıllarım. İkinci Mecburiyet Dönemi ise pre-evlilikti. Mutfağa çöp atmaya giren, yumurtayı ancak bakkaldan eve getirirken yolda düşürerek kırabilen ben, 30’larıma gelirken apar topar, “azcık da evli deneyelim be” diyerek evlenme kararı aldım. E malum, aç da yaşanmaz, erkek kısmı fena diil ama mutfağın demirbaşı dişi heywandır, bari bir şeyler öğreneyim dedim kendi kendime. Bir kursa katıldık iş arkadaşlarımla. Oradan tek aklımda kalan, mutfak rondosu ile bir şeyler yapmaya çalışırken “lan nereme sokayım ben bunu, nasıl çalışıyor bu?” diye delirmemdi. Sonra, hadi tam tarih de vereyim, 1 Ocak 2002 günü itibarı ile mutfağa girdim, bir daha da çıkmadım. O dönem doymak için pişiriyorduk. Bir de gözaydına gelen yurdum insanı misafirlerimiz için. Kurstan öğrendiğim demirbaşları bellemişim, kek, tarte tatin, börek, tabule, çay sofraları, tavuk-pilavlı yemekler vs vs vs. Bu, Osmanlı’nın yükselme devri gibi idi, kendimi geliştirdim, mutfağımın kadını oluverdim. Bilerek isteyerek değil ha, gidişattan kelli. Gelelim Üçüncü Mecburiyet Dönemi ve Altın Çağ’ıma. 28 Mart 2015 günü babam öldü. Bir şey oldu. Ne oldu hala bilemiyorum, anlayamadım, ama gitmesine bir türlü izin vermedim. Her an yanıbaşımda idi. Fotograflarını çerçeveletip astım, burada kalan pijamasını giymeye başladım, el yazısı notlarını dosyalayıp sakladım, biriktirdiği kartvizitlerden tanıdık biri çıkar mı hevesiyle her şeyini didik didik ettim. Yok olmuyordu, bir türlü geçmiyordu bu iç acısı. Evet içim acıyodu, nefes alamıyordum, panik etek, depresif, manyak ruh halim elbette ki karakterimin birer parçaları idiler, kimse yadırgamıyordu bu manyamış hallerimi ama bir şeyler gitmiyordu işte. Sonra aldım peder beyi yanıma, girdim mutfağa ve her girişimi bir anı yazısına dönüştürmeye başladım. Yazdım da yazdım. Görenler “yeter artık, yazma!” dediler, “yine manyak manyak yazıyorsun!” dediler, “artık rahat bırak adamı!” dediler. Hepsini dinledim ama hiç birini dinlemedim. Yazdım. Çünkü beni bu iyileştiriyordu ve bunu anlayabilen o kadar az kişi var(dı) ki. 4 yıl sürdü bir nebze hafiflemem. 4 koca yıl yazdım da yazdım. Bazen sosyal medyada, bazen günlüğüme, bazen kendi kendime, bazen eş dostla paylaştım, kimini kendime sakladım, kimini de herkes okusun istedim. Her okuyan, inancıyla da olsa, inançsızlığıyla da olsa bir şekilde rahmet dilesin, bana sabır dilesin istedim. İstedim de istedim. Bazen bir bloga, bazen bir gruba, bazen ana avrat kendi Facebook sayfama yazdım, ama hep yazdım. Hiç konuşmadım, hep yazdım. Konuşunca olmuyordu, işe yaramıyordu. Yazdım, yazdım, çok birikti. Şimdi altın çağımdayım işte, elime yağ dök, yemek yapayım. Un serp, çörek çıkarayım. Yok hayır, pandemi ekmekçisi olmadım, olmayacağım da, benim olayım yemek, içmek, goygoy. Hala yazıyorum. O çok meşhur(!) olmayan, minnak tanışlar grubumda da paylaşıyorum. Çünkü ortalığa yazınca “görgüsüz” oldum, “duyarsız” oldum, “morbid obez” oldum, “ilgi manyağı” oldum. Hah işte oldum da oldum. Şu cümleme geri dönüş yapıyorum: Çünkü beni bu iyileştiriyordu ve bunu anlayabilen o kadar az kişi var(dı) ki.

Uzattım mı ne?

SORU: Zaten köklü bir mutfak geleneğinden geliyorsunuz. İstanbullusunuz ve kadim Ermeni halkının hep marifetli bireylerinden birisiniz. Bir süredir de yurt dışında yaşıyorsunuz. Sanırım, sizin için özgün mutfak kalmadı belki de. Bu aralar niye bu kadar yemek yapıyorsunuz? Amacınız bizi göbeklendirip, çökertmek mi?

YANIT: Sanırım ben bu soruyu yukarda, ilk sorunun cevabında da az çok yanıtladım. Evet benim mutfağım ziyadesiyle karma. Aynı hayatım gibi. Mesela, Türkiye’de Ermeni, Ermenistan’da Türk, geri kalan her yerde, yaşadığım İsviçre dahil “yabancı”yım. Ve bu konunun elimdeki kimlik kartlarımla/nüfus cüzdanlarımla (eyvah tevettül ifşa oldu) bir alakası yok, yani aidiyetsizlik böyle bir şey. Mutfakta da bu karmaşıklığı gayet de can-ı gönülden kullanıyorum. Gerçi zaten Ermeni mutfağı bile İstanbul-Anadolu-Ermenistan şeklinde 3 şekilde ele alınabilir. Topiği Anadolulu bilmez, Kete/Ghata’yı İstanbullu, lahana dolmasını da Ermenistanlı. Kendi içinde dahi bu kadar karmaşık olan, yaşadığı coğrafyaya, birlikte kaynaştığı halklara ve hatta komşularına göre bile mutfakları farklılıklar gösterebilen tek bir halktan bahsediyorum şu an, dikkatinizi çekerim. Ha, Evropalı olunca ben ne değişti? Evropa değişmedi elbette ama bizim mutfağa bir esinti geldi. Aslında esintiden çok mecburiyetti bu. Çünkü 19 sene kadar önce elimi attığımda her istediğimi bulamıyordum. Kuyruk yağı bulamadığımda domuz yağı, pastırma bulamadığımda bacon, “Kıvırcık” kuzu pirzola bulamadığımda Avustralya ya da Britanya kuzu pirzolası yedim, yedirdim. Poğaça bulamayınca kruasan, açma bulamayınca bagel yedim. Püre yerine bazen polenta, bazen tatlı patates püresi yapmaya başladım. Çeşitlerim, kombinasyonlarım ve dolayısıyla yaratıcılığım arttı. Arttıkça keyflendim, keyflendikçe pişirdim, pişirdikçe yazdım.

Yine uzatmışım. Kısa cevap veriyorum: Hayır babam için değil, kendimi iyileştirmek için, ha babam mevzu bahis olacaksa da ölmesine, unutulmasına izin vermemek için yapıyorum, yazıyorum, paylaşıyorum.

SORU: Fotografa da koydum, rahmetli babanız Sarkis ahparım ve Pakrat dostumun sevgili eşi; gene çok sevgili bir Türkolog olan Lusine Sahakyan’ın kapamasını bize porsiyonlarken görülüyor. Türküsü bile var, bildiğim kadarıyla. Lusine hocamın annesinin yaptığım çok özel bir yemek kitabı vardı. Burada bu işlerden anlayan bir editör dostuma gösterdim, bunu basabilir miyiz, diye. Yahu, Hayastan’ın mutfağı köylü mutfağıdır, biz burada saray mutfağına layık işler yaparız, dedi. Fikrinizi alalım lütfen…

YANIT: İlk önce khapama konusu hakkında şu linki şıftırtıvereyim: https://garines.wordpress.com/2018/04/17/%d5%b2%d5%a1%d6%83%d5%a1%d5%b4%d5%a1-ghapama/

Demin yukarıda da belirttim İstanbul-Ermenistan-Anadolu Ermenilerinin mutfakları oldukça farklıdır. Vallahi sonraki soruya bakmadan gelişine yazıyorum, konu konuyu açınca da sonraki sorunun cevabını önceden vermiş oluyorum. Yazının bütünlüğünü bozmamak için de değiştirmiyorum, edit etmemeyi tercih ediyorum. Şimdi kalkıp da bir Hayasdanlıya sorsak bizim (İstanbul) mutfak köylü mutfağı olarak adlandırılmalı belki, hani biz içinde yaşayınca öyle gelmez elbet. Burada “kime göre, neye göre?” diye de sormak gerekebilir. Her üç coğrafya Ermenileri’nin de en büyük ortak özellikleri gönlü bolluklarıdır bence, ki bu da bu kadim toprakların, Mezopotamya, Anadolu, Kafkaslar mesela, çok kıymetli bir özelliğidir. Anadolu’da da bir Ermeni evine girsen, İstanbul’da da, Hayasdan’da da, hiç farketmez, 2 kişiye 12 kişilik masa kurulur. Bu, varlık ya da yoklukla alakalı değil. Genetik ayarsızlık. Mesela zamanında, SSCB döneminde, fukaralığın haddi hesabı yokken, SSCB yönetimi altındaki “Ermenistan”’da ziyarete giden misafirlere zeytin ikram edilirdi. Bilmeyen ise “adam masaya havyar bile koymuş, etin, otun haddi hesabı yok, ayıp olmasın, masrafa sokmayayım, şuradan lavaşla zeytin yiyeyim” der, adamın havyardan daha kıymetli zeytinine gömülürdü. Evet, adama zeytin gramla, hem de valizleri sınırda didik didik edip yiyecekleri “iç eden” sınır polisinin elinden hasbel kader kurtulmuş zeytin gelmiş, SSCB’de zeytin ne arasın? O da onun altını işte. Demem o ki, yemekler, yiyecekler, ikramlar, tatlılar değişir ama zihniyet hep aynıdır. Doyuralım, hizmette kusur etmeyelim, daha çok, daha da çok, en kıymetli şeyimizi sunalım, iyi misafir edelim. O yüzden ben coğrafi mutfak farklılıklarını köylü/şehirli, taşralı/elit(!) şeklinde bir ayrım yaparak değil de bölgesel ayrım yaparak belirtmeyi tercih ederim. İstanbul Ermenisi Rum’dan, Yahudi’den, Sefarad’dan bilgi almıştır mesela. Anadolu Ermenisi Kürt’ten, Arap’tan; Ermenistanlı ise coğrafyasının ürünlerinden, Gürcü’den ne bileyim belki de Türkmen’den almıştır ilham ve bilgi. AMMA VE LAKİN, yemek bir kültürdür ve kültür de bir birikim ve görgü işidir. Dolayısıyla, kültürel geçmişi olmayan, yapıcı değil yıkıcı olmayı tercih eden bir halkın asla bu kültüre sahip olma şansı yoktur. Ermeniler bu topraklarda, binlerce yıldır yaşıyorlar, her ne kadar ismimin Garine olduğunu duyan yurdum insanının ilk sorusu “nereden geldin?” olsa da, biz hep buradaydık ve bu bağlamda kültür, mutfak ancak beraber yol almıştır.

Biz kalan bir avuç ise asimile olmadan entegre olup, özümüzü de asla unutmadan kültürümüzü yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmakla mükellefiz.

SORU: Eminim, çok dilli bir Mutfak Kültürü kitabını herkes bekliyor. Hatta ayrı ayrı dillerde yaparsanız, Amazon size para yetiştirmekte zorlanır… Ne yapacaksınız bundan kelli?

YANIT: Ben yazacağım, elimden geldiğince, nefesim yettikçe. Yaşayabilmek, aklımı yitirmemek, yaşatmak, unutturmamak, yaymak, kâh öğrenmek, kâh öğretmek için. Ölünce basılır nasılsa. Biz insanımızı en çok ölünce severiz ya, benim de “edepsiz” yazılarım ölünce kıymetlenir, belki badem gözlü bilem olurum haa. Hayır bir ölenimiz vardı da, oradan biliyorum.

SORU: Olmuşken, görselleriyle birlikte tek bir ana yemek tarifi verebilir misiniz?

YANIT: Her Ermeni’den beklenen Topik tarifi gelsin o zaman benden de. Khapama, Zadig Çöreği, Kharissa, Kete, çok tarif var elimde hali hazırda yazılmış, ama Ermeni = Topik ya, ben yine topik şeyettireyim ama bu sadece topik tarifi değil, anılı topik, hani konulu film gibi. Hem topik hiçbir zaman sadece topik değildir. Bu da böyle biline.

Diğer yemekler için ağıza bal çalmalık: https://garines.wordpress.com/category/bizim-mutfak/

Topik

Bilen bilir ya, bilmeyenler için anlatıyor olayım. Malum, çalışan anne-babanın çocuğu olmak zor meziyet. Ama evde yaya varsa, hem de o yaya en yakın kankan olmuşsa değme keyfine çalışan anne-baba çocuğunun. İşte ben de o ballılardandım. Ev kapısını hiç anahtarla açmadım, hep açanım oldu. Sırf bu yüzden bile, yaya en kıymetlisidir tornunun.

Yaya diyoruz, bir de altyazı geçelim. Gerçi artık yabancılı dizi çok, bilenler de çoğalmıştır ama yaya, ermenicede nine demek. Diğer bir deyişle anneanne, babaanne. Benim bu yazıda bu satıra kadar bahsettiğim kişi babannem, meşhuuuur Roza Yaya’mdı. Şimdiden sonrası ise ananne, Süzan Yaya, namı diğer Kangallı.

Efendim, yaya dedik, koyduk bir kenara. Bırakın orada dursunlar iki dakika. Biz Ermeniler için, aile büyükleri kadar mutfak da mühimdir. Yine bilenler bilmeyenlere anlatsın diyerek geçemeyeceğim kadar hassas bir konu olduğundan azcık detaya girmem lazım. Mutfak dendi mi akan sular durur bizde. Hele ki özel günlerde… Ermenice “donagan” deriz, kutlanılacak tam karşılığı, bayram da denebilir ama bana yaban geliyor ikisi de. Neyse işte bizim “kutlu” günlerimizin menüleri de az çok bellidir. Özellikle Noel ve Paskalya dönemi Kurtuluş’tan geçerseniz iki evden birinden o kavrulan soğan kokusunu kesin alırsınız mesela. Hah işte dolmayı bilirsiniz, topiği de. Ama dolmaki, sarma derken, bir şekilde, birden çok coğrafyada mevcut yiyecekler başka, tek bir toplumla özdeşleşen yiyecek bambaşka. Bizim (bam)başka ise tartışmasız topik. Yani demem o ki, siz siz olun, yolunuz düşer de Ermenistan’a giderseniz, ya da Ermenistanlı bir Ermeni ile karşılaşırsanız topik mopik demeyin. Topik dediğimiz arkadaş, İstanbul Ermenilerinin geleneksel yemeğidir. Yurtdışında yapanlar da yüksek ihtimalle, İstanbul kökenli olanlardır. Hatta Anadolu Ermenileri (asdfghhhhgf) bile bilmez topiği. Gerçi bizim Kangallı da lakabından da anlaşılacağı gibi pek İstanbullu sayılmazdı ama öğrenmeye ve gelenek göreneklerimize çok düşkündü. Okuma yazma bilmez, ama yol yordam çok iyi bilirdi. Dolayısıyle muhtemelen sonradan öğrendiği topiğin uzmanı olarak ailemiz tarihinde yerini almıştır kendisi. Öyle ki, mutfağına kimseyi sokmayan Roza Yaya’m, senede iki kez, topiğe elini sürmez, o görevi dünürüne devrederdi. Süzan Yayam da özene bezene yapıp amerikan bezlerine sarıp sarmaladığı topikleri tepsi içinde getirirdi biz de löpletirdik.

Topik denince, çoğu tanıdığımın yaptığı gibi saygı duruşuna geçmek farzdır. Bakmayın laf arasında “kolaydır, yapılır ne var ki?” demelerime. Eni konu el tutar ve epeyce meşakkatlidir. Tarife geçmeden önce hikayesine (kendi hikayem, yoksa topiğin tarihine girecek bilgi hazinesi bende nerdeee) bir bakalım.

Efendim, malum, çalışan ebeveynin armudu da dibine düştü ve lise bitince kendimce çalışma hayatına atıldım. Hem çalış, hem oku, hem gez toz tabii ki evişi, mutfak her çalışan tiki gibi nanay bende de. Bırakın topiği, makarna haşlamam bile namümkün. Evet yaş 28e varana kadar bu böyle. Sonrası, boşverin şimdilik, hedefe varalım… Sene 2001 aylardan Temmuz. Söylemesi ayıp bir gariban bulmuşum, nişanlanmışım, birkaç aya evlenecem. Hadi bari bazı klasikleri öğrenmeye çalışayım dedim. Aldım bizim Kangallı’yı karşıma. Bir hata işleyip sormaya başladım. Hayır hatamdan ders alıp susmadım da, ettikçe devam ettim, aynen şöyle: (Y: Yaya, M: Mamam, G: Ben)

G: Yaya topik nası yapılır? (kağıt kalem elde, önce malzeme listesi gelecek diye başlamışım yazmaya) Y: Haşlanmış nohutla patatesi rendeden geçireceksin… G: Patates? Y: He, nohutla… Ama kabuklarını çıkaracaksın.. G: Patatesin? Y: Yooook nohutun G: Patates kabuğuyla… M: Garine saçmalama G: Niye? Vitamini kabuğunda? M: Sus G: Tamam… Yaya sonra? Y: Tahinle karıştırıcaksın… G: Kimi? Y: İşte hazırladın ya? G: Neyi lan? Y: E dışını… G: İçine sıçıyım böyle işin. İçi dışı mı var bunun? Y: E helbet kızım… G: Peki ne kadar nohut? Y: Bir kavanoz G: Bardak? Y: Yok kavanoz G: Susayım… Y: Evet G: Tahin? Y: Evet tahinle karıştır iyice aman topak olmasın… G: Ne kadar tahin koyuyoz? Y: Göz kararı işte… G: Yaya gözüm mü var kararım olsun canını yediğim, bana ölçü ver.. Y: Göz kararı… M: 500 gram yaz sen… G: Peki öbürleri ne kadar? Dışı ne içi ne? İçi seni yakar dışı beni? Ölmek istiyorum, ölünce cenazemde topik yapın dağıtın, vasiyetimdir. Tarifini bile almaktan acizdi deyin, hatta mezartaşıma yazdırın… İmdat!

Bu kadar yazıp çizdikten sonra son bir rahmet isteği daha geldi. Efendim 2008 sonrası bizim Kangallı da göçünce öte tarafa, bu ulvi görev mamadan çok babama kaldı. E malum tescilli gurme, mideli adam ya illa o yapacak özene bezene. Hem de ne özen… İşte o da gittiğinden beri anama kaldı tüm iş…

Neyse işte, benim mutfak sevdam o kadarken şimdi senede en az 1 en fazla 2 kez, 10 yılda bir olmak üzere kafama esince 3 kez yapabilen bir bünyeye dönüştüm. Aşağıda dışı, içi için ayrı ayrı malzeme listesini yaptım. Denenmiş onanmıştır. Yapın, yiyin, rahmet dilemeyi unutmayın…

Malzemeler:

Dışı İçin: Yarım kg nohut 250 gr patates 250 gr tahin 1 tk tuz

İçi için: 1 tk tuz 1,5 kg soğan 1 çk kuşüzümü 1 çk çamfıstığı 2 tk şeker 2 tk yenibahar 2 tk tarçın

250 gr tahin

Yapılışı:

Eğer nohutu konserve kullanmayacaksanız bir önceki akşamdan ılık suda ıslatın. Konserve nohut da kullanılabilir, eğer sertçeyse bir iki taşım kaynatın işe girişmeden.

Bir püf: Mümkünse önce içi hazırlayıp soğumaya bırakın, sonra dışa girişin. Yoksa dışı beklerken kurur ve sarması zor olur veya çatlama olur.

Dışı:

Islanmış nohutu iyice haşlayın ve süzün. Kabuklarını soyun. Gerçi kabuk soymadan da rondodan geçirdiğim oldu, fena da olmadı ama ben yine de soymayı tercih ediyorum. Patatesi haşlayın ve soyun. Patates mutlaka kabukla, bütün ve biraz tuzla haşlanmalı, o nişasta o patatesi terk etmeyecek. Haşlanmış ve soyulmuş nohut ve patatesi püre olana kadar ezin. İçine tahinle tuzu karıştırıp pürüzsüz bir kıvama getirin. Ben yıllar sonra artık elimin ayarından mı, malzeme ustalığımdan mı bilmiyorum ama patates kullanmıyorum. Önlem olarak haşlasam da asla dışa katmıyorum. Tembel olmayın, Garine gibi olun, kıvamı tutturup patatessiz yapın ki o nohutun ve tahinin tadını daha çok alasınız.

İçi:

Soğanı piyaz kesin. 1 tk tuz atıp ateşe koyun. Orta/kısık ateşte ağzı kapalı şekilde (terleyerek) pişerken ara ara karıştırın. Soğan suyunu bırakınca kapağını açın, karıştırmaya devam edin.

Bir püf daha: Soğanın suyunu topiğin dışını tatlandırmak için ayırın, bir kenara koyun.

Soğan püre olunca ateşten alın. Pişmenin tamamlandığını, terlettiğiniz soğan iyice helime olunca anlayabilirsiniz. Yalnız dibini tutturmayın dalıp da, gerek yok. Tahin, kuşüzümü, fıstık, şeker, yenibahar, tarçın ekleyin ve karıştırın.

Hazırlanış:

İçi pişirirken ayırdığınız soğan suyunu şimdi dışla karıştırma vaktidir. İyice yedirin. Sonra zurnanın zırt dediği yere gelmiş olacaksınız. Dıştan, “göz kararı” bir miktar alıp ince nemli amerikan bez (veya naylon streç) üzerine ince açın. Dışın ince olanı makbuldür o yüzden mümkün olduğunca inceltin. Bezi/naylon streçi görürseniz artık inceltmeyin, abartmışsınızdır.

Açtığınız dış malzemenin ortasına, hazırladığınız içten dolu dolu 1 çorba kaşığı koyun, hafifçe yayın ve bez yardımıyla dışı, zarfın arka yüzü oluşabilecek şekilde kapatın. Yani, dikdörtgen bir prizma oluşacak kalınlığı da 2cm’yi geçmeyecek. Dört kenarından arkaya doğru da kapatabilirsiniz elbet karton kutular gibi, ama benden söylemesi, o zaman kat yerlerinde üstüste gelen dış çok olacağından kalınlaşır ve dışının tadı içinden daha çok ağızda kalan topik başarısızdır.

Ahanda bu kadar, atla deve değil diye demiştim dimi dimi?

Paketleri buzlukta da dolapta da saklayabilirsiniz. Tabii ki dolapta 3-5 günü geçmesin ama buzlukta epey dayanır.

Servis etmeden sardığınız bezi/naylon streçi çıkarın, üzerini (katların görünmediği taraf) tarçın ve küçük bir maydanoz yaprağıyla süsleyin.

Son bir püf: Topiğin ehli olunca, sarmadan önce, daha doğrusu, dışı bezin üzerine yaymadan önce, bezin ortasına 3 küçük maydanoz yaprağı koyup öyle paketlerseniz, açıldığında çok daha prezantabl oluyor.

Son bir bilgi: Bu aslında “tembel işi topik”tir. Eskiler nohutu un haline getirip ondan elbette ki patatessiz dış hazırlarlarmış, topiği adı üstünde ya, amerikan bezleri içinde top şeklinde hazırlayıp ağzını bağlayarak tıkırdayan su içinde pişirirlermiş. Ha aslını istiyorsanız asıl topik odur, şimdilerde biz tembellerin yaptığı ise çakmasıdır.

Afiyet şeker ve bol kalori olsun.

En mühim püf: Alkolsüz tüketmek günah, gidenleri anmadan yemek de ayıptır.

Խոհանոցի մը քսանվեց տարուան յիշողութիւնը . Մուհամմարա

Standard

Այսօր ձեզի քսանվեց տարիէ քիչ մը աւելի ժամանակի մը արխիւը կը ներկայացնեմ։ Խոհանոցային առաջին արկածախնդրութիւնս, դեռ Զուիցերիա չգաղթած՝ Թուրքիոյ մէջ աշխատած շրջանիս, կարծեմ 2000 թուականին, խոհարարութեան դասընթացքով մը սկսաւ։ Այդ պահէն սկսեալ ամէն ինչ հաւաքել սկսայ։

01 յունուար 2002-էն սկսեալ՝ արխիւելու այս մոլութիւնը ուրիշ ձեւ մը ստացաւ։ Թրքերէն, ֆրանսերէն եւ գերմաներէն խոհարարական հանդէսներ գնել ու հաւաքել, թերթերէն եւ գովազդային գրքոյկներէն կտօններ կտրել ու դիզել, հեռատեսիլի յայտագիրներուն մէջ տեսածներս գրի առնել. հաւաքելու այս խենթութիւնը այս կերպերուն վերածուեցաւ։ Ամէն ինչ, անշուշտ, իր եղանակը ունէր. կարգ մը բաղադրատոմսեր հանդէսներուն էջերուն միջեւ կը մնային, ոմանք իբրեւ թերթի կտօն կը ծալուէին, ուրիշներ ալ գովազդային գրքոյկներուն ետեւը կը կցուէին։ Որոշ ժամանակ անց, ո՛ր բաղադրատոմսը ո՛ւր ըլլալը գտնելը ինքնին խոհանոցային արհեստագիտութեան մը վերածուեցաւ։ Բայց այդ թուղթի կոյտերէն ոչ մէկը կրցայ «աւելորդ» նկատել. իւրաքանչիւրը տարբեր օրուան մը, տարբեր ախորժակի մը արձանագրութիւնն էր։

Յետոյ սկսայ գրել։ Անոնց համար, որոնք կը հետաքրքրուին, թէ ինչո՛ւ ճաշերու մասին կը գրեմ եւ ինչո՛ւ դասականներէն դուրս միայն պարզ բաղադրատոմսերով չեմ բաւարարուիր, յղում մը պիտի ձգեմ։ Հոն կրնաք կարդալ սիրելի Ատնան (Կենչ) Ապիիս ինծի հետ կատարած առաջին, միակ, դժբախտաբար վերջին, բայց շատ թանկագին հարցազրոյցը՝ «Խոհանոցին մէջ հա՞յ մը կայ»։

Ժամանակ մը, գիտէք՝ այն օրերուն, երբ համացանցին dial-up-ով կը կապուէինք եւ տան հեռաձայնը երկար ժամանակ զբաղած չպահելու համար միայն կարճ ատեն մը առցանց կրնայինք մնալ, հեռատեսիլէն խոհարարական յայտագիրներ դիտեցի։ Ամենէն շատ՝ Ճէյմի Ռէյիզը, այսինքն Jamie Oliver-ը. շրջան մը՝ Փընար Ալթուղը, եւ անունն ու մականունը մոռցած դեռ բազմաթիւ տեղացի ու օտար խոհարարական յայտագիրի վարիչներ դիտեցի։ Ամէն լեզուով, ինչի եւ որու հանդիպեցայ՝ առանց զատողութեան դիտեցի։ Այնքան շատ նշումներ ըրած եմ, որ լերան պէս եղած են։ Երբ պաստառին վրայ մէկը բաղադրիչ մը ձեռքը կ’առնէր, ես ալ մատիտը ձեռքիս՝ կարծես քննութեան պատրաստուէի, գրի կ’առնէի։ Չափը ամբողջովին չհասկցուած թացաններ, մէկ նախադասութեամբ անցած գաղտնիքներ, «աս ալ կրնաք աւելցնել» ըսուած փոքրիկ մանրամասնութիւններ… Բոլորն ալ կարեւոր էին։ Հետագային կարգ մը նշումներու նայելով՝ նոյնիսկ ես չհասկցայ, թէ ի՛նչ ըսել ուզած էի. բայց դարձեալ անոնցմէ ոչ մէկը նետելու սիրտ ըրի։

Բազմիցս տետր գնեցի, գրել սկսայ, չկրցայ վերջացնել։ Նոյնիսկ 2015-էն ետք արխիւիս աւելցուցի հօրս ձեռագրով նշած բաղադրատոմսերուն լուսանկարները։ Անոնց մեծ մասը իմ, Պօղոսին եւ Արտային բաղադրատոմսերն էին։ Մուհամմարայէն մինչեւ սուճուխի միջուկ, պարզ փիցցայէն մինչեւ ամենադժուարը՝ բազմաթիւ բաղադրատոմսեր կային։ Երբ կը նայիմ, ձայնը տակաւին ականջիս կը հասնի. ինչպիսի՜ ախորժակով կը պատմէր, թէ ճաշը ինչպէս պատրաստած էր… Թէ ինձմէ ալ գէշ՝ ի՛նչ տեսակ «թոթոյի գիւտ» ճաշեր կը ստեղծէր, շատ քիչեր գիտեն։ Միայն անոնք, որոնք իրեն հետ ճաշի մասին զրուցած են, կրնան ասիկա հասկնալ։ Հօրս նշումները արխիւին ամենաթանկ բաժինն են։ Իր ձեռագրով, երբեմն թուղթի մը եզերքին, երբեմն պահարանի մը ետեւը, երբեմն ալ պատահական տետրի էջի մը վրայ գրած բաղադրատոմսեր կան։ Չափերը միշտ ճշգրիտ չեն. բայց պատմելու ժամանակ ունեցած ախորժակը նոյնիսկ տողերուն մէջէն կը լսուի։ «Ասկէ քիչ մը, անկէ՝ աչքի չափով» սկսող ու վերջաւորութեան բոլորովին ուրիշ ճաշի մը հասնող այդ բաղադրատոմսերը կը յիշեցնեն, որ խոհանոցը միայն չափի չէ, այլ նաեւ յիշողութեան եւ համարձակութեան գործ է։ Այսպէս ես ալ յայտնաբերեցի, թէ իմ մէջ գտնուող՝ խոհանոցի սահմաններուն մէջ այս տգէտ յանդգնութիւնն ու (եկէք, քիչ մըն ալ ես զիս գովեմ) ստեղծագործութիւնը ուրկէ՛ կու գան։

Վերջին անգամ քանի մը տարի առաջ սկսած էի թուղթի վրայի խոհարարական կուտակումներս դասաւորել։ Յետոյ դարձեալ չէի յաջողած ու կիսատ ձգած էի։ Քանի մը օր առաջ բոլոր կտօններն ու բաղադրատոմսերը կտրելով՝ սկսայ անկանոն կերպով տետրին մէջ փակցնել։ Թերեւս ամենաճիշդ եղանակը չէր. բայց տարիներէ ի վեր սպասող այս թուղթերուն վերջապէս մէկտեղուիլը ինծի բաւական ճիշդ թուեցաւ։ Բոլոր հանդէսներն ու կտօնները ամբողջացան։ Հիմա նորերը գալուն պէս կրնամ աւելցնել։

Երկու բան մնաց. տետրին էջաթիւ դնել, բոլոր բաղադրատոմսերը թուագրել եւ բոլորը ցանկի ձեւով համակարգիչ անցընել։ Մէկ մըն ալ՝ նշումներս տետրերուն մէջ գրել ու զանոնք դասաւորել։

Հիանալի արխիւ մը ունեցայ։ Ամէն անգամ երբ ձանձրանամ՝ բանալու եւ ներշնչուելու համար ահաւոր հարստութիւն մը դարձաւ։ Չգիտցած բաներս ալ կրնամ սորվիլ։ Թէեւ խմորեղէնի ու անուշեղէնի շատ չեմ ձեռնարկեր, օգտուեցայ նաեւ դասականներէն եւ դիւրին պատրաստուող բաղադրատոմսերէն։ Այս արխիւը այլեւս միայն աղբիւր մը չէ, զոր պիտի բանամ որոշելու համար, թէ ի՛նչ եփեմ։ Անոր մէջ տարիներ կան. Թուրքիոյ առաջին դասընթացքը, Զուիցերիոյ եւ Ֆրանսայի՝ պտոյտի կամ գնումի գացած ժամանակ քիոսքներէն գնուած հանդէսները, հեռատեսիլին առջեւ գրի առնուած նշումները, հօրս ձեռագիրը, երեխաներուն բաղադրատոմսերն ու կիսատ ձգուած տետրերը։ Ճաշ մը կրկին պատրաստելը երբեմն միայն փոր կշտացնել չէ. կը նշանակէ կրկին յիշել նաեւ այն ժամանակը, որուն մէջ այդ ճաշը անցած է։

Եթէ այս խնամքը տան գործին, մաքրութեան ու կարգուկանոնին ցուցաբերէի, կրնայի obsessive-compulsive մաքրութեան խենթ եւ կուտակող մը դառնալ։ Ուրեմն ի՞նչ կը հասկնանք։ Խոհանոցը կեա՜նք է…

Կը սիրեմ, ընելիք բան չկայ։

* * *

Ահա այսօր ձեզի կը փոխանցեմ այդ ձեռագիր, ամենաթանկ բաղադրատոմսերէն մէկը։ Բաղադրատոմսը ես պիտի չգրեմ, որովհետեւ արդէն գրուածը կայ։ Ցանկին միայն պէտք է աւելցնեմ կիտրոն, իսոթ, աղ, սեւ պղպեղ, քիչ մը քացախ եւ, անշուշտ, նուռի թթու (կամ balsamic քացախ)։

Գոնէ ես ալ ինձմէ բան մը աւելցնեմ։ Ոմանք այս բաղադրատոմսին մէջ լոլիկի մածուկին փոխարէն խորոված կափիա պղպեղը rondo-էն անցընելով կ’աւելցնեն։ Ատիկա ալ փորձեցի։ Երբեմն, երբ ծուլացայ, կափիա պղպեղը հում վիճակով rondo-էն անցուցի ու աւելցուցի։ Եթէ ջրոտեցաւ, էթիմէք կամ չոր հաց աւելցուցի։ Անգամ մը քորէական մածուկ (gochujang) աւելցուցի. պատահեցաւ նաեւ, որ գործածեցի արաբական մածուկը, զոր harissa կը կոչենք։ Ըստ հաճոյքիս, անոր կառավարիչին եւ ձեռքիս տակ եղած բաղադրիչին՝ ինչ որ գտայ, արժեւորեցի. բոլորն ալ առանձին-առանձին համեղ եղան։

Դուք ալ ձեր սրտին ուզածին պէս պատրաստեցէք ու կերէք՝ անունին կամ տեղական «կանոններուն» շատ ալ չկառչելով։

 

Այս գրութեան բնօրինակը թրքերէնով ԱԿՕՍ-ի հասցէին մէջ ու հոս հրատարակուած է։ 

Այս թարգմանութիւնը արհեստական բանականութեամբ պատրաստուած է, սխալներուն համար նախապէս ներողութիւն կը խնդրեմ։

Աս խըտար:
Կարինէ Պ. Սերովբեան:

Bir Mutfağın 26 Yıllık Hafızası ve Muhammara

Standard

Size bugün yirmi altı küsür yılın arşivini sunuyorum. İlk mutfak maceram, henüz İsviçre’ye göçmeden önce Türkiye’de çalıştığım dönem, 2000 yılıydı sanırım, bir yemek kursuyla başladı. O andan itibaren her şeyi biriktirmeye başladım.

01 Ocak 2002 tarihinden itibaren ise bu arşivleme hobisi başka bir şekil aldı. Türkçe, Fransızca ve Almanca yemek dergileri alıp biriktirmek, gazete ve reklam broşürlerinden kupür kesip istiflemek, TV programlarında görüp not almak şekillerine dönüştü bu biriktirme manyaklığı. Her şeyin bir usulü vardı tabii: bazı tarifler dergilerin sayfaları arasında kalır, bazıları gazete kupürü olarak katlanır, bazıları da reklâm broşürlerinin arkasına ilişirdi. Bir süre sonra hangi tarifin nerede olduğunu bulmak başlı başına bir mutfak tekniğine dönüştü. Ama o kâğıt yığınlarının hiçbirini “fazlalık” gibi göremedim; her biri ayrı bir günün, ayrı bir iştahın kaydıydı.

Sonra yazmaya başladım. Neden yemek yazdığımı; neden de klasikler dışında yalnızca basit tariflerle yetinemediğimi merak edenler için bir bağlantı bırakacağım. Canım Adnan (Genç) Abi’min benimle yaptığı ilk, tek, maalesef son ama çok kıymetli söyleşiyi orada okuyabilirsiniz: “Mutfakta bir Ermeni mi var?

Bir ara, hani internete dial-up bağlanıp ev telefonunu uzun süre meşgul etmemek için sadece kısa bir süre online kalabildiğimiz dönemlerde televizyonda yemek programları izledim. En çok Jeymi reyizi, yani Jamie Oliver’ı; bir dönem Pınar Altuğ’u, adını sanını unuttuğum daha nice yerli ve yabancı yemek programcısını izledim, her dilde, neye, kime rastlarsam hiç ayırmadan izledim. O kadar çok not almışım ki, dağ gibi olmuş. Ekranda biri bir malzemeyi eline aldığında ben de elimde kalem, sanki sınava hazırlanır gibi not tutardım. Ölçüsü tam anlaşılmayan soslar, bir cümleyle geçilen püf noktaları, “şunu da katabilirsiniz” diye söylenen küçük ayrıntılar… Hepsi önemliydi. Sonradan bazı notlara bakıp ne demek istediğimi benim bile anlayamadığım oldu; ama yine de hiçbirini de atmaya kıyamadım.

Defalarca defter aldım, yazmaya başladım, bitiremedim. Hatta 2015 yılından sonra, babamın el yazısı ile not aldığı tariflerin fotoğraflarını ekledim arşivime. Çoğu benim, Boğos’un ve Arda’nınkilerdi. Muhammaradan sucuk içine, basit pizzadan en zoruna kadar bir sürü tarif vardı. Baktıkça sesi kulaklarıma gelir hâlâ, nasıl iştahla anlatırdı yemeği yapışını… Benden daha beter nasıl toto icadı yemekler üretirdi, çok az kişi bilir. Onunla yemek muhabbeti yapmış olanlar anlayabilir ancak bunu. Babamın notları arşivin en kıymetli kısmı. Kendi el yazısıyla, bazen bir kâğıdın kenarına, bazen bir zarfın arkasına, bazen gelişigüzel bir defter sayfasına yazdığı tarifler var. Ölçüler her zaman tam değil; ama anlatırkenki iştahı satır aralarından bile duyuluyor. “Biraz bundan, göz kararı şundan” diye başlayıp sonunda bambaşka bir yemeğe ulaşan o tarifler, mutfağın sadece ölçü değil, hafıza ve cesaret işi olduğunu hatırlatıyor. Böylece ben de bendeki bu mutfak sınırları içindeki cahil cürreti ve (haydi biraz da kendimi öveyim) yaratıcılık nereden geliyor bu sayede keşfetmiş oldum.

En son birkaç yıl önce kâğıt üstündeki gastronomik birikimlerimi düzenlemeye başlamıştım. Sonra yine becerememiş, yarım bırakmıştım. Birkaç gün önce tüm kupürleri ve tarifleri kesip deftere gelişigüzel yapıştırmaya başladım. Belki en doğru yöntem bu değildi; ama yıllardır bekleyen bu kâğıtların nihayet bir araya gelmesi bana yeterince doğru geldi. Tüm dergi ve kupürler tamam. Şimdi yenileri geldikçe ekleyebilirim.

Geriye iki şey kaldı: Deftere sayfa numarası koymak, tüm tarifleri numaralamak ve hepsini liste halinde bilgisayara geçirmek. Bir de notlarımı defterlere yazıp onları tasnif etmek.

Şahane bir arşivim oldu. Canım sıkıldıkça açıp esinlenmek için müthiş bir zenginlik oldu. Bilmediğim şeyleri de öğrenebilirim. Hamur işi ve tatlıya çok girişmesem de klasiklerle yapımı kolay tariflerden de yararlandım. Bu arşiv artık yalnızca ne pişireceğime karar vermek için açacağım bir kaynak değil. İçinde yıllar var: Türkiye’deki ilk kurs, İsviçre’de, gezmeye veya alışverişe gittiğim Fransa’da kiosklardan alınmış dergiler, televizyon karşısında tutulmuş notlar, babamın yazısı, çocukların tarifleri ve yarım bırakılmış defterler. Bir yemeği yeniden yapmak bazen yalnızca karın doyurmak değil; o yemeğin geçtiği zamanı da yeniden hatırlamak demek.

Şu özeni ev işine, temizliğe, düzene göstersem obsesif kompülsif temizlik manyağı ve istifçi olabilirim. Demek ki neymiş? Mutfak canmış…

Seviyorum, yapçek bi’şi yok.

* * *

İşte o el yazması, en kıymetli tariflerden birini aktarıyorum bugün sizlere. Tarifi ben yazmayacağım, yazılmışı var çünkü. Sadece listeye limon, isot, tuz, kara biber, az sirke ve tabii ki nar ekşisi (veya balsamik sirke) eklemem gerekiyor.

Ben kendimden bir şey ekleyeyim bari, kimi bu tarife salça yerine közlenmiş kapya biberini rondodan geçirip ekliyor. Onu da denedim. Bazen üşenince kapya biberini çiğden rondodan geçirip de ekledim. Sulanırsa da etimek ya da kuru ekmek ekledim. Bir keresinde kore salçası (gochujung) ekledim, harissa dediğimiz arap salçasnı da kullandığım oldu, keyfime, kahyasına ve elimdeki malzemeye göre ne bulduysam değerlendirdim, hepsi ayrı leziz oldu.

Siz de gönlünüzce yapın, yiyin, ismine ya da yöresel “kural”larına çok da takılmadan.

 

Bu yazı 26 Ağustos 2026 tarihinde AGOS internet sitesinde yayınlanmıştır. Bir mutfağın 26 yıllık hafızası ve muhammara

ՉԵՐՔԷԶԱԿԱՆ ՀԱՒ

Standard

Միշտ մեր բաղադրատոմսերը, միշտ հայութիւն մը, միշտ շողոքորթութիւն մը, բայց մինչեւ ո՞ւր։ Այսօր իրականութեան մէջ յիշատակներու գագաթնակէտ, իսկ բաղադրատոմսերուն մէջ դասական բաղադրատոմս մը կը ղրկեմ։ Կարճ ու յստակ։

Իրականութեան մէջ հոս ուղիղ, ձայնագրութենէ մը գրութեան վերածելով, ամենադիւրինէն (անշուշտ գրելը դիւրին) չերքէզական հաւու բաղադրատոմս մը պիտի նետէի-անցնէի, բայց ահա չ՚ըլլար։ Այն ատեն կերակուրի տետր կ՚ըլլար, մինչդեռ նպատակը միայն կերակուրը չէ, չէ՞. յիշատակներն ու յիշատակն ալ գրելն է։ Այլապէս ի՞նչ տարբերութիւնս կը մնար միայն լայք հաւաքելու սիրոյն լրատուական կապիկի վերածուած եութուպըրներէն, ֆենոմենիկներէն ու կեղծ խոհարարներէն։ Իմ գործս ուրիշ է, ուժս ուրիշ, քէֆս ուրիշ. իսկ ամենէն շատ հաճոյք առածս՝ յիշատակով բաղադրատոմս գրելն է։

Յիշատակները բաղադրատոմսերուն հետ միացնելը երբեմն շատ ալ դիւրին չ՚ըլլար, բայց այն ատեն ալ «պատահականութիւնները» օգնութեանս կը հասնին։ «Պատահականութիւն» ըսածիս մի՛ նայիք. իրականութեան մէջ պատահականութիւն ըսուած բան չկայ, ամէն ինչ նշան մըն է, պատգամ մը՝ իմ կարծիքով։ Օրինակ՝ մէկը ինծի չերքէզական հաւու բաղադրատոմս կը հարցնէ, ես գիտցածս կը գրեմ, տակն ալ մեկնաբանութիւն մը, յետոյ բաղադրատոմսը կու գայ։ «Էյվալլահ, ասոր պատգամը ո՞ւր է» պիտի ըսէք. իրաւունք ունիք։ Ձեր արտօնութեամբ պատմեմ։ Բայց շատ կարճ գրութիւն մը պիտի չըլլայ, կանխաւ զգուշացնեմ։

Արդ, յայտնի է՝ բոլորս ալ մանկութեան կարգ մը հերոսներ ունինք։ Ո՛չ, ձեր հօրմէն, մեծմօրմէն, մօրմէն, ամուսինէն կամ հօրեղբօրմէն չեմ խօսիր։ Իրականութեան մէջ գոյութիւն ունեցող մարդիկ, դերասաններ, «արտիզ»ներ, բայց այն ժամանակներուն բնաւ հասանելի չեղող անձեր։ Օրինակ՝ իմս Սեզէն Աքսուն էր։ Յետոյ Մերալ Օքայը եղաւ։ Օրինակ՝ Շենէր Շէնը կայ, Քեմալ Սունալը կար։ Այն ժամանակ աներեւակայելի էր նշանաւորներուն Twitter-էն (հիմա X եղեր է կ՚ըսեն) խայթոց մը նետելը. տեսնելուն՝ ստորագրութիւն իսկ չէինք կրնար ուզել, ան ալ՝ եթէ տեսնէինք, եթէ կարենայինք տեսնել։ 1980-էն ետք օր մը կղզիին լողաւազանը Չեթին Ալփն ու Սունա Եըլտըզօղլուն եկած էին. պատկերացուցէ՛ք՝ «Թըրքի զիրօ փոյնթս, լա Թիւրքիիի զերօ փուէն – Opera»յի երգիչ Չեթին Ալփը։ Մեր տեսնելիքը այսքան էր։ Եթէ անգութ ճակատագիրը մեզի խակ սեխ տուած է՝ մենք ալ թթուաշ կը շինենք։

Երկարեցի։ Մանկութեան հերոսներէս մէկն ալ (իրականութեան մէջ մանկութիւն չէ, երիտասարդութիւն է, բայց կը փորձեմ «պզտիկցիր ու գրպանս մտիր» վիճակիս վերադառնալ, մի՛ խանգարէք, լա՞ւ) սիրելի Սերրա Եըլմազն է, որ նախ տեսայ ու ճանչցայ «Şekerpare»ի, «Davacı»ի, «Anayurt Oteli»ի, «Sarı Mersedes»ի մէջ, յետոյ՝ երբեմն-երբեմն հեռատեսիլի շարքերու, իսկ վերջին շրջանին յատկապէս Ֆերզան Էօզփեթեքի շարժանկարին մէջ իր ներկայութեամբ ուրախութիւն սփռած ատեն։ Որքան գիտեմ՝ ինքնատիպ ձայնովը, դերասանութեամբը, քաղաքական դիրքորոշումովը, անկեղծութեամբը եւ այնքան բազմաթիւ յաջող գործերով, որոնք հոս գրելու չափ չեն, սրտիս ամենաթանկ գահերէն մէկուն վրայ բազմած է։ Մանաւանդ Աթա Տեմիրերի ժապաւէններուն իր նպաստը՝ հոյակապ է…

Ահա նոյն Սերրա Եըլմազը, մօր կողմէ չերքէզի թոռ, չէ ծուլացած եւ ինծի չերքէզական հաւու բաղադրատոմս ղրկած է։ Շնորհակալ ըլլայ՝ մինչեւ ամենանուրբ մանրամասնութիւնը։ Թէեւ գիշերը ժամը երեքին ըրած անհանգստացումներուս ձայն չհանեց, բայց ես այլեւս պատգամ ղրկելէ առաջ ժամացոյցին նայիլը ինծի նպատակ դրած եմ. այդպէս։ Ինծի ինկածը (հաւուն վերադարձէ՛ք) այս բաղադրատոմսը mot à mot իր իսկ բերնէն գրելն է։

Բայց նախ դեռ քանի մը բան պիտի գրեեեեմ։ Զարմացա՞նք։ Ը՜-ըհ։ Միշտ կ՚ըսեմ՝ փոքր ժամանակ կերակուրի հարցով դժուարութիւն չէի հաներ եղեր, բայց այն տարիքներուն, երբ խելքս կը հասնէր, կերած, չկերած, չափազանց սիրած կարգ մը կերակուրներ, համեր, հիւսուածքներ ու հոտեր ունեցած եմ։ Օրինակ՝ պարպունիա լուբիան ու ձիթաիւղով չալըն մեծ սէր ապրածներս էին։ Ուրիշ բանջարեղէն ալ չէի ուտեր։ Ոլոռէն ու ուղեղէն կ՚ատէի։ Մսակեր էի. օրինակ՝ քարնըյարըքին սմբուկը կը զատէի ու աղացած միսը կ՚ուտէի։ Իսկ ամենէն սիրած միսերս կողիկն ու հաւն էին։ Գիտցողը գիտէ. այն ատեն նոյնիսկ հաւերը ուրիշ էին։ Ժամերով կ՚եփուէին, դարձեալ քարի պէս կը մնային։ Գոյնը ուրիշ, ջուրը առանձին համեղ, ինքն ալ՝ առանձին։ Տունը երկու-երեք ժամ այդ խաշած հաւուն հոտը կը պատէր։ Հաւն ալ այսօրուան պէս կտոր-մտոր չէր ծախուեր. ամբողջ կը գնուէր, վիզն ու ներքին գործարաններն ալ վրան (աւելի ճիշդ՝ մէջը) կ՚ըլլային։ Առանց բոցին վրայ խանձելու չէր եփուեր եւ այլն։ Ահա այն շա՜տ հին ժամանակներէն ես հաւը չափազանց կը սիրէի։ Բայց չափազա՛նց։ Այնքան, որ խաշած հաւուն մորթը, ետեւը, ամէն ինչը կրնայի ուտել (եւ տակաւին նոյնն եմ)։

Շատ սիրած Դիանա թանթիկիս հանգուցեալ ամուսինը՝ Պերճ Քամպարոսեանը, կ՚ըսէր. «Հաւը այնքան կը սիրեմ, որ աչքերս գոց կ՚ուտեմ»։ Իմս ալ այդ օրինակն է։ Այդ պատճառով հաւ ու հաւով ամէն ինչ կը փորձեմ եւ հազար հինգ հարիւր առ հարիւր կը սիրեմ ալ։ Օրինակ՝ ընկերուհիս Նեսլիհանէն պամիայով հաւու ապուր մը կայ, որ իմ առասպելական կերակուրս դարձաւ։ Հաւով փիլաւէն մինչեւ հաւով հիւնքեար պէյենտի, Հեռաւոր Արեւելքէն մինչեւ Ասիա (օրինակ՝ Ռաքելային քորէական ձեւով հաւու թեւիկը), Լիբանանէն մինչեւ Յունաստան՝ հաւով ամէն ինչ, բայց առանց բացառութեան ամէն ինչ, հոգիս ու սրտահատորս է։ Հա՛, միայն մէկ բան չկրցայ սիրել՝ հաւու լեարդը։ Այդ հիւսուածքը, քիմքին վրայ ձգած այդ համը՝ ը՜-ըհ, չեղաւ, յարգելի տիկին հաւ, չեղաւ կոմսուհիս, չեղաւ ճա՜նս փրենսեսս։ Բայց մնացած ամէն ինչը՝ ոտքէն մինչեւ քարաճիկը, ետեւէն մինչեւ սիրտը, ամէն ինչին սիրտ-սիրտ-սիրտ՝ ես։

Ահա երբ ամենէն սիրած հաւուս չերքէզականին բաղադրատոմսը ամենէն սիրած հերոսներէս մէկէն եկաւ, ինծի համար արժէքը ալ աւելի բարձրացաւ։ Նախորդ իրիկուընէ հաւս խաշեցի եւ ռումբին ապահովիչը քաշեցի։ Արդի՞ւնքը։ Անշուշտ՝ հոյակապ։

Ահա սպասուած բաղադրատոմսը՝ առանց բառի մը դպչելու։ Կատակ էր. առանց իրաւունք ունենալու՝ կրնայ ըլլալ, որ քիչ մը դպած եմ։

ՍԵՐՐԱ ԵԸԼՄԱԶԷՆ՝ ՉԵՐՔԷԶԱԿԱՆ ՀԱՒՈՒ ԲԱՂԱԴՐԱՏՈՄՍԱմբողջ հաւ մը կ՚առնեմ, կաթսային մէջ կը դնեմ, ջուր, սոխ, քանի մը պճեղ սխտոր, ապա՝ ես ընդհանրապէս մէջը, թէեւ շատ քիչ, խնկունի ալ կ՚աւելցնեմ։ Այս հաւը աղուոր մը, անհրաժեշտէն քիչ մը աւելի կը խաշեմ։ Յետոյ ջուրը կը քամեմ ու մէկ կողմ կը նետեմ։ Ապա հաւը շատ մանրամասն ձեւով կը մաքրեմ։ Այսինքն՝ ոսկոր, ջիղ, մորթ՝ ինչ որ կայ, բոլորը կը վերացնեմ. միայն ու միայն մսոտ միսը կը մնայ։ Արդէն այդ մսոտ միսը մաքրելու ատեն պզտիկ կտորներու բաժնած կ՚ըլլաս։

Հիմա գանք մեր ընկոյզին։ Ընկոյզը, շատ լաւ մաքրուած վիճակով, խառնիչի մը մէջ կը դնեմ։ Իրականութեան մէջ մէկ հաւու համար առաւելագոյնը երկու պճեղ սխտոր, այսպէս պզտիկ անուշի դգալի չափ համեմի հունտ, երկու շերտ (առաւելագոյնը երկու շերտ. ես ընդհանրապէս նոյնիսկ մէկ շերտով կրնամ բաւարարուիլ) կաթի մէջ դրուած թոսթի հացի միջուկ. եզերքները, նոյնիսկ եթէ կակուղ են, կը հանեմ։ Ապա այս բոլորը խառնիչին մէջ աղուոր մը խիւս կը դարձնեմ։ Թանձրութիւնը պոզայէն քիչ մը աւելի հեղուկ կրնայ ըլլալ։ Պատճառը սա է. երբ սառնարանը դնես, ես ընդհանրապէս մէկ օր առաջ կը պատրաստեմ, որպէսզի հաւը ընկոյզին համը լաւ մը առնէ, այդ խառնուրդը կը թանձրանայ։ Հետեւաբար, եթէ թանձր պատրաստես, շատ չոր կ՚ըլլայ։ Եթէ պոզայի թանձրութենէն քիչ մը աւելի հեղուկ ըլլայ, սառնարան մտնելուն ալ պիտի թանձրանայ եւ ճիշդ պոզայի թանձրութիւն կը ստանայ. ես ընդհանրապէս այդպէս կը սիրեմ։

Ես ընկոյզի ձէթը դուրսէն կը գնեմ. Իտալիոյ ու Ֆրանսայի մէջ կը գտնուի, որովհետեւ մեր եղանակներով ընկոյզին ձէթը հանելը այլեւս այնքան ալ կարելի չէ։ Այդ ձէթին կարմիր պղպեղ կ՚աւելցնեմ։ Կծուութիւնը անշուշտ ըստ ճաշակի կը կարգաւորես։ Այդ ձէթն ալ վրան կը թափեմ։ Հա՛, անշուշտ այս միջոցին աղը եւ այլն ալ կրնաս դնել խաշելու ատեն։ Ես ընդհանրապէս խաշելու ջուրին 1–2 հատ սեւ պղպեղի հունտ կ՚աւելցնեմ, ուրիշ բան չեմ աւելցներ։

Մեծմօրմէս տեսած չերքէզական հաւը այսպէս է։ Չերքէզները իրականութեան մէջ չերքէզական հաւը տաք ալ կ՚ուտեն։ Ես անգամ մը տաք ալ կերայ. վալլահի տաքն ալ համեղ եղաւ, միայն կը կարծեմ, որ եթէ տաք պիտի ուտուի՝ սոուսը քիչ մը աւելի հեղուկ պէտք է ձգել։

* * *

Լաւ, ես ի՞նչ ըրի։ Խաշելու ջուրին առատ կարմիր պղպեղի հունտ (քանի որ բոյրը սեւ պղպեղէն աւելի մեղմ է), համեմի հունտ, մէկ ճիւղ խնկունի, 1 սոխ, 6 պճեղ սխտոր ու աղ դրի եւ շատ մեղմ կրակի վրայ երկու ժամէն աւելի խաշեցի։ Համեմի հունտն ու սխտորը նախ սանդին մէջ ծեծեցի, ապա խառնիչին մէջ կաթով թրջուած հացին ու ընկոյզին հետ աղացի։ Երբ շատ թանձր եղաւ՝ քիչ մը կաթով, քիչ մը հաւու ջուրով բացի։ Հաւուն հետ աղուոր մը խառնեցի ու սառնարանին մէջ գիշեր մը հանգստացուցի։Առտուն ալ կաղինի ձէթին մէջ կծու, ծխեցուած փափրիքա տաքցուցի եւ վրան թափեցի։ Է՜հ, որովհետեւ առանց «կարինացում» մը ընելու չէի կրնար կենալ։ Բայց բուն պատճառը ընկոյզի ձէթիս վերջացած ըլլալն էր, այդ պատճառով։ Ծխեցուած փափրիքան ալ շատ կը սիրեմ, ան ալ իմ դպչումս եղաւ։ Միայն թէ երկու պճեղ սխտորը մեզի չբաւեց. առնուազն չորս կ՚ըլլայ ան, չափազանց կը սիրենք յարգարժան սխտոր մեծապատիւը:Սիրելի Սերրային չափազանց շնորհակալութիւն կը յայտնեմ. իր շնորհիւ այլեւս անուշահոտ չերքէզական հաւ պիտի կարենամ պատրաստել։

Այ լավ եու, այ լայք եու, եւ նոյնիսկ բաղադրատոմսը՝ մինչեւ տեղ մը։ Որովհետեւ բաղադրատոմսէն անդին յիշատակն է մեր գործը։ Տաաաաարին 2015 պէտք է ըլլայ։ Նոյնիսկ ճիշդ 24 Ապրիլէն առաջուան օրերը։ Հօրս մահուան յաջորդած՝ շատ աւելի առաջուընէ ծրագրուած Զատկուան Պոլիս արշաւանքը թէ՛ 24 Ապրիլին, թէ՛ հօրս հետ մէկտեղուած էր, բայց այնպէս-այսպէս չէ. զբաղումներէն կը մեռնինք։ Ես ալ լսեր եմ՝ «Toz Bezi» անունով ժապաւէն մը կայ, մրցանակ-մրցանակ, Պէյօղլու Աթլաս եւ այլն, եւ այլն։ Նախօրէին սիրելի Էօզլեմին (Տալքըրան) հետ ժամադրուիլ, դեռ դատարան, պանդխտութիւն ու ինչեր չկան՝ յայտնի է, ճամբուն վրայ ճիշդ Սերրան տեսնել։ Իմ քովս՝ երկրպագուի սովորական հակազդեցութիւն. «աաա՜, ես այս կնոջ կը պաշտեմ», իսկ Էօզլեմը իր միշտ ունեցած հանգստութեամբ «ա՛, եկուր ծանօթացնեմ» ըսելով՝ զիս իրական կեանքին մէջ ծանօթացուց մանկութեանս, երիտասարդութեանս ու պանդխտութեանս ամենահազուագիւտ կերպարներէն մէկուն։ Իրենք (երկուքն ալ) չեն գիտեր, բայց ինծի համար ի՜նչ հոյակապ պահ մըն էր… Լա՛ւ որ կան Սերրա Եըլմազն ու Էօզլեմ Տալքըրան։

Յ.Գ. Մենք՝ այն սերունդին զաւակները, որոնք նոյնիսկ իրենց պաշտած արտիզներուն դէմ դիմաց գալու ատեն կը քաշուէին լուսանկար ուզելէ, դժբախտաբար լուսանկար չունինք։

Այս գրութեան բնօրինակը թրքերէնով ԱԿՕՍ-ի հասցէին մէջ ու հոս հրատարակուած է։ 

Այս թարգմանութիւնը արհեստական բանականութեամբ պատրաստուած է, սխալներուն համար նախապէս ներողութիւն կը խնդրեմ։

Աս խըտար:
Կարինէ Պ. Սերովբեան:

Serra Yılmaz’ın Çerkes tavuğu

Standard

Hep bizim tarifler, hep bir ermenicilik, hep bir yalakacılık, ama nereye kadar? Bugün aslında anılarda zirve, tariflerde bir klasik tarif yolluyorum. Kısa ve öz.

Aslında buraya dümdüz, bir ses kaydından yazıya dökeceğim, en kolayından (yazması kolay tabii ki) bir Çerkez Tavuğu tarifi attırıverecektim ama işte olmuyor. O zaman yemek defteri olur, oysa amaç sadece yemek değil ki, anıları ve anı da yazmak. Yoksa ne farkım kalır sırf layk toplamak uğruna medya maymununa dönen yuutubır, fenomenimsicik, sahte aşçılardan? Benim işim ayrı, gücüm ayrı, keyfim ayrı; en keyif aldığım ise anılı tarif yazmak.

Anıları tariflerle buluşturmak bazen çok da kolay olmuyor ama o zaman da “tesaadüfler” yetişiyor yardımıma. Tesaadüf dediğime bakmayın, aslında tesaadüf diye bir şey yoktur, herşey bir işaret, bir mesaj bence. Mesela biri bana Çerkez tavuğu tarifi soruyor, ben bildiğimi yazıyorum, altına bir yorum, sonra tarif geliyor. Eyvallah, bunda mesaj ne diyeceksiniz, haklısınız. Anlatayım müsaadenizle. Çok kısa bir yazı olmayacak ama, peşinen uyarayım.

Efendim malum, hepimizin vardır bazı çocukluk kahramanları. Hayır babanızdan, ebenizden, ananızdan, kocanızdan, amcanızdan bahsetmiyorum. Aslında var olan kişiler, aktörler, “artiz”ler, ama o dönemler asla ulaşamayacağınız kişiler. Benimkiler mesela Sezen Aksu idi. Meral Okay oldu sonra. Şener Şen vardır mesela, Kemal Sunal vardı. O zamanlar meşhurlara Twitter’dan (şimdi X olmuş diyolla) laf sokmak ne kelime, görünce imza isteyemezdik, ha o da görürsek, görebilirsek. 1980 sonrası bir gün adada havuza Çetin Alp ve Suna Yıldızoğlu gelmişti, düşünün, “törki ziro poyints, la tüğğğğkiiii zeğo puen – Opera”cı Çetin Alp. Görüp görebileceğimiz buydu. Zalim felek bize kelek vermişse turşu yaparız biz de.

Uzattım, çocukluk kahramanlarımdan biri de (çocukluk değil gençlik aslında ama küçül de cebime gir kıvamıma gelmeye çalışıyorum, bozmayın taammı?) önce Şekerpare’de, Davacı’da, Anayurt Oteli’nde, Sarı Mersedes’te görüp tanıdığım, sonralarda tek tük dizilerde görüp son dönemde özellikle Ferzan Özpetek sinemasını varlığı ile şenlendiren sevgili Serra Yılmaz’dır. Bildiğim kadarıyla, nev-i şahsına münhasır, sesiyle, oyunculuğuyla, politik duruşuyla, samimiyeti ve burada yazamayacağım kadar başarılı işleri ile gönlümün en kıymetli tahtlarından birine kurulmuştur kendisi. Hele ki Ata Demirer filmlerine katkısı, enfestir…

İşte aynı Serra Yılmaz, anne tarafından Çerkez torunu, üşenmemiş bana Çerkez tavuğu tarifi yollamış. Sağ olsun, en ince ayrıntısına kadar. Her ne kadar gecenin 3’ündeki tacizlerime ses etmediyse de ben artık mesaj yollamadan saate bakmayı kendime hedef edindim, öyle. Benim üzerime düşen (tavuğa geri dönün) ise bu tarifi mot à mot kendi ağzından yazıvermek.

Ama önce bir şeyler daha yazıceem. Şaşırdık mı? I ıh. Hep söylerim, ben çocukken yemek konusunda zorluk çıkarmazmışım ama aklımın erdiği yaşlarda yediğim, yemediğim, aşırı sevdiğim bazı yemekler, tatlar, dokular, kokular olmuştur. Mesela barbunya fasulya, zeytinyağlı çalı dev aşk yaşadıklarım. Başka da sebze yemezdim. Bezelyeden, beyinden nefret ederdim. Etçildim, karnıyarığın patlıcanını ayırır kıymasını yerdim mesela. En sevdiğim etler ise pirzola ve tavuktu. Bilen biliyor ya, o zaman tavuklar bile başkaydı. Saatlerce pişerdi, hala taş gibi olurdu. Rengi başka, suyu ayrı leziz, kendi ayrı. Evi 2-3 saat boyunca o haşlanmış tavuk kokusu sarardı. Hem tavuk öyle şimdiki gibi parça pinçik satılmazdı, bütün alınır, boynu, iç organları dahil üzerinde (daha doğrusu içinde) olurdu. Ütülmeden pişirilmezdi felan. İşte teeee o zamanlardan ben tavuğu aşırı severdim. Ama aşırı. Haşlanmış tavuğun derisini, gerisini, her şeyini yiyebilecek kadar (ki hala öyle).

Çok sevdiğim Diana tantiğimin rahmetli eşi Berç Kamparosyan derdi ki “Tavuğu o kadar severim ki gözlerim kapalı yerim.” o misal benimkisi de. O yüzden tavuk ve tavuklu her şeyi denerim ve yüzde 1500 severim de. Mesela Neslihan arkadaşımdan bamyalı tavuk çorbası var, benim efsane yemeğim oldu. Tavuk pilavından tavuktan hünkar beğendiye, Uzakdoğu’dan Asya’ya (Rakela’nın Kore usulü tavuk kanadı mesela), Lübnan’dan Yunan’a tavuklu her şey ama istisnasız her şey canımdır ciğerimdir. Hah bir tek şeyi sevemedim, tavuk ciğeri. O doku, damakta bıraktığı o lezzet, ı ıh, olmadı sayın bağyan tavuk, olmadı kontesim, olmadı cağnım piremsesim. Ama kalan her şeyi, ayağından taşlığına, gerisinden yüreğine, her şeyi kalp kalp kalp ben.

İşte en sevdiğim tavuğun Çerkez’inin tarifi en sevdiğim kahramanlarımdan birinden gelince benim için kıymeti daha da arttı. Önceki akşamdan tavuğumu haşladım ve bombanın pimini çekiverdim. Sonuç mu? Elbette ki enfes.

İşte beklenen tarif, kelimesine dokunmadan. Şaka, azcık dokunmuş olabilirim haddim olmayarak.

SERRA YILMAZ’DAN ÇERKEZ TAVUĞU TARİFİ

Bir tane bütün tavuk alıyorum, onu tencereye koyuyorum, su, soğan, birkaç diş sarımsak, ondan sonra, ben içine çok az da olsa biberiye de ekliyorum genelde. Bu tavuğu bir güzel, biraz gereğinden fazla haşlıyorum. Ondan sonra suyunu süzüyorum bir kenara atıveriyorum. Sonra, tavuğu çok ayrıntılı bir biçimde temizliyorum. Yani kemik, sinir, deri, ne varsa hepsini yok ediyorum, sadece ve sadece löp et kalıyor. Zaten bu löp eti, temizlerken ufak parçalara ayırmış oluyorsun.

Gelelim şimdi cevizimize. Bir miksere cevizimizi gayet güzel ayıklanmış halde koyuyorum. Aslında bir tavuğa maksimum iki diş sarımsak, şöyle bir minik tatlı kaşığı kadar kişniş tohumu, iki dilim (maksimum iki dilim, ben genelde tek dilimle bile yetinebiliyorum) süte bırakılmış tost ekmeği içi, kenarları yumuşak da olsa kaldırıyorum kenarlarını. Ondan sonra bunları mikserde bir güzel halhamur ediyorum. Kıvamı bozadan birazcık daha sıvı olabilir. Nedeni ise şu: Dolaba koyduğunda, ben genelde bir gün önceden yaparım ki tavuk iyice cevizin tadını alsın, o karışım yoğunlaşıyor. Dolayısıyla katı yaparsan çok kupkuru oluyor. Boza kıvamından biraz daha sıvı olursa, buzdolabına girdiğinde de katılaşacağından, tam bir boza kıvamına geliyor, ben genelde öyle seviyorum.

Ben ceviz yağını dışardan alıyorum, bulunuyor İtalya’da, Fransa’da çünkü bizim yöntemlerle cevizin yağını çıkartmak artık pek mümkün değil. O yağa, kırmızı biber ilave ediyorum. O acılığı artık zevke göre tabi ayarlarsın. O yağı da üzerine döküyorum. Ha tabi bu arada tuzunu filan da koyabilirsin haşlarken. Ben genelde 1-2 tane tohum karabiber ilave ederim haşlama suyuna, başka da bir şey ilave etmem.

Benim anneannemden gördüğüm Çerkez tavuğu böyle. Çerkezler, Çerkez tavuğunu aslında sıcak da yiyorlar. Ben bir kere sıcak da yedim, vallahi sıcak da lezzetli oldu, sadece sosu biraz daha sıvı bırakmak gerek diye düşünüyorum sıcak yenecekse.

* * *

Peki ben ne yaptım? Haşlama suyuna bolca kırmızı tohum biber (aroması karabiberden daha hafif diye), kişniş tohumu, bir dal biberiye, 1 soğan, 6 sarımsak dişi, tuz atıp 2 saatten fazla haşladım kısık ateşte.

Kişniş tohumu ve sarımsağı önce havanda dövdüm, sonra mikserde sütle ıslatılmış ekmek ve cevizle çektim. Çok katı olunca biraz süt, biraz tavuk suyu ile açtım. Tavukla bir güzel harmanlayıp dolapta bir gece dinlendirdim.

Sabahına da fındık yağında acı, tütsülenmiş paprika ısıtıp döktüm. Eh, bir garinasyon yapmadan duramıyordum çünkü. Ama asıl sebep ceviz yağım bitmiş, ondan kelli. Füme paprikayı da çok seviyorum, o da benim dokunuşum oldu. Yalnız 2 diş sarımsak bizi kesmedi, en az 4 olur o, aşırı seviyoz bir sayın sarımsak hazretlerini.

Sevgili Serra’ya aşırı teşekkür ediyorum, artık mis gibi Çerkez tavuğu yapabileceğim sayesinde. Ay lav yu beybisi

Ay lav yu, ay layk yu ve hatta tarif de bir yere kadar. Çünkü tariften öte anı bizim işimiz. Seneeeee 2015 olmalı. Hatta tam olarak 24 Nisan’dan önceki günler. Babamın vefatı ertesi çok daha önceden planlanan Paskalya İstanbul çıkartması, hem 24 Nisan’la hem de babamla bir araya gelmiş, ama öyle böyle değil, aktiviteden geberiyoruz. Ben de duymuşum, Toz Bezi diye bir film var, ödül, mödül, Beyoğlu Atlas vs vs. Arifesinde sevgili Özlem (Dalkıran) ile buluşmaca, daha mahkeme, gurbetçilik neyin yok, malum, tam yolda Serra’yı görmece. Bende tipik hayran tepkisi, “yaaa bayılıom ben bu kadına”, Özlem her zamanki rahatığıyla “aa gel tanıştırayım” diyerek beni çocukluğumun, genç kızlığımın, gurbetçiliğimin en nadide karakteri ile gerçek hayatta tanıştırdı. Kendileri (ikisi de) bilmez ama nasıl şahane bir andı benim için… İyi ki var Serra Yılmaz ve Özlem Dalkıran ❤

PS: Biz, hayranı olduğumuz artizlerle yüz yüze gelince bile fotograf istemeye utanan neslin evlatları, maalesef fotomuz yok.

 

Bu yazı 19 Ağustos tarihinde AGOS internet sitesinde yayınlanmıştır. Serra Yılmaz’ın Çerkes tavuğu

 

Bir Sofranın Hafızası: Lakerda

Standard

Bizim mutfağın en eskilerinden, en lezizlerinden, en meşakkatlilerinden biridir lakerda. Balığın seçiminden kesimine, mevsiminden tuzuna, beklemesinden sofraya gelişine kadar her aşaması ayrı zahmetlidir, her detayı ayrı özen ister. Lakerda, babamın da en severek, en özenerek ve en keyifle yaptığı şeylerden biriydi. ‘Denizden babam çıksa yerim’ sözünün bir adım sonrası, benim için ‘babam ne yapsa yerim’di; elbette babanızı yemediyseniz.

Birkaç yıl önce, çok sevdiğim, değerli bir büyüğüm, ‘Garine, babana anlattırıp kaydediyor musun her şeyi?’ diye sormuştu. O gün bu soru çok zoruma gitmişti. Sanki babam ölecek, anıları da onunla birlikte kaybolacakmış gibi… ‘Daha genç, aklı başında; istediğimizde anlatır,’ demek istedim, diyemedim. Şimdi elimde yalnızca birkaç ses kaydı ve dostlarının biriktirdiği birkaç video kaldı. O yüzden, babamın defalarca anlattığı lakerda usulünü her hatırlayışımda hem damağımda O’nun lakerdasından kalan lezzete hem de içimdeki kocaman eksikliğe başvuruyorum.

Onun lakerda tarifi zihnimde hep aynı cümlelerle kaldı: Torikten yapılmalı; kılçığın iliği süpürge çöpüyle temizlenmeli; balık, buzdolabında buzlu suda bekletilmeli ve suyu gün gün değiştirilmeli. Lakerda demek benim için bu yüzden babam demek. Sofra adabını annemden, lakerda adabını ise babamdan öğrendim. Onun sofrasında lakerda yalnızca bir meze değil, sabrın, özenin ve misafire duyulan saygının işaretiydi.

Babamı kaybettikten sonra, lakerda sofrada hep boğazıma düğümlenen bir hatıraya dönüştü. Bazen insan, en sıradan görünen şeylerde en büyük yokluğu buluyor: masatla bilenmiş bıçağın sesi, iri tuzun hışırtısı, buzdolabından çıkarılan kavanoz, ince ince kesilen bir takoz… Yediğim her lakerda onun yokluğunu hatırlattı. Ama zamanla aynı lakerdayı kurmaya çalışmak, o hatırayı yalnızca acıyla değil, emekle de taşımama vesile oldu.

Gurbette lakerda kurmak

İsviçre’nin Almanya sınırında, deniz kıyısından uzak bir yerde lakerda kurmak ayrıca bir macera. Çipura da var, somon da, ton balığı da, kılıç da; fakat lakerdaya uygun torik ya da palamut bulmak her zaman mümkün değil. Neyse ki palamut mevsiminde beni unutmayan bir Türkiş Bakkalcım var. Bu ifadeyi bilerek kullanıyorum; 1990’lara ve Mükremin Abi’ye küçük bir selam olsun. 2017’de kendine ayırdığı balıkları bile bana verince, lakerda kurma niyetim ciddileşti.

Sevgili büyüğüm Sarkis Varbed’in (Özgün), Haldun Abi’nin ve evimizin direği Boğos’un teşvikleri ve yardımlarıyla ilk denememi yaptım. Balık vardı, keskin bıçak vardı, iri tuz vardı; hatta Sarkis Usta’nın bana özel yaptırdığı, jilet gibi bir balık bıçağım bile… Ama lakerda yalnızca malzemeyle olmuyor: Sabır, dikkat ve el alışkanlığı istiyor. İlk denememde tuzu cömertçe kaçırdım; ortaya babamınki kadar zarif değil ama onunki kadar tuzlu bir lakerda çıktı. Kırmızı soğanla dengelemeyi öğrenmek de işin küçük tesellilerinden biri oldu.

Bir sonraki yıl, 43–48 santimetre arasında altı balıkla, toplam yaklaşık yedi kiloluk yeni bir denemeye girişmiştim. Yakın gözlüğünü takmadan kılçık ayıklamanın artık pek akıllıca olmadığını da o gün kabul ettim. Balığı gereğinden fazla kurutmamak, salamuraya zamanında almak, suyu ve tuzu ihmal etmemek… Lakerda, acele edenin değil, beklemeyi bilenin emeğini ödüllendiriyor.

Lakerda bir tariften çok usuldür

Lakerdaya dair öğrendiklerimin bir bölümü, Haldun Z. Tüzel’in benimle paylaştığı ve yayımlamama, her mecrada da tepe tepe kullanmama izin verdiği Bir Lakerda Hikâyesi yazısına dayanıyor. Onun anlattığı kişisel hikâyeyi burada tekrarlamıyor; yönteme dair bilgileri kendi deneyimlerimle birlikte özetliyorum. Yazının özgün metni için: Lakerda | GURBET.KUŞUNDAN.NÂMELER

Balığı seçmek ve takozu ayırmak

İş, balığın seçiminde başlıyor. Geleneksel usulde lakerdanın makbulü torikten yapılır; palamutla da yapılabilir, fakat torik eti daha sıkı, yağı daha yerleşik ve olgunlaşmaya daha elverişlidir. Karadeniz’den Boğaz’a inen, kasım ortası ile aralık ortası arasında tutulan balıklar tercih edilir. Soğuk su ve akıntıyla mücadele eden balığın eti daha diri olur. Lodos sonrasında yakalanan balıktan kaçınmak gerekir; eti gevşeyebilir, tadı da istenen dolgunluğu vermez. Balığın taze, ezilmemiş ve zedelenmemiş olması başlı başına önemlidir.

Torik, iriliğine göre farklı adlarla anılır; daha iri balıklara sivri ve pecuta denir. Lakerda için asıl mesele isimden çok, etin sıkılığı, yağının oturmuşluğu ve takoz kesmeye elverişli olmasıdır. Baş altı, karın ya da kuyruğa yakın parçalar yerine ‘bonfile’ denen orta takozlar daha çok tercih edilir. Yine de damak zevki ayrı bir konudur: Kimi yakaya yakın, daha yağlı kısmı; kimi orta takozun dengeli etini sever.

Kılçığın iki kanalı

Temizlik aşaması lakerdanın kaderini belirler. Balık, keskin bir bıçakla, mümkün olduğunca az sıkılarak ve ezilmeden kesilmeli; hırpalanan balık kararabilir, lezzet de kaybedebilir. Başın arkasından kuyruk kısmına kadar, balığın iriliğine göre üç ya da dört takoz çıkarılır. Asıl kritik nokta kılçıktır: İçinde iki ayrı kanal bulunur ve her ikisindeki kan ile iliğin tamamen temizlenmesi gerekir. Geleneksel yöntemde bunun için Edirne süpürgesinin ince çöpleri kullanılır. İş yarım bırakılırsa balıkta koku kalabilir.

Takozlar ardından buz gibi suya yatırılır; su birkaç kez değiştirilerek kanın iyice akması sağlanır. Bizim evdeki anlatıda da balığı buzdolabında, buzlu suda bekletmek ve suyunu her gün değiştirmek esastı. Süre, balığın iriliğine ve kullanılan usule göre değişse de amaç aynı: Eti gevşetmeden kanı temizlemek. Son sudan çıkan takozlar dikey biçimde süzülür, temiz bir bezle örtülür ve tuzlamadan önce üzerlerindeki nem iyice alınır.

Tuz, salamura ve beklemek

Tuzlama için iri, katkısız yemek ya da deniz tuzu kullanılır. Kavanozun tabanı tuzlanır; takozlar her yanı tuzla kaplanarak kavanoza sıkıca yerleştirilir. Aralara defne yaprağı konabilir. Kavanozu hafifçe yere vurdurmak, tuzun boşluklara yerleşmesini sağlar; üstte tahta ve ağırlık kullanmak da geleneksel yöntemlerden biridir. Balığın bıraktığı su düzenli olarak dökülür. Tuz yalnızca balığı korumaz; dokusunu sıkılaştırır ve olgunlaşmasının temelini hazırlar.

Bazı usullerde kuru tuzdan sonra salamuraya geçilir. Haldun Tüzel’in verdiği ölçü, yaklaşık iki litre suya 175 gram tuzla başlayan ve sonrasında tuzu biraz azaltılan bir salamuradır; su da belirli aralıklarla yenilenir. Benim denemelerimde palamut takozları önce dört gün buzlu suda bekledi, ardından üç gün iri tuzda dinlendi ve sonra salamuraya alındı. Ortak ilke açık: Lakerda sıcaklık değişiminden korunmalı; suyu, tuzu ve kokusu her gün gözden geçirilmelidir.

Saklamak ve sofraya getirmek

Olgunlaşma tamamlandığında takozlar salamuradan çıkarılır, tuzsuz suda kısa süre dinlendirilir, süzülür ve tek tek kurulanır. O gün yenilecekler ince dilimlenir. Kalanları ben hava almadan vakumlayıp buzluğa emanet etmeyi tercih ederim. Yağda saklamak gerektiğinde ise büyük ustam Sarkis Varbed’in uyarısıyla, tadını değiştirmemesi için aroması sıfıra yakın ve asiditesi düşük ayçiçek yağını kullanırım; aroma verici veya baharat eklemem. Serviste ise lakerda için zeytinyağı, ince doğranmış kırmızı soğan ve iyi ekmek yeterlidir. Fazla malzeme, bu zahmetli işin özünü gölgelememeli.

Bu bilgilerin hepsi, lakerdayı ‘yapılacak bir meze’den çok, zamanı ve ritmi olan bir mutfak işi olarak görmeyi öğretiyor. Mevsim, balık, kesim, kılçığın temizliği, soğuk su, tuz, bekleme ve servis… Her halka bir sonrakinin lezzetini belirliyor. Lakerdaya gösterilen özen, aslında sofraya ve sofrayı paylaşacak insanlara, yani misafirlerimize gösterilen özenden başka bir şey değil.

Benim için bu usulün en kıymetli tarafı, mutfakta tekrar tekrar kurulan bağ. Babamın anlattıklarıyla, ustalardan öğrendiklerimle ve kendi acemiliğimle aynı tahtanın başında duruyorum. Keserken bir kenara ayırdığım derilerde, kılçıklarda ve ziyan olmasın diye tadına baktığım küçücük balık parçalarında bile çocukluğumun sofralarından bir iz buluyorum. Ev sahibinin misafir için hazırlanan nimete ölçülü yaklaşması gerektiğini de o sofralardan öğrendim; lakerda yalnızca nasıl yapıldığını değil, nasıl ikram edildiğini de hatırlatıyor.

Ölüp gidenlerin, geride kalanları bir yerden görüp yaptıklarıyla gurur duyabileceklerine inanmak istiyorum. Belki en sevdiklerimiz bir masa etrafında, güle oynaya âlemlere dalmış, ara ara bize de bakıyorlardır. Eğer öyleyse —ki umarım öyledir— babamın bu kez benim kurduğum sofraya uzaktan bakıp gülümsediğini hayal ediyorum.

Efendim, çok sevgili pirimiz Takuhi Tovmasyan’a selamla, sofralarınız şen; rahmetli Krikor Kolukısa’yı anarak, dost meclisleriniz eksiksiz olsun. Lakerdanızda tat, rakınızda da gönlü ferahlatacak kadar muhabbet eksik olmasın.

 

Bu yazı 11 Ağustos 2026 tarihinde AGOS internet sitesinde yayınlanmıştır. Bir sofranın hafızası: Lakerda

 

ՍԵՂԱՆԻ ՄԸ ՅԻՇՈՂՈՒԹԻՒՆԸ՝ ԼԱՔԵՐՏԱ

Standard
ՍԵՂԱՆԻ ՄԸ ՅԻՇՈՂՈՒԹԻՒՆԸ՝ ԼԱՔԵՐՏԱ

Լաքերտան մեր խոհանոցի ամենահին, ամենահամեղ եւ ամենատաժանելի ճաշերէն մէկն է։ Ձուկի ընտրութենէն մինչեւ կտրելը, եղանակէն մինչեւ աղը, սպասելէն մինչեւ սեղան հասնիլը՝ իւրաքանչիւր փուլը առանձին տաժանք է, իւրաքանչիւր մանրամասն՝ առանձին խնամք կը պահանջէ։ Լաքերտան նաեւ հօրս ամենասիրով, ամենամեծ խնամքով եւ ամենամեծ հաճոյքով պատրաստած բաներէն մէկն էր։ «Եթէ ծովէն հայրս ալ ելլէ՝ կ’ուտեմ» խօսքին մէկ քայլ անդին, ինծի համար «հայրս ի՛նչ ալ պատրաստէ՝ կ’ուտեմ»ն էր. անշուշտ, եթէ ձեր հայրը չէք կերած։Քանի մը տարի առաջ շատ սիրած, թանկագին մեծերէս մէկը հարցուցած էր. «Կարինէ՛, հօրդ ամէն ինչ պատմել կու տա՞ս ու կը ձայնագրե՞ս»։ Այդ օրը այս հարցը շատ ծանր եկած էր ինծի։ Կարծես հայրս պիտի մեռնէր, ու յիշատակներն ալ իրեն հետ պիտի կորսուէին… Ուզեցի ըսել՝ «Դեռ երիտասարդ է, խելքը գլուխն է. երբ ուզենք՝ կը պատմէ», չկրցայ ըսել։ Հիմա ձեռքիս մնացած են միայն քանի մը ձայնագրութիւն եւ իր ընկերներուն հաւաքած քանի մը տեսերիզ։ Այդ պատճառով, ամէն անգամ երբ կը յիշեմ հօրս բազմիցս պատմած լաքերտայի եղանակը, կը դիմեմ թէ՛ քիմքիս վրայ Իր լաքերտայէն մնացած համին, թէ՛ ներսիս հսկայական պակասին։

Իր լաքերտայի բաղադրատոմսը մտքիս մէջ միշտ նոյն նախադասութիւններով մնաց. պէտք է թորիկէ պատրաստուի, փուշին ծուծը աւելի ցախիկով պէտք է մաքրուի, ձուկը սառնարանին մէջ՝ սառոյցով ջուրի մէջ պէտք է սպասէ, եւ ջուրը օրէ օր պէտք է փոխուի։ Այդ պատճառով լաքերտա ինծի համար հայր կը նշանակէ։ Սեղանի վարվելակերպը մօրմէս, իսկ լաքերտայի վարվելակերպը հօրմէս սորվեցայ։ Իր սեղանին վրայ լաքերտան միայն աղանդեր մը չէր, այլ համբերութեան, խնամքի եւ հիւրին հանդէպ տածուած յարգանքին նշանն էր։Հայրս կորսնցնելէս ետք, լաքերտան սեղանին վրայ միշտ կոկորդիս հանգոյց դարձող յիշատակի մը վերածուեցաւ։ Երբեմն մարդ ամենասովորական թուացող բաներուն մէջ կը գտնէ ամենամեծ բացակայութիւնը. սրաքարով սրուած դանակին ձայնը, խոշոր աղին շրշիւնը, սառնարանէն հանուած սափորը, բարակ-բարակ կտրուած ձուկի կտոր մը… Կերածս իւրաքանչիւր լաքերտա իր բացակայութիւնը յիշեցուց։ Բայց ժամանակի ընթացքին նոյն լաքերտան պատրաստելու փորձը պատճառ եղաւ, որ այդ յիշատակը կրեմ ոչ միայն ցաւով, այլ նաեւ աշխատանքով։

Պանդխտութեան մէջ լաքերտա պատրաստել

Զուիցերիոյ՝ Գերմանիոյ սահմանին մօտ, ծովեզերքէն հեռու վայրի մը մէջ լաքերտա պատրաստելը առանձին արկածախնդրութիւն մըն է։ Ծովաճն ալ կայ, սաղմոնն ալ, թոնոսն ալ, թրաձուկն ալ. սակայն լաքերտայի յարմար թորիկ կամ պալամութ գտնելը միշտ կարելի չէ։ Բարեբախտաբար պալամութի եղանակին զիս չմոռցող «Թիւրքիշ նպարավաճառ» մը ունիմ։ Այս արտայայտութիւնը գիտակցաբար կը գործածեմ. թող փոքրիկ ողջոյն մը ըլլայ 1990-ականներուն եւ Միւքրեմին Ապիին։ Երբ 2017-ին նոյնիսկ իրեն համար զատած ձուկերը ինծի տուաւ, լաքերտա պատրաստելու մտադրութիւնս լրջացաւ։Սիրելի մեծս Սարգիս Վարպետին (Էօզկիւն), Հալտուն Ապիին եւ մեր տան սիւն Պօղոսին քաջալերանքով ու օգնութեամբ առաջին փորձս ըրի։ Ձուկ կար, սուր դանակ կար, խոշոր աղ կար. նոյնիսկ Սարգիս Ուստային յատկապէս ինծի համար պատրաստել տուած, ածելիի պէս ձուկի դանակ մը ունէի… Բայց լաքերտան միայն նիւթերով չ’ըլլար. համբերութիւն, ուշադրութիւն եւ ձեռքի վարժութիւն կը պահանջէ։ Առաջին փորձիս աղը առատօրէն փախցուցի. հօրս պատրաստածին չափ նրբագեղ չէր, բայց անորին չափ աղի լաքերտա մը մէջտեղ եկաւ։ Կարմիր սոխով հաւասարակշռել սորվիլն ալ գործին փոքրիկ մխիթարութիւններէն մէկը եղաւ։

Յաջորդ տարի, 43–48 սանթիմեթրի միջեւ վեց ձուկով, ընդհանուր առմամբ մօտ եօթը քիլոնոց նոր փորձի մը ձեռնարկած էի։ Այդ օր նաեւ ընդունեցի, որ առանց մօտիկի ակնոցս դնելու փուշ մաքրելը այլեւս այնքան ալ խելացի գործ չէր։ Ձուկը հարկ եղածէն աւելի չչորցնել, ժամանակին աղաջուրի մէջ դնել, ջուրն ու աղը չանտեսել… Լաքերտան կը վարձատրէ ոչ թէ աճապարողին, այլ սպասել գիտցողին աշխատանքը։

Լաքերտան բաղադրատոմսէ աւելի՝ եղանակ մըն է

Լաքերտայի մասին սորվածներուս մէկ մասը կը հիմնուի Հալտուն Զ. Թիւզէլի ինծի հետ բաժնած եւ հրատարակելուս, ամէն հարթակի վրայ ալ ուզածիս չափ գործածելուս արտօնած «Լաքերտայի պատմութիւն մը» գրութեան վրայ։ Իր պատմած անձնական պատմութիւնը հոս չեմ կրկներ. եղանակին վերաբերող տեղեկութիւնները կ’ամփոփեմ իմ փորձառութիւններուս հետ միասին։ Գրութեան բնագիրին համար՝ Lakerda | GURBET.KUŞUNDAN.NÂMELER
Ձուկը ընտրել եւ կտորը զատել

Գործը կը սկսի ձուկին ընտրութենէն։ Աւանդական եղանակով լաքերտայի նախընտրելին թորիկէ կը պատրաստուի. պալամութով ալ կարելի է պատրաստել, սակայն թորիկին միսը աւելի պինդ է, իւղը՝ աւելի հաստատուած եւ հասուննալու՝ աւելի յարմար։ Կը նախընտրուին Սեւ ծովէն Վոսփոր իջնող, նոյեմբերի կէսէն մինչեւ դեկտեմբերի կէսը բռնուած ձուկերը։ Պաղ ջուրին ու հոսանքին դէմ պայքարող ձուկին միսը աւելի ամուր կ’ըլլայ։ Պէտք է խուսափիլ հարաւային քամիէն ետք բռնուած ձուկէն. միսը կրնայ թուլնալ, համն ալ ցանկացուած յագեցածութիւնը չտալ։ Ձուկին թարմ, չճզմուած եւ չվնասուած ըլլալը ինքնին կարեւոր է։

Թորիկը, իր մեծութեան համաձայն, տարբեր անուններով կը կոչուի. աւելի մեծ ձուկերուն «սիվրի» եւ «փեչութա» կ’ըսեն։ Լաքերտայի համար բուն հարցը անունէն աւելի միսին պնդութիւնը, իւղին նստած ըլլալը եւ կտորներու բաժնելու յարմարութիւնն է։ Գլուխին տակէն, փորէն կամ պոչին մօտ եղած մասերուն փոխարէն՝ աւելի շատ կը նախընտրուին «պոնֆիլէ» կոչուած միջին կտորները։ Այդուհանդերձ, քիմքի ճաշակը առանձին հարց է. ոմանք կը սիրեն օձիքին մօտ, աւելի իւղոտ մասը, ոմանք՝ միջին կտորին հաւասարակշռուած միսը։Փուշին երկու խողովակները

Մաքրութեան փուլը կը վճռէ լաքերտային ճակատագիրը։ Ձուկը պէտք է սուր դանակով, կարելի եղածին չափ քիչ սեղմելով ու առանց ճզմելու կտրել. չարչրկուած ձուկը կրնայ մգանալ, համն ալ կորսուիլ։ Գլուխին ետեւէն մինչեւ պոչի մասը, ձուկին մեծութեան համաձայն, երեք կամ չորս կտոր կը հանուի։ Բուն վճռական կէտը փուշն է. անոր մէջ երկու առանձին խողովակ կայ, եւ երկուքին մէջի արիւնն ու ծուծը պէտք է ամբողջովին մաքրուին։ Աւանդական եղանակով ասոր համար Էտիրնէի աւելին բարակ ցախիկները կը գործածուին։ Եթէ գործը կիսատ մնայ, ձուկին մէջ հոտ կրնայ մնալ։Կտորները ապա սառոյցի պէս պաղ ջուրի մէջ կը դրուին. ջուրը քանի մը անգամ փոխելով՝ կ’ապահովուի, որ արիւնը լաւ մը հոսի։ Մեր տան պատմութեան մէջ ալ էական էր ձուկը սառնարանին մէջ, սառոյցով ջուրի մէջ պահել եւ ջուրը ամէն օր փոխել։ Թէեւ տեւողութիւնը ձուկին մեծութեան եւ գործածուած եղանակին համաձայն կը փոխուի, նպատակը նոյնն է՝ միսը առանց թուլցնելու արիւնը մաքրել։ Վերջին ջուրէն հանուած կտորները ուղղահայեաց դիրքով կը քամուին, մաքուր լաթով կը ծածկուին եւ աղելէ առաջ անոնց վրայի խոնաւութիւնը լաւ մը կը վերցուի։Աղ, աղաջուր եւ սպասում

Աղելու համար խոշոր, առանց յաւելանիւթի կերակուրի կամ ծովու աղ կը գործածուի։ Սափորին յատակը կ’աղուի. կտորները ամէն կողմէ աղով ծածկելով՝ սափորին մէջ սեղմօրէն կը շարուին։ Մէջտեղները կարելի է դափնիի տերեւ դնել։ Սափորը թեթեւօրէն գետին զարնելը կ’ապահովէ, որ աղը բացութիւններուն մէջ տեղաւորուի. վրան փայտ եւ ծանրութիւն դնելն ալ աւանդական եղանակներէն մէկն է։ Ձուկին արձակած ջուրը կանոնաւորաբար կը թափուի։ Աղը միայն ձուկը չի պահպաներ. անոր հիւսուածքը կը պնդացնէ եւ հասուննալուն հիմքը կը պատրաստէ։

Կարգ մը եղանակներու մէջ չոր աղէն ետք կ’անցնին աղաջուրին։ Հալտուն Թիւզէլի տուած չափը մօտաւորապէս երկու լիթր ջուրին 175 կրամ աղով սկսող, ապա աղը քիչ մը նուազեցուող աղաջուր մըն է. ջուրն ալ որոշ ընդմիջումներով կը նորոգուի։ Իմ փորձերուս ժամանակ պալամութի կտորները նախ չորս օր սառոյցով ջուրի մէջ սպասեցին, ապա երեք օր խոշոր աղի մէջ հանգչեցան եւ յետոյ աղաջուրի մէջ դրուեցան։ Հասարակաց սկզբունքը յստակ է. լաքերտան պէտք է պաշտպանուի ջերմաստիճանի փոփոխութենէն. ջուրը, աղը եւ հոտը ամէն օր պէտք է ստուգուին։

Պահել եւ սեղան բերել

Երբ հասուննալը աւարտի, կտորները աղաջուրէն կը հանուին, կարճ ժամանակ անալի ջուրի մէջ կը հանգչեցուին, կը քամուին ու մէկիկ-մէկիկ կը չորցուին։ Այդ օրը ուտուելիքները բարակ շերտերով կը կտրուին։ Մնացածները ես կը նախընտրեմ օդ չառնելու պէս վաքում ընել եւ սառցարանին վստահիլ։ Երբ հարկ ըլլայ իւղի մէջ պահել, մեծ վարպետս Սարգիս Վարպետին զգուշացումով՝ որպէսզի համը չփոխէ, կը գործածեմ գրեթէ զերօ բոյրով եւ ցած թթուութեամբ արեւածաղիկի ձէթ. բուրումնաւէտ նիւթ կամ համեմունք չեմ աւելցներ։ Իսկ մատուցելու ժամանակ լաքերտային համար ձիթապտուղի ձէթը, բարակ ջարդուած կարմիր սոխն ու լաւ հացը բաւարար են։ Աւելորդ նիւթերը պէտք չէ ստուերեն այս տաժանելի գործին էութիւնը։Այս բոլոր տեղեկութիւնները կը սորվեցնեն լաքերտան տեսնել ոչ այնքան իբրեւ «պատրաստուելիք աղանդեր», որքան ժամանակ ու կշռոյթ ունեցող խոհանոցային գործ։ Եղանակ, ձուկ, կտրել, փուշին մաքրութիւնը, պաղ ջուր, աղ, սպասում եւ մատուցում… Իւրաքանչիւր օղակ կը սահմանէ յաջորդին համը։ Լաքերտային հանդէպ ցուցաբերուած խնամքը, ըստ էութեան, ուրիշ բան չէ, եթէ ոչ սեղանին եւ այդ սեղանը բաժնելիք մարդոց՝ այսինքն մեր հիւրերուն հանդէպ ցուցաբերուած խնամքը։

Ինծի համար այս եղանակին ամենաթանկ կողմը խոհանոցին մէջ կրկին ու կրկին հաստատուող կապն է։ Հօրս պատմածներով, վարպետներէն սորվածներովս եւ իմ անփորձութեամբս նոյն տախտակին առջեւ կը կանգնիմ։ Կտրելու ժամանակ մէկ կողմ դրած մորթերուն, փուշերուն եւ չփճանան ըսելով համտեսած ձուկի փոքրիկ կտորներուն մէջ անգամ մանկութեանս սեղաններէն հետք մը կը գտնեմ։ Այդ սեղաններէն սորվեցայ նաեւ, որ տանտէրը հիւրին համար պատրաստուած բարիքին պէտք է չափաւորութեամբ մօտենայ. լաքերտան կը յիշեցնէ ոչ միայն, թէ ինչպէ՛ս կը պատրաստուի, այլ նաեւ՝ ինչպէ՛ս կը հրամցուի։

Կ’ուզեմ հաւատալ, որ մեռնող-գացողները տեղէ մը կրնան տեսնել ետեւը մնացողները եւ հպարտանալ անոնց ըրածներով։ Թերեւս մեր ամենասիրելիները սեղանի մը շուրջ բոլորուած, խնդալով-խաղալով աշխարհներու մէջ սուզուած, մերթ ընդ մերթ մեզի ալ կը նային։ Եթէ այդպէս է —եւ կը յուսամ, որ այդպէս է— կը պատկերացնեմ, որ հայրս այս անգամ իմ պատրաստած սեղանին հեռուէն նայելով կը ժպտի։

Էֆենտիմ, մեր շատ սիրելի փիր Թագուհի Թովմասեանին ողջոյններով՝ թող ձեր սեղանները շէն ըլլան. հանգուցեալ Գրիգոր Քոլուքիսան յիշելով՝ թող ձեր բարեկամական հաւաքոյթները անպակաս ըլլան։ Թող ձեր լաքերտային համը, իսկ ձեր օղիին մէջ ալ սիրտը թեթեւցնելու չափ զրոյցը անպակաս ըլլայ։

Այս գրութեան բնօրինակը թրքերէնով ԱԿՕՍ-ի հասցէին մէջ ու հոս հրատարակուած է։ 

Այս թարգմանութիւնը արհեստական բանականութեամբ պատրաստուած է, սխալներուն համար նախապէս ներողութիւն կը խնդրեմ։

Աս խըտար:
Կարինէ Պ. Սերովբեան:

Իբրեւ եղանակ՝ միւճվեր

Standard

Խոհանոց կոչուած այդ փառաշուք էակը իրականութեան մէջ ամբողջովին ստեղծագործութեան բեմ մըն է։ Կարգ մը արհեստներու մէջ առանց չափի ու կարգի գործ չէք կրնար տեսնել։ Խոհանոցին քաղցր կողմն ալ շատ տարբեր չէ։ Անուշեղէնն ու խմորեղէնը ամբողջովին բաղադրատոմսի, չափի եւ քիմիայի գործ են։ Արդիական գլուխները ասոր «դեղագիր» կ’ըսեն. մենք՝ հին քար-գլուխներս, տակաւին կրնանք «բաղադրատոմս» ըսել։

Խոհանոցին մէջ իբրեւ ճաշ գիտցած մեր կարգ մը հասկացութիւնները իրականութեան մէջ մէյմէկ արհեստագիտութիւն, մէյմէկ եղանակ են։ Տոլման, օրինակ։ Նայեցէ՛ք, սարմայի նիւթին չեմ մտներ. մեր կարմիր գիծերը գծել չտուած՝ անուշ-անուշ զրուցենք, ըստ այնմ։ Կրաթենն ալ այդպէս է, ինչպէս նաեւ յաջորդ տողերուն ու պարբերութիւններուն մէջ «Միւժկեան» կոչելիք միւճվերս։

Կարճ սահմանում մը տալու հարկ ըլլայ՝ միւճվեր կոչուածը քերուած կամ մանր ջարդուած բանջարեղէնը հաւկիթի եւ ալիւրի, հացի փշրանքի կամ օսլայի պէս կապակցող նիւթի մը հետ միացնելը, զանազան համեմունքներով համեմելն ու տապակին մէջ տապկելն է։

Որքան մանկութենէս կը յիշեմ, միւճվերը դդումով տոլմա եղած օրերուն ընկերակիցն էր։ Որովհետեւ փորուած դդումներուն միջուկները երբեք աղբ չէին նետուեր։ Այսօր «կուրու-կուրու վաք-վաք» հասկացութեան մը վերածուած վերամշակումը/անթափօն խոհանոցը իրականութեան մէջ մեր եայաներուն խոհանոցներէն արդէն այսպէս ժառանգ մնացած է մեզի։

Բաղադրատոմս ու չափ կու տամ, բայց քանի որ նիւթերուն որակն ու չափերը կրնան տարբերիլ, քիչ մը փորձ ու սխալ(չընել)ու եղանակով կրնաք ձեր չափը գտնել։

Բաղադրիչներ՝

Հիմնական բաղադրիչներ

  • 2 խոշոր դդում
  • 2 հաւկիթ
  • Թարմ սամիթ
  • Աղ, սեւ պղպեղ
  • Թանձրութիւն տալու չափ ալիւր

Ըստ փափաքի

  • Կանաչ կամ չոր սոխ
  • Մաղադանոս
  • Թարմ կամ չոր անանուխ
  • Ճերմակ պանիր
  • Այլ համեմունքներ

Ես 2 դդումը (մերինները խոշոր կ’ըլլան. Թուրքիոյ մէջ ծախուող աւելի փոքր դդումներէն՝ չորս-հինգ հատ) լաւ մը լուալէ ետք, առանց կեղուելու՝ խոշոր կը քերեմ։ Առատօրէն կ’աղեմ ու քիչ մը սպասելէ ետք լաթի մը մէջ քամելով՝ ջուրը լաւ մը կը հանեմ։ Աղցանի ամանի մը մէջ երկու հաւկիթ կը կոտրեմ ու կը զարնեմ։ Սկզբունքով՝ դդումներուն թիւին չափ հաւկիթի կողմնակից եմ. սակայն կրկնեմ՝ հոս մեր եզան չափ դդումները հիմ կ’առնեմ։ Զարկած հաւկիթներուս կ’աւելցնեմ լաւ քամած քերուած դդումները եւ ութ-տասը ճիւղ թարմ սոխին միայն կանաչ մասերը։ Թանձրութեան համաձայն քիչ-քիչ ալիւր կ’աւելցնեմ։ Այս նիւթին իսկական «կաւատը» թարմ սամիթն է, բայց ես անանուխն ալ շատ կը յարմարցնեմ։ Թանձրութիւնը քիչ մը պոզայի նման պէտք է ըլլայ. գդալով պիտի առնուի, բայց կարծր ալ պիտի չըլլայ։

Իմ կարծիքով՝ ընդհանուր գիծերով բաղադրիչները ասոնք են։ Քանի որ դդումները ջուր արձակեն ըսելով կ’աղեմ, յետոյ աղ չեմ աւելցներ։ Երբեմն խառնուրդին մէջ ճերմակ պանիր ալ կը քերեմ. այդ պարագային աղին ուշադրութիւն պէտք է դարձնել։ Կարելի է աւելցնել մաղադանոս, անանուխ, ռեհան, ընկոյզ, սոճիի կաղին կամ նուշ։ Կարեւորը ճիշդ թանձրութիւնը գտնելն է, որպէսզի ո՛չ իւղ քաշէ, ո՛չ ալ չոր ըլլայ։ Օր մը, օրինակ, չոր լոլիկ աւելցուցի. իմ կարծիքով՝ արեւու տակ չորցած լոլիկը պէտք է «ումամի»ի ցանկին առնուի. «Կարինէն ըսած էր» կ’ըսէք։

Ես խոր իւղով չեմ պատրաստեր։ Անձնական նախընտրութիւնս ձիթապտուղի ձէթն է, բայց դուք ձեր ուզած իւղը գործածեցէք։ Կէս սանթիմեթր խորութեամբ հեղուկ իւղը լայն տապակի մը մէջ կը տաքցնեմ։ Պատրաստած խառնուրդս մեծ գդալով մը իւղին մէջ կը դնեմ ու քիչ մը բարակնայ ըսելով վրան թեթեւ կը կոխեմ։ Շատ կարճ ժամանակի մէջ արդէն գոյն կ’առնէ. բահով կը դարձնեմ եւ երկու կողմն ալ ոսկեգոյն դառնալէ ետք երկու վայրկեան թուղթէ սրբիչի մը վրայ կը հանգչեցնեմ ու մատուցման պնակին մէջ կը շարեմ։ Ահա՛ այսչափ պարզ է, անաճը՜մ. պատրաստեցէ՛ք, պատրաստեցէ՛ք, կերէ՛ք։

Հա՜, ի դէպ, այս խառնուրդը կրնաք նաեւ լեցնել իւղոտած ապակեայ փուռի ամանի մը մէջ ու փուռը եփել. պէօրէկի նման բան մը կ’ըլլայ, բայց եթէ «միւճվեր» կ’ըսենք, եփելու եղանակը հաստատապէս տապկելը պէտք է ըլլայ։ Թէ՛ ամբողջութեամբ փուռը եփելը, թէ՛ բաժին-բաժին օդային տապակիչով եփելը, անշուշտ, կարելի է։ Լաւ ալ կ’ըլլայ։ Բայց եթէ ինծի հարցնէք, ստացուած արտադրանքը այլեւս միւճվեր չէ, այլ միւճվերէն ներշնչուած ուրիշ ճաշ մը։

Միւժկեանի հարցով երբեք համեստ չեմ կրնար ըլլալ։ Դասական բաղադրատոմսին ամէն անգամ պստիկլիկ հպումներ կ’ընեմ. երբեմն փխրեցուցիչ, երբեմն ուրիշ բանջարեղէններ, երբեմն հացի փշրանք կամ ճերմակ պանիր… Բայց տաք իւղին մէջ հալելով խառնուրդին չխառնուող եւ տակաւին ինքզինք զգացնել տուող միակ պանիրը դարձեալ մեր գիտցած ճերմակ պանիրը՝ Էզինէն կամ ֆեթան է։

Օր մը, օրինակ, գործածեցի 3 հաւկիթ, 1 խոշոր քերուած դդում, 1 կափիա պղպեղ, քառորդ կանաչ եւ քառորդ դեղին պապրիկա, թարմ սամիթ, ալիւր, աղ ու փխրեցուցիչ։ Իսկ օր մը, երբ քոլրապիի տերեւով տոլմա կը փաթթէի, քոլրապիին կոթերն ու հաստ երակներն ալ միւճվերին մէջ ջարդեցի։ Զերօ թափօնը կարեւո՛ր է։ Տապկոցի իւղն ալ սովորաբար կը զտեմ ու կրկին կը գործածեմ։

Վերջին տարիներուն, քանի որ մեր տան մէջ միւճվերը շատ կը սիրուի, ձգեցէք տոլմայէն աւելցած դդումի միջուկով պատրաստելը, յաճախ քիլոյով դդում կը գնեմ ու կը պատրաստեմ։ Իմ կարծիքով՝ կատարեալ միւճվերին երկու գաղտնիքը կայ. բաղադրիչները պարզ պահել եւ դդումին ջուրը լաւ մը քամել։

Էֆենտիմ, կը պարզուի, որ հաւկիթի առատութենէն ձուածեղի վերածուող, բայց արհեստագիտականօրէն միւճվեր համարուելիք կարգ մը բաղադրատոմսեր ալ կան։ Ես բնազդաբար խոհանոցին մէջ ասդին-անդին վազվզելուս պատճառով ասոնցմէ շատերը հաստատ փոխատեղութիւն-զուգորդութիւն ձեւով փորձած եմ, բայց ապացոյց մի՛ ուզէք, չեմ պահեր։ Եթէ Հայաստան երթաք, կը կարծեմ, որ շատ կանաչեղէնով տարբերակը կրնայ պատրաստուիլ (լականով կանաչի հրամցուող երկրէն կը խօսիմ, ընկերնե՛ր)։ Քանի որ ժենկեալով հաց կը պատրաստեն, իմ կարծիքով միւճվերն ալ հաւանաբար կայ, նոյնիսկ եթէ անունը, մականունն ու համբաւը տարբեր են։

Քիչ մը պրպտելով տեսայ, որ բնազդներս զիս չեն խաբած։ Օրինակ՝ օտարին յոյնը իր միւճվերին ֆեթա կը դնէ։ Անանուխ ալ կ’աւելցնէ ու անունը Kolokythokeftedes կը դնէ։ Կիպրոսը պարապ կը մնա՞յ։ Հալումի պանիրը կը լեցնէ՝ Kolokouthkia կ’ըլլայ։ Հայաստան ինծի ամենէն շատ խնդացնող տարբերակը պատրաստած է՝ Tsukini kotlet։ Դդումի քոթլեթ։ «Քոթլեթ» բառին Եւրոպայէն Կովկաս երկարող արկածախնդրութիւնը ինքնին ուրիշ գրութեան նիւթ է. առայժմ նոյնիսկ անունը ինծի բաւական զուարճալի թուեցաւ։ Չգիտցողներուն համար՝ թէեւ կարգ մը երկիրներու մէջ «քոթլեթ»ը կողիկի համար կը գործածուի, Արեւելեան Եւրոպայի մէջ աղացած միսի կամ բանջարեղէնի կոլոլակի համար կը գործածուի։ Շատ աշխարհագրութիւններու խոհանոցներուն մէջ դդումին կողքին կամ իբրեւ միակ նիւթ՝ քերուած գետնախնձոր ալ կը գործածուի։

Հոս նման բանջարեղէնի կոլոլակներու ցանկ մըն ալ տեղաւորենք, որպէսզի հետազօտող լրագրողի կերպար ստեղծենք։ Կատակ է, այո՛լ, ես ո՞վ եմ. ես իմ գլխուն գրող մըն եմ։ Նայեցէ՛ք, ոչ թէ գրագէտ, երբե՛ք, չափս չէ, այլ՝ գրող։

Հրամմեցէ՛ք՝

 

Երկիր/Շրջան Ճաշ Հիմնական բաղադրիչ
Թուրքիա Միւճվեր Դդում (դասական), գետնախնձոր, պրաս եւ այլն
Լիբանան Kousa fritters Դդում
Սուրիա Kousa ajeen Դդում
Իսրայէլ Latke (դդումով տարբերակներ ալ կան) Ընդհանրապէս գետնախնձոր
Գերմանիա Kartoffelpuffer Գետնախնձոր
Զուիցերիա Rösti Գետնախնձոր
Չեխիա Bramborák Գետնախնձոր, սխտոր, մաժորամ
Ճափոն Okonomiyaki Հիմնականը՝ կաղամբ
Քորէա Jeon (Pajeon, Hobakjeon) Պրաս, դդում եւ այլն
Չինաստան Luo bo bing Բողկ

Ցանկը այսպէս կ’երկարի ու կ’երկարի։ Կը տեսնենք, որ աշխարհի բազմաթիւ խոհանոցներուն մէջ, նոյնիսկ փոքր փոփոխութիւններով, միւճվերի եղանակին համապատասխան բան մը կայ։

Այո՛, առէք ձեր սիրած բանջարեղէնը եւ պատրաստեցէք ձեր միւճվերը։ Ի վերջոյ միւճվեր կոչուածը դդում չէ, այլ եղանակ մըն է։ Մնացածը ձեր խոհանոցին պատմութիւնն է։

Այս գրութեան բնօրինակը թրքերէնով ԱԿՕՍ-ի հասցէին մէջ ու հոս հրատարակուած է։ 

Այս թարգմանութիւնը արհեստական բանականութեամբ պատրաստուած է, սխալներուն համար նախապէս ներողութիւն կը խնդրեմ։

Աս խըտար:
Կարինէ Պ. Սերովբեան:

Bir Usul Olarak Mücver

Standard

Mutfak dediğimiz zat-ı şahaneleri aslında tamamen bir yaratıcılık sahnesi. Bazı mesleklerde ölçüsüz, ayarsız iş göremezsiniz. Mutfağın tatlı tarafında da durum pek farklı değildir. Tatlıcılık ve pastacılık bütünüyle tarif, ölçü ve kimya işidir. Modern kafalar buna “reçete” diyor; biz eski taş kafalar hâlâ “tarif” diyebiliriz.

Mutfakta yemek diye bildiğimiz bazı kavramlar aslında birer teknik, birer usuldür. Dolma mesela. Bakın, sarma konusuna girmiyorum, kırmızı çızgılarımızı çızdırtmadan muhabbet edelim güzel güzel, ona göre! Keza graten de öyle, ilerleyen satır ve paragraflarda müjgan olarak anacağım mücver de.

Kısaca tanımlamak icap ederse, mücver dediğimiz aslında rendelenmiş veya ince doğranmış sebzenin yumurta ve un, galeta unu veya nişasta gibi bir bağlayıcıyla birleştirilip muhtelif baharatlarla lezzetlendirilerek tavada kızartılmasıdır.

Mücver, benim çocukluğumdan hatırladığım kadarıyla, kabak dolma olan günlerin yancısı idi. Çünkü oyulan kabakların içleri asla çöpe atılmazdı. Şimdilerde gurugurvakvak bir kavrama dönüşen geri dönüşüm/atıksız mutfak aslında yayalarımızın mutfaklarından bize zaten böyle miras kaldı.

Tarif ve ölçü veriyorum ama malzeme kalitesi ve ölçüleri farklılık göstereceğinden, azcık deneme yanılma(ma) yöntemi ile kendi ölçünüzü bulabilirsiniz.

Malzemeler:

Ana malzemeler

  • 2 iri kabak
  • 2 yumurta
  • Taze dereotu
  • Tuz, karabiber
  • Kıvam verecek kadar un

İsteğe bağlı

  • Yeşil veya kuru soğan
  • Maydanoz
  • Taze ya da kuru nane
  • Beyaz peynir
  • Başka baharatlar

Ben 2 kabağı (bizimkiler irice oluyor, Türkiye’de satılan daha küçük kabaklarla dört-beş adet) iyice yıkayıp soymadan iri rendeliyorum. Bolca tuzlayıp biraz beklettikten sonra bir bez içinde sıkarak suyunu iyice çıkarıyorum. Salata kâsesine iki yumurta kırıp çırpıyorum. Prensip olarak kabak sayısı kadar yumurtadan yanayım; ancak tekrar edeyim, burada bizim öküz ebadındaki kabakları baz alıyorum Çırptığım yumurtalara iyice sıktığım rendelenmiş kabakları ve sekiz-on dal taze soğanın yalnızca yeşil kısımlarını ekliyorum.Kıvamına göre azıcık azıcık un ekliyorum. Bu malzemenin asıl “pezeveng”i taze dereotu ama ben nane de çok yakıştırıyorum. Kıvamı hafif bozamsı olmalı; kaşığa gelecek ama katı da olmayacak.

Ana hatlarıyla malzemeler bence bunlar. Kabaklar suyunu bıraksın diye tuzladığım için sonra tuz eklemiyorum. Bazen harca beyaz peynir de rendelediğim oluyor, öyle olunca tuzuna dikkat etmek lazım. Maydanoz, nane, reyhan; ceviz, çam fıstığı veya badem de eklenebilir. Mühim olan kıvamını yakalayabilmek ki ne yağ çeksin, ne kuru olsun. Domates kurusu ekledim bir gün mesela, bence umami listesine alınmalı güneşte kurutulmuş domates, Garine dediydi dersiniz.

Ben derin yağ yapmıyorum. Şahsi tercihim zeytinyağı ama siz hangi yağı isterseniz kullanın. Yarım santim derinliği olacak sıvı yağı yayvan bir tavada ısıtıyorum. Hazırladığım harcı büyük bir kaşıkla yağa koyup incelsin diye üzerine hafif bastırıyorum. Çok kısa sürede zaten renk alıyor, spatula ile çevirip iki tarafı da altın rengi olunca bir kâğıt havlu üzerinde iki dakika dinlendirip servis tabağına diziyorum. Ahanda bukadder basit anacıım, yapın yapın yiyin.

Haa, bu arada bu karışımı yağladığınız bir cam fırın kabına döküp fırınlayabilirsiniz de, böreğimsi bir şey oluyor, ama mücver diyorsak pişirme tekniği kesinlikle kızartma olmalı. Gerek bütün olarak fırınlamak, gerekse porsiyon porsiyon air fryerlamak, ikisi de yapılır elbet. Güzel de olur. Ama bana sorarsanız ortaya çıkan ürün artık mücver değil, mücverden ilham alan başka bir yemektir.

Müjgan konusunda asla mütevazı olamıyorum. Klasik tarife her seferinde minnak dokunuşlar yapıyorum: Bazen kabartma tozu, bazen başka sebzeler, bazen galeta unu veya beyaz peynir… Fakat kızgın yağda eriyip harca karışmayan, kendini hâlâ hissettiren tek peynir yine bildiğimiz beyaz peynir, Ezine ya da feta oluyor.

Mesela bir gün 3 yumurta, 1 iri kabak rendesi, 1 kapya, çeyrek yeşil ve çeyrek sarı paprika, taze dereotu, un, tuz ve kabartma tozu kullandım. Alabaş yaprağıyla dolma sardığım bir gün ise alabaşın saplarını ve kalın damarlarını da mücvere doğradım. Sıfır atık möhüm. Kızartma yağını da süzer tekrar kullanırım ekseri.

Son yıllarda, mücver evimizde pek sevildiğinden, bırakın dolmadan artan kabak içi ile yapmayı, kilo ile kabak alıp yaptığım çok oluyor. Bence mükemmel mücverin iki sırrı var: Malzemeyi basit tutmak ve kabağın suyunu iyice sıkmak.

Efendim, bence yumurta yoğunluğundan omlete dönüşen ama teknik olarak mücver sayılabilecek bazı tarifler de varmış, ben içgüdüsel olarak mutfakta fink attığımdan bunlardan çoğunu permütasyon-kombinasyon şeklinde kesin denemişimdir, ama ispat istemeyin, bulundurmuyorum. Ermenistan’a giderseniz bol yeşillikli (leğenle yeşillik -ganançi- ikram edilen memleketten bahsediyorum arkadaşlar) versiyonunun yapılabiliyor olacağını düşünüyorum, o ki gözleme yapıyorlar, mücver de bence muhtemelen vardır, adı, lakabı, sanı farklı olsa da.

Az biraz araştırınca içgüdülerimin beni yanıltmadığını gördüm. Misal, elin Grek’i, feta koyuyor mücverine. Nane de ekliyor, adına da Kolokythokeftedes diyor. Kıbrıs boş durur mu? Basıyor hellim peynirini, Kolokouthkia oluyor o da. Ermenistan beni en çok güldüren versiyonunu yapmış: Tsukini kotlet. Kabak kotleti. “Kotlet” sözcüğünün Avrupa’dan Kafkasya’ya uzanan macerası başlı başına başka bir yazı konusu; bana şimdilik adı bile yeterince eğlenceli geldi. Bilmeyenler için, kotlet bazı ülkelerde pirzola için kullanılsa da Doğu Avrupa’da kıyma veya sebze köftesi olarak kullanılır. Çoğu coğrafya mutfağında kabağa ek olarak veya tek ürün olarak patates rendesi de kullanılıyor.

Şuraya bir benzer sebze köftelerinden bir liste konduralım da araştırmacı gazeteci imajı yapalım. Şaka ayol, ne haddime, ben kendi halinde bir yazanım. Bakın, yazar değil, asla, haddim değil, yazan.

Buyrun:

Ülke/Bölge Yemek Ana malzeme
Türkiye Mücver Kabak (klasik), patates, pırasa vb.
Lübnan Kousa fritters Kabak
Suriye Kousa ajeen Kabak
İsrail Latke (kabak versiyonları da var) Genelde patates
Almanya Kartoffelpuffer Patates
İsviçre Rösti Patates
Çekya Bramborák Patates, sarımsak, mercanköşk
Japonya Okonomiyaki Lahana esaslı
Kore Jeon (Pajeon, Hobakjeon) Pırasa, kabak vb.
Çin Luo bo bing Turp

Liste böyle uzayıp duruyor. Görüyoruz ki dünyanın birçok mutfağında, küçük değişikliklerle de olsa, mücver tekniğinin bir karşılığı var.

Evet, alın sevdiğiniz sebzeyi, yapın mücverinizi. Netice itibarıyla mücver dediğimiz şey kabak değil, bir usuldür. Gerisi sizin mutfağınızın hikâyesi.

Bu yazı 5 Ağustos 2026 tarihinde AGOS internet sitesinde yayınlanmıştır. Bir usul olacak mücver

Canına gitsin / İrmik helvası

Standard

Uyku ile uyanıklık arası görülen rüyalar gibi bazen hayat. Bir süre sonra, o yüreğini keskin bir bıçak misali parçaladığını sandığın acılar şekil değiştirip anı oluveriyorlar. Hatta kimisini hiç, kimisini yarım yamalak hatırlıyorsun. Fakat hissettirdiklerini zihin de bilinçaltı da beden de unutmuyor; zaman bile silemiyor. Acı şekil değiştiriyor, anı oluyor ama hissettirdikleri asla değişmiyor. Hayatın, insan suratında beş koca parmağın izini bırakan tokatlarından biri gibi. Ama bir de şu var, maalesef hayatın bazı tokatları anne terliği kadar vicdanlı olamayabiliyor. İşte bazı ölümler bize tam da bunları hissettirir.

Ermeni cemaati mensupları bilir ki, özellikle 1980 arifesi ve ertesi (benim ömrüme denk gelen kısım itibarıyla) biz toplaşamazdık pek. Mesela 1985 sonrası ben bir okul derneğinde folklor kurslarına gittim her hafta sonu. Maksat elbette hoplamak zıplamak dışında kültürel katkı idi. Ama bence asıl maksat, cemaat gençlerini bir araya getirmekti. Ayakta kalabilen okul derneklerinin dans, müzik, sanat, tiyatro faaliyetleri, ara sıra düzenlenen çaylar (partilemek bizim için çaya gitmekti 1980’lerde), kilise korolarının çalışmaları, bir de kilise, bizi bir araya getirebilen ender ortamlardı.

Kıdemli Üstrahip Tatul Anuşyan

Patrik Mesrob Mutafyan’ın ruhani önderliğinin başladığı döneme kadar kilise hayatı büyük ölçüde pazar ayinleriyle sınırlıydı. Dönemin patriği politikadan ve gündelik politik tartışmalardan özellikle uzak duran, kendi tercihiyle münzevi yaşayan bir din adamıydı. On yıllar önceki sokaklara taşan “gavur bayramları” faaliyetleri, koleva, yumurta-çörek, likör ve daha nelerin paylaşıldığı neşeli günler geçmişte kalmıştı. İlerleyen on yıllarda, kalan ve hatta kalamayan son bir avuç azınlık üyesi de özünü yitirmeye varmaya değin asimile olduktan sonra dizilere konu olacak kadar sandıklara kapatılmışlardı. O yüzden dini bayramlar da kapalı kapılı kiliseler içinde, halk, kalabalıktan bahçelere, sokaklara taşsa dahi oldukça sessiz sedasız kutlanırdı. Aile arası her ne kadar coşku var olsa da, hafif bir korku, çekingenlik ve “aman aman” ürpertisi ile eksik bir kutlaşma olurdu.

İşte bu ahval ve şarait altında, Ermeni okuluna devam etmek dışında, dönemin çocuklarının sosyal faaliyet alanları oldukça kısıtlı idi. Ben, dernek faaliyetleri dışında, cemaate karışmak için gençlerin kiliseye yönlendirilmesi döneminin başlangıcına denk geldim. Küçükken babam elimden tutar kiliseye götürür, kendi ekseri bahçede piposunu tüttürür, biz ise kah şabig giyer, kah koroda ilahiler söyler, ama en çok da ayakta dururduk.

Sonraki yıllarda özellikle rahmetli, dönemin Hayr Surp’u Mesrob Mutafyan ile başlayan “gençleri kiliseye toplama” faaliyetleri ayyuka çıkacaktı. Okumuş, aşırı zeki, yabancı dilleri en az anadili kadar iyi kullanan bir din adamıydı. Gündemi takip ediyor, konuşmaktan korkmuyor; en önemlisi de çocuklarla çocuk olabiliyor, yaşlılarla biz “daha az yaşlıları” kaynaştırabiliyordu.

1980’lerin sonu ile 1990’ların başında kilisenin yeni nesle, yeni neslin de kiliseye ve dolaylı olarak cemaate ulaşması önlenemez bir dönüşüm yarattı. Bu da Ermeni kilisesi ve toplumu için şahane bir gelişmeydi.

Sıradan halkın, din adamları ile mecburi ve bazen göstermelik bir saygıdan ibaret, ağdalı, sahte, hatta çoğu zaman içtenlikten çok uzak ilişkileri de bu dönemden sonra değişti. Bir din adamına sen diye hitap edebiliyorduk. Adam, resmi kıyafetinden sıyrılıp bizimle denize girebiliyordu. Duaların, ayinlerin, yakarışların bile, insanın ruhunu karartacak tragedya halinde değil de neşeli ilahilerle, güler yüzle de yapılabileceği gerçeği kimilerini rahatsız etse de, önlenemeyen “dinimize genç kan geldi” deyişi de cemaatte haklı ve gururlu olarak yerini bulmuştu. Bu gelişmenin bir başka örneği de, kimi din adamlarının, Mesrob Badriark önderliğinde, cemaat tarafından dışlanabilen, kendi anadilini öğrenememiş Ermeniler için Türkçe vaazları ve ayinleri başlatmalarıydı.

Benim “Ermeni kilisesinin ve toplumunun yükselme devri” diye nitelediğim bu dönem, yeni bir ruhban kuşağı yetiştirdi. Bu “genç kanlar”, son otuz yılda devraldıkları mirasın, görevlerin ve rütbelerin hakkını vermek için çabaladılar.

* * *

Bu dönemin en faal isimlerinden biri Hayr Tatul’du. Ona duyduğum yakınlık, patrikhane çalışanı olan aile üyemizden kaynaklanmıyordu. Asıl yakınlığı, o kuşağın bizimle hem seviyeli hem içten bir ilişki kurabilmesi sağlıyordu. Goygoya, şakaya, senli benli ve bazen de sulu ilişkilere müsaama gösterirdi. Çocuk kalabilen ama babacan tavrıyla çocukların gönlünde de büyük yer edinen insanlardan biriydi.

Her ne kadar bir dönem ağır tahrik ve haksızlıklarla boğuşmak zorunda bırakıldı ise de, aile görgüsü, olgunluğu, tecrübesi ve insanlara gösterdiği saygıyla bu dönemden dahi dimdik çıkmayı başardı. Kendini sağda solda paralarcasına savunmak, görev peşinde koşmak veya nüfuz ilişkilerine başvurmak yerine, düzgün karakteri ve dik duruşu ile bizlere nefis bir örnek olarak toplumumuzdaki saygın yerini sağlamlaştırdı.

Biz Ermeniler, birbirimizi en çok ölünce severiz. Özellikle sosyal medyada. Ama ölüm öyle ağır bir şamar ki, akla karayı gayet güzel ayırt ettiriyor aklıselim kalabilenlere.

Birkaç yıl önce kaybettiği Mamacığı’na kavuşmuş olması ve ruhu ile bedeninin artık dinlenebileceği fikirleri bir nebze teselli olmayı deneseler de, bu kadar çalışkan, özverili, temiz kalpli, azimli bir insanı, bir din adamını ve bir cemaat üyesini kaybettiğimiz için çok üzgün ve şanssız hissediyorum kendimi.

Dilerim inandığı Rab, O’nu cennetine almaya layık görür…

* * *

Evet, kendisini kaybetmemizin üzerinden dört buçuk yıldan da uzun bir süre geçti ve 25 Temmuz kendisinin doğum günü idi. Bu vesile ile bu değerli insanı anmak, anımsatmak, anısına bir de helva kavurmak istedim. Bir Ermeni evinde, cumartesi gün kararırken, bol fıstıklı bir irmik helvası kavruluyorsa, o helva asla sadece helva değildir. O, sözünü ettiğim anılar silsilesidir; bir gidene saygı duruşu, bir hatırlama biçimi, belki de bunların hepsi… Çünkü bizde helva birinin canı için kavrulur. O can aramızdan ayrılmış olsa da hâlâ bizimledir. Canına gitsin…

Bu ağır girizgâhtan sonra, benim bildiğim “bizim helva”yı anlatayım. Her yazımda vurguluyor olabilirim ama her yazıyı ilk kez okuyan birinin yanlış anlaması ihtimali ve ek olarak yemek faşizmi diye bir şeyin gerçekten olduğu gerçeği ile tekrarda bir beis görmüyorum. Bizim dediğim, dinden, milletten bağımsız, bizim evde pişen. Ermeni olduğumuz için değil, büyüklerimiz böyle yaptığı için böyle olan. Yani meseleyi ille de Orta Asya’dan gelen Türk kavimleriyle, Anadolu’da bağımsız bir devlet kurmak isteyen(!) “Ermeniler”e bağlayacaksanız, hiç bağlamayın!

Neyse, bizim helva diyordum, yayamın yaptığı irmik helvası yani. Bir kere açık renkli olacak. Kavrulacak ama rengi sarıdan öteye gitmeyecek. Fıstıklar da kavrulacak ama renkleri altın sarısından daha koyuya çalmayacak. En önemlisi de helva nemli değil kuru, ama boğaza da yapışmayacak bir kıvamda, tane tane kaşıktan dökülecek şekilde pişirilecek.

Gelelim benim tarife…

İrmik Helvası

Malzemeler:

1 su bardağı irmik
3 yemek kaşığı çam fıstığı
125 gram tereyağı
1 su bardağı süt
1 su bardağı şeker (İsviçre veya Almanya’da satılan şekerle yapıyorsam yarım bardak kullanıyorum.)

Yapılışı:

Sütü, şekeri ve tereyağını bir tencerede, kaynatmadan, birbirine iyice karışana kadar ısıtıyorum.

Başka bir tencerede (ben teflonu tercih ediyorum) irmikle çam fıstığını birlikte kısıkça ateşte kavuruyorum. Elimde iki tahta kaşık, her iki tencereyi gözümden bile sakınarak karıştıra karıştıra pişiriyorum.

İrmiğin ve fıstıkların rengi hafifçe koyulaşıp altın sarısına dönünce tencereyi hemen ocaktan alıyorum ve sıcak sıvıyı dikkatlice ekliyorum. İki karışım da sıcak olduğundan ilk 20 saniye çok sıçrıyor; elime, koluma ve çevreye dikkat ediyorum. İyice karışınca şöyle bir kaşıkla yalandan çevirip üzerine temiz bir mutfak bezi serip kapağını kapatıyorum. Tencereyi, helvayı ve anıları soğumaya, demlenmeye, özlenmeye bırakıyorum.

Epey bir süre sonra pişmiş irmik helvasını çatalla (veya iri bir rendeden geçirerek) unufak ediyorum ve böylece tane tane irmik helvam sunuma hazır hale geliyor. Sevenler için üzerini biraz tarçınla süslerim, o da birinin canı içinse haç şeklinde.

Afiyet olsun!

* * *

Kıdemli Üstrahip Tatul Anuşyan

Başrahip Tatul Anuşyan (1966–2021), Türkiye Ermeni Apostolik Kilisesi’nin son dönemde yetiştirdiği en etkili ruhbanlardan biriydi. Sadece din adamı değil; eğitimci, yönetici ve özellikle gençlerle kurduğu güçlü iletişim sayesinde toplum içinde sevilen bir isimdi.

Kısa biyografisi

  • 25 Temmuz 1966’da İstanbul Narlıkapı’da doğdu.
  • İlkokulu Bomonti Mıhitaryan, ortaokulu Feriköy Merametçiyan, liseyi Surp Haç Tıbrevank Lisesi’nde okudu.
  • İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu.
  • 1992 yılında Patrik II. Karekin tarafından okuyucu (Tbir) rütbesini aldı.
  • 2002’de Astdiyakos (alt diyakoz), ardından Diyakoz oldu.
  • 1 Mart 2003’te rahip takdis edildi.
  • 2007 yılında Başrahip (Archimandrite / Vartabed) unvanını aldı.

Görevleri

Uzun yıllar boyunca:

  • Patriklik Özel Kalem Müdürü,
  • Patrik II. Mesrob Mutafyan’ın yakın çalışma arkadaşı ve sekreteri,
  • Kınalıada Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi din görevlisi,
  • Ruhani Meclis Başkanı,
  • Patriklik Basın Bölümü Başkanı,
  • Ermeni Kilisesi tarihi ve Klasik Ermenice öğretmeni olarak görev yaptı.

Özellikle Kınalıada yaz kampları, gençlik faaliyetleri ve patrikhane organizasyonlarında aktif rol oynadı. Bu nedenle 1980’ler sonu ve 1990’lardan itibaren yetişen kuşak üzerinde önemli etkisi oldu.

Yaklaşık üç yıl süren mide rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördü. 14 Kasım 2021 tarihinde Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’nde 55 yaşında hayatını kaybetti. Cenaze töreni Kumkapı Meryem Ana Patriklik Kilisesi’nde yapıldı ve Şişli Ermeni Mezarlığı’na defnedildi. Törene devlet yetkilileri, Ermeni Apostolik Kilisesi temsilcileri ve çok sayıda cemaat mensubu katıldı.

 

Bu yazı 29 Temmuz 2026 tarihinde AGOS internet sitesinde yayınlanmıştır. Canına gitsin – İrmik Helvası

ՀՈԳԻԻՆ ՀԱՍՆԻ՝ – ՀԵԼՎԱ

Standard
ՀՈԳԻԻՆ ՀԱՍՆԻ՝ – ՀԵԼՎԱ

Կեանքը երբեմն քունի եւ արթնութեան միջեւ տեսնուած երազներուն պէս է։ Որոշ ժամանակ անց, այն ցաւերը, որոնք կը կարծէիր, թէ սուր դանակի մը պէս սիրտդ կը բզկտեն, ձեւ կը փոխեն ու յիշատակի կը վերածուին։ Նոյնիսկ ոմանք բնաւ, ոմանք ալ կիսատ-պռատ կը յիշես։ Սակայն ո՛չ միտքը, ո՛չ ենթագիտակցութիւնը, ո՛չ ալ մարմինը կը մոռնան անոնց զգացուցածը. նոյնիսկ ժամանակը չի կրնար ջնջել։ Ցաւը ձեւ կը փոխէ, յիշատակ կը դառնայ, բայց զգացուցածը երբեք չի փոխուիր։ Կեանքի այն ապտակներէն մէկուն պէս, որ մարդու երեսին հինգ հսկայ մատի հետք կը ձգէ։ Բայց սա ալ կայ. դժբախտաբար, կեանքի կարգ մը ապտակները մօր հողաթափին չափ խղճամիտ չեն ըլլար։

Ահա կարգ մը մահեր մեզի ճիշդ ասոնք կը զգացնեն։ Այո՛, օր մը բոլորը պիտի մեռնին՝ դուն ալ, ես ալ, գիտենք, սիրելի՛ ընթերցող։ Այո՛, մեզմէ ոչ մէկը անմահութեան ըմպելիք խմած է։ Նոյնիսկ գիտենք, որ ծեր էր, լաւ ապրած էր, շատ ծանր հիւանդ էր, ցաւերէն ազատեցաւ։ Դիմացինիդ այս մխիթարութեան փշրանքներով մօտենալու փորձն իսկ անզգայութիւն, մեծամտութիւն, անպատկառութիւն եւ ցաւին հանդէպ անյարգալից վերաբերում է։ Այդ պատճառով գացողներուն հարազատներուն միայն համբերութիւն եւ ցաւակցութիւն կրնամ մաղթել։ Գացողին լոյսերու մէջ ըլլալը, աստղերուն հետ քնանալը եւ նման բաները ինծի թէ՛ ուտոպիական, թէ՛ ծիծաղելի կը թուին. ի վերջոյ մարմինը գետնին չգիտեմ քանի յարկ խորքը, աչքերը փակ եւ բաւական մութի մէջ պիտի ըլլայ։ Հա՛, այս գրածներս ո՞վ կը կապեն։ Ոչ ոք։ Անձամբ ես կը նախընտրեմ չըսել։ Ըսողին ալ չեմ խառնուիր։

* * *

Հայ համայնքի անդամները գիտեն, որ յատկապէս 1980-ի նախօրեակին եւ յաջորդող շրջանին (իմ կեանքիս զուգադիպող մասին առումով) մենք շատ չէինք կրնար հաւաքուիլ։ Օրինակ՝ 1985-էն ետք ես ամէն շաբաթավերջ դպրոցական միութեան մը մէջ ժողովրդական պարի դասընթացքներու կ’երթայի։ Նպատակը, անշուշտ, ցատկռտելէ զատ մշակութային ներդրումն էր։ Բայց, իմ կարծիքով, բուն նպատակը համայնքի երիտասարդները իրարու քով բերելն էր։ Ոտքի մնալ կրցած դպրոցական միութիւններուն պարի, երաժշտութեան, արուեստի ու թատրոնի գործունէութիւնները, երբեմն կազմակերպուած թէյասեղանները (1980-ականներուն մեզի համար «փարթի ընել»ը թէյի երթալ էր), եկեղեցական երգչախումբերուն փորձերը եւ նաեւ եկեղեցին այն սակաւաթիւ միջավայրերն էին, որոնք կրնային մեզ համախմբել։ Մինչեւ Պատրիարք Մեսրոպ Մութաֆեանի հոգեւոր առաջնորդութեան սկսած շրջանը, եկեղեցական կեանքը մեծ մասամբ սահմանափակուած էր կիրակնօրեայ պատարագներով։ Այդ շրջանի պատրիարքը քաղաքականութենէն եւ առօրեայ քաղաքական վէճերէն յատկապէս հեռու մնացող, իր ընտրութեամբ մեկուսի ապրող հոգեւորական մըն էր։ Տասնամեակներ առաջ փողոցներ յորդող «կեավուրներու տօներու» գործունէութիւնները, քոլիվան, հաւկիթ-չէօրէկը, լիքէօրն ու դեռ ինչե՜ր բաժնուած ուրախ օրերը անցեալին մնացած էին։ Յաջորդ տասնամեակներուն, մնացած եւ նոյնիսկ մնալ չկրցած վերջին բուռ մը փոքրամասնութեան անդամներն ալ մինչեւ իրենց էութիւնը կորսնցնելու աստիճան ձուլուելէ ետք, հեռատեսիլի շարքերու նիւթ դառնալու չափ սնտուկներու մէջ փակուած էին։ Այդ պատճառով կրօնական տօներն ալ փակ դռներով եկեղեցիներուն մէջ, նոյնիսկ երբ ժողովուրդը բազմութենէն պարտէզներ ու փողոցներ կը յորդէր, բաւական լուռ ու անշշուկ կը նշուէին։ Թէեւ ընտանիքներուն մէջ խանդավառութիւն կար, թեթեւ վախով, քաշուածութեամբ եւ «ամա՜ն, ամա՜ն»ի սարսուռով թերի տօնակատարութիւն մը կ’ըլլար։

Ահա այս վիճակին ու պայմաններուն տակ, բացի հայկական դպրոց յաճախելէ, այդ շրջանի երեխաներուն ընկերային գործունէութեան դաշտերը բաւական սահմանափակ էին։ Ես, միութենական գործունէութիւններէն բացի, համայնքին խառնուելու համար երիտասարդները եկեղեցի ուղղորդելու ժամանակաշրջանի սկիզբին զուգադիպեցայ։ Պզտիկ եղած ատենս հայրս ձեռքէս կը բռնէր ու եկեղեցի կը տանէր, ինք յաճախ պարտէզը ծխամորճը կը ծխէր, իսկ մենք մերթ շապիկ կը հագնէինք, մերթ երգչախումբին մէջ շարական կ’երգէինք, բայց ամենէն շատ՝ ոտքի կը կենայինք։

Յաջորդ տարիներուն, յատկապէս հանգուցեալ, այդ շրջանի Հայր Սուրբ Մեսրոպ Մութաֆեանով սկսած «երիտասարդները եկեղեցի հաւաքելու» գործունէութիւնները գագաթնակէտին պիտի հասնէին։ Ուսեալ, չափազանց խելացի, օտար լեզուները առնուազն մայրենիին չափ լաւ գործածող հոգեւորական մըն էր։ Օրակարգին կը հետեւէր, խօսելէ չէր վախնար. ամենակարեւորը՝ երեխաներուն հետ երեխայ կրնար ըլլալ եւ տարեցները մեզ՝ «նուազ տարեցներուս» հետ կրնար մտերմացնել։ Վերջապէս չափազանց վտանգաւոր աղանդապետ մը ունեցած էինք։ Տարիներով «ծեր հոգեւորական»ին հետ նոյնացուած կրօնական աստիճանները այլեւս երիտասարդներուն վրայ ալ սկսան տեսնուիլ։ Այնպէս որ մարդուն «Ատնան Հոճա», իսկ իր շուրջ գտնուող մեզի՝ ճժերուս, «միւրիտները» ըսել սկսան։ Թէեւ չափազանց յարմար նիւթ էր կատակաբանութեան, յետոյ պիտի հասկնայինք, որ իրականութեան մէջ լուրջ պէտք էր առնել։

1980-ականներու վերջաւորութեան եւ 1990-ականներու սկիզբին եկեղեցիին նոր սերունդին, իսկ նոր սերունդին ալ եկեղեցիին եւ անուղղակիօրէն համայնքին հասնիլը անկասելի փոփոխութիւն ստեղծեց։ Ասիկա Հայ եկեղեցիին ու հասարակութեան համար հիանալի զարգացում մըն էր։

Հասարակ ժողովուրդին հոգեւորականներուն հետ ունեցած՝ պարտադիր եւ երբեմն ցուցադրական յարգանքէ բաղկացած, ծանրաբեռնուած, կեղծ, նոյնիսկ յաճախ անկեղծութենէ շատ հեռու յարաբերութիւններն ալ այս շրջանէն ետք փոխուեցան։ Հոգեւորականի մը կրնայինք «դուն» ըսել։ Մարդը պաշտօնական զգեստէն դուրս գալով՝ մեզի հետ ծով կրնար մտնել, ուսերու վրայ նստած ըմբշամարտ խաղալ։ Թէեւ ոմանք կը նեղանային այն իրողութենէն, որ նոյնիսկ աղօթքները, պատարագներն ու պաղատանքները կրնան կատարուիլ ոչ թէ մարդու հոգին խաւարեցնող ողբերգութեան ձեւով, այլ ուրախ շարականներով ու ժպտուն դէմքով, «մեր կրօնին երիտասարդ արիւն եկաւ» անկասելի արտայայտութիւնն ալ արդարացի ու հպարտ կերպով իր տեղը գտած էր համայնքին մէջ։ Այս զարգացման ուրիշ օրինակ մըն ալ այն էր, որ կարգ մը հոգեւորականներ, Մեսրոպ Պատրիարքի առաջնորդութեամբ, համայնքին կողմէ դուրս մղուելու ենթակայ եւ իրենց մայրենի լեզուն սորվիլ չկրցած հայերուն համար թրքերէն քարոզներ ու արարողութիւններ սկսան։

Իմ՝ «Հայ եկեղեցիին եւ հասարակութեան վերելքի շրջանը» կոչած այս ժամանակաշրջանը հոգեւորականներու նոր սերունդ մը հասցուց։ Այս «երիտասարդ արիւնները» վերջին երեսուն տարիներուն ջանացին արժանի ըլլալ իրենց ստանձնած ժառանգութեան, պարտականութիւններուն եւ աստիճաններուն։

* * *

Այս շրջանի ամենագործուն անուններէն մէկը Հայր Թաթուլն էր։ Իրեն հանդէպ զգացած մտերմութիւնս պատրիարքարանի աշխատակից եղող մեր ընտանիքի անդամէն չէր բխեր. եթէ միայն ասկէ բխէր, այս մտերմութեան «հը՜շտ» ըսել պէտք էր։ Բուն մտերմութիւնը կու գար այն բանէն, որ այդ սերունդը մեզի հետ թէ՛ մակարդակով, թէ՛ անկեղծ յարաբերութիւն կրնար հաստատել։ Կատակաբանութեան, զուարճախօսութեան, «դուն ու ես»ի եւ երբեմն ալ քիչ մը չափն անցնող յարաբերութիւններու հանդէպ հանդուրժող էր։ Այն մարդոցմէ մէկն էր, որոնք կրնային երեխայ մնալ, բայց իրենց հայրական վերաբերմունքով նաեւ մեծ տեղ կը գրաւէին երեխաներուն սրտին մէջ։

Թէեւ ժամանակ մը ստիպուեցաւ ծանր գրգռութիւններու եւ անարդարութիւններու դէմ պայքարիլ, ընտանեկան դաստիարակութեամբ, հասունութեամբ, փորձառութեամբ եւ մարդոց հանդէպ ցուցաբերած յարգանքով նոյնիսկ այս շրջանէն յաջողեցաւ կանգուն դուրս գալ։ Աջ ու ձախ ինքզինք պատռելով պաշտպանելու, պաշտօնի ետեւէն վազելու կամ ազդեցիկ կապերու դիմելու փոխարէն՝ իր շիտակ նկարագիրով եւ ուղղաձիգ կեցուածքով մեզի հրաշալի օրինակ եղաւ ու մեր հասարակութեան մէջ իր յարգարժան տեղը ամրապնդեց։

Մենք՝ հայերս, զիրար ամենէն շատ մեռնելէ ետք կը սիրենք։ Յատկապէս ընկերային ցանցերուն վրայ։ Բայց մահը այնքան ծանր ապտակ մըն է, որ ողջախոհ մնալ կրցողներուն սեւն ու ճերմակը շատ լաւ զանազանել կու տայ։

Թէեւ քանի մը տարի առաջ կորսնցուցած իր Մամաճիկին միացած ըլլալու եւ հոգին ու մարմինը այլեւս հանգչելու գաղափարները կը փորձեն փոքր-ինչ մխիթարել, այսքան աշխատասէր, անձնուէր, մաքուր սրտով եւ վճռակամ մարդ մը, հոգեւորական մը եւ համայնքի անդամ մը կորսնցուցած ըլլալնուս համար ինքզինքս շատ տխուր եւ անբախտ կը զգամ։Tatul Anuşyan kimdir? Türkiye Ermeni Kilisesi Başrahibi Tatul Anuşyan ...Կը մաղթեմ, որ իր հաւատացած Տէրը արժանի նկատէ Զինք Իր դրախտը ընդունելու…

* * *

Այո՛, զինք կորսնցնելէն ի վեր չորսուկէս տարիէ ալ աւելի ժամանակ անցած է, եւ 25 յուլիսը իր ծննդեան օրն էր։ Այս առիթով ուզեցի յիշել ու յիշեցնել այս թանկագին մարդը, նաեւ իր յիշատակին հելվա մը խորովել։ Հայ տան մը մէջ, շաբաթ օրը մթնշաղին, եթէ առատ կաղինով ձաւարի հելվա կը խորովուի, այդ հելվան երբեք միայն հելվա չէ։ Ան գրութեան սկիզբը նշած յիշատակներուս շղթան է. գացողի մը հանդէպ յարգանքի լռութիւն, յիշելու կերպ մը, թերեւս այս բոլորը… Որովհետեւ մեր մէջ հելվան մէկու մը հոգիին համար կը խորովուի։ Թէեւ այդ հոգին մեր մէջէն հեռացած է, տակաւին մեզի հետ է։ Հոգիին հասնի…Այս ծանր մուտքէն ետք պատմեմ իմ գիտցած «մեր հելվա»ն։ Կրնայ ըլլալ, որ ամէն գրութեանս մէջ կը շեշտեմ, բայց քանի որ գրութիւն մը առաջին անգամ կարդացողը կրնայ սխալ հասկնալ, եւ բացի ատկէ՝ սննդային ֆաշականութիւն կոչուած բան մը իսկապէս գոյութիւն ունի, կրկնելուն մէջ վնաս չեմ տեսներ։ «Մեր» ըսածս՝ կրօնքէն ու ազգութենէն անկախ, մեր տան մէջ եփածն է։ Ոչ թէ հայ ըլլալնուս համար, այլ որովհետեւ մեր մեծերը այսպէս ըրած են, այսպէս եղածը։ Այսինքն՝ եթէ հարցը անպայման պիտի կապէք Կեդրոնական Ասիայէն եկած թրքական ցեղերուն ու Անատոլուի մէջ անկախ պետութիւն հիմնել ուզող (!) «Հայեր»ուն, բնա՛ւ մի կապէք։

Ինչեւէ, «մեր հելվա» կ’ըսէի՝ այսինքն եայայիս պատրաստած ձաւարի հելվան։ Նախ՝ բաց գոյն պէտք է ըլլայ։ Պիտի խորովուի, բայց գոյնը դեղինէն անդին պիտի չանցնի։ Կաղիններն ալ պիտի խորովուին, բայց գոյնը ոսկեգոյն դեղինէն աւելի մութի պիտի չզարնէ։ Ամենակարեւորը՝ հելվան ոչ թէ խոնաւ, այլ չոր, բայց միեւնոյն ատեն կոկորդին չփակչող թանձրութեամբ պիտի եփուի, այնպէս որ հատիկ-հատիկ գդալէն թափի։

Գանք իմ բաղադրատոմսիս…

* * *

Բաղադրիչներ՝

1 գաւաթ ձաւար
3 ճաշի դգալ սոճիի կաղին
125 կրամ կարագ
1 գաւաթ կաթ
1 գաւաթ շաքար (Եթէ Զուիցերիոյ կամ Գերմանիոյ մէջ ծախուող շաքարով կը պատրաստեմ, կէս գաւաթ կը գործածեմ։)

Պատրաստութիւնը՝

Կաթը, շաքարն ու կարագը կաթսայի մը մէջ, առանց եռացնելու, մինչեւ իրարու լաւ խառնուիլը կը տաքցնեմ։

Ուրիշ կաթսայի մը մէջ (ես թեֆլոնը կը նախընտրեմ) ձաւարն ու սոճիի կաղինը միասին մեղմ կրակի վրայ կը խորովեմ։ Ձեռքիս երկու փայտէ դգալ՝ երկու կաթսան ալ աչքէս իսկ խնայելով, անընդհատ խառնելով կ’եփեմ։Երբ ձաւարին ու կաղիններուն գոյնը քիչ մը մգանայ եւ ոսկեգոյն դեղինի վերածուի, կաթսան անմիջապէս կրակէն կ’առնեմ ու տաք հեղուկը զգուշութեամբ կ’աւելցնեմ։ Քանի որ երկու խառնուրդն ալ տաք է, առաջին 20 երկվայրկեանին շատ կը ցայտէ. ձեռքիս, թեւիս ու շրջապատին ուշադիր կ’ըլլամ։ Երբ լաւ մը խառնուի, գդալով մը ձեւականօրէն անգամ մը կը դարձնեմ, վրան խոհանոցի մաքուր լաթ մը կը փռեմ ու կափարիչը կը գոցեմ։ Կաթսան, հելվան ու յիշատակները կը ձգեմ, որ պաղին, հանգչին եւ կարօտցուին։

Բաւական ժամանակ անց եփած ձաւարի հելվան պատառաքաղով (կամ խոշոր քերիչէ անցընելով) մանր-մունր կ’ընեմ, եւ այսպէս հատիկ-հատիկ ձաւարի հելվաս մատուցման պատրաստ կ’ըլլայ։ Սիրողներուն համար վրան քիչ մը դարչինով կը զարդարեմ, իսկ եթէ մէկու մը հոգիին համար է՝ խաչի ձեւով։

Անուշ ըլլայ։ՅԳ՝ տնօրէնուհիս Նազանին. եթէ ուզես, այս բաժինը իբրեւ յաւելուած տուփի մը մէջ դիր։ Եթէ «պէտք չկայ» ըսես՝ հանէ։ Քանի որ կը յիշենք, կարծես շատ կարճ կենսագրութիւն մը լաւ կ’ըլլայ, բայց որոշումը քեզի կը ձգեմ։ Եթէ այս մասը հանենք, կարծեմ գրութիւնս կրցած կ’ըլլամ պատշաճ կարճութեան բերել, ինշալլաք (շատ մաղթալից նախադասութիւն)։

Ծ. Վարդապետ Թաթուլ Անուշեան

Ծ. Վարդապետ Թաթուլ Անուշեան (1966–2021) Թուրքիոյ Հայ Առաքելական Եկեղեցւոյ վերջին շրջանին հասցուցած ամենաազդեցիկ հոգեւորականներէն մէկն էր։ Միայն հոգեւորական չէր. կրթական մշակ, ղեկավար եւ յատկապէս երիտասարդներուն հետ հաստատած ամուր հաղորդակցութեան շնորհիւ հասարակութեան մէջ սիրուած անուն մըն էր։Կարճ կենսագրութիւնը

Ծնած է 25 յուլիս 1966-ին, Իսթանպուլի Նարլըգափու թաղամասին մէջ։

Նախակրթութիւնը ստացած է Պոմոնթիի Մխիթարեան, միջնակարգը՝ Ֆերիքէօյի Մերամեթճեան, իսկ երկրորդականը՝ Սուրբ Խաչ Դպրեվանք վարժարաններուն մէջ։

Աւարտած է Իսթանպուլի համալսարանի Գրականութեան բաժանմունքի Անգլերէն լեզու եւ գրականութիւն ճիւղը։

Հոգեւորականութեան ուղին

1992-ին Պատրիարք Գարեգին Բ.-ի կողմէ ստացած է ընթերցողի (դպիր) աստիճանը։

2002-ին եղած է կիսասարկաւագ, ապա՝ սարկաւագ։

1 մարտ 2003-ին քահանայ ձեռնադրուած է։

2007-ին ստացած է Վարդապետի (Archimandrite / Vartabed) կոչումը։

Պաշտօնները

Երկար տարիներ ծառայած է իբրեւ՝

Պատրիարքարանի դիւանապետ,

Պատրիարք Մեսրոպ Բ. Մութաֆեանի մերձաւոր աշխատակից եւ քարտուղար,

Գնալը կղզիի Սուրբ Գրիգոր Լուսաւորիչ եկեղեցւոյ հոգեւոր հովիւ,

Կրօնական ժողովի ատենապետ,

Պատրիարքարանի մամլոյ բաժնի պատասխանատու,

Հայ եկեղեցւոյ պատմութեան եւ գրաբարի ուսուցիչ։

Կրթական մարզի գործունէութիւնը

Հոգեւորական ըլլալուն կողքին՝

Էսաեան,

Մերամեթճեան,

Մխիթարեան

վարժարաններուն մէջ կրօնի դասեր տուած է։

Բազմաթիւ երիտասարդներ զինք նախ իբրեւ ուսուցիչ, ապա՝ քահանայ ճանչցած են։

Երիտասարդներուն հետ յարաբերութիւնը

Զինք ճանչցողներուն ամենաշատ շեշտած յատկանիշներն են՝

մատչելի ըլլալը,

պաշտօնականութենէ հեռու վերաբերմունքը,

երգիծանքի զգացումը,

երեխաներուն եւ երիտասարդներուն հետ դիւրութեամբ հաղորդակցիլ կարենալը,

կարգապահ, բայց ջերմ անհատականութիւնը։

Յատկապէս Գնալը կղզիի ամառնային ճամբարներուն, երիտասարդական գործունէութիւններուն եւ պատրիարքարանի կազմակերպութիւններուն մէջ գործօն դեր ստանձնած է։ Այդ պատճառով կարեւոր ազդեցութիւն ունեցած է 1980-ականներու վերջէն եւ 1990-ականներէն սկսեալ հասակ առած սերունդին վրայ։ Այս կողմը կը համընկնի նաեւ գրութեանդ մէջ նկարագրած ժամանակաշրջանի ոգիին։

Հիւանդութիւնն ու վախճանը

Մօտ երեք տարի տեւած ստամոքսի անհանգստութեան պատճառով բուժում ստացած է։

14 նոյեմբեր 2021-ին, Ետիգուլէի Սուրբ Փրկիչ Հայոց հիւանդանոցին մէջ, 55 տարեկանին վախճանած է։

Յուղարկաւորութեան արարողութիւնը կատարուած է Գումգափուի Սուրբ Աստուածածին Աթոռանիստ Մայր եկեղեցւոյ մէջ, եւ մարմինը ամփոփուած է Շիշլիի Հայոց գերեզմանատունը։ Արարողութեան ներկայ եղած են պետական պաշտօնատարներ, Հայ Առաքելական Եկեղեցւոյ ներկայացուցիչներ եւ բազմաթիւ համայնքի անդամներ։

Այս գրութեան բնօրինակը թրքերէնով ԱԿՕՍ-ի հասցէին մէջ ու հոս հրատարակուած է։ 

Այս թարգմանութիւնը արհեստական բանականութեամբ պատրաստուած է, սխալներուն համար նախապէս ներողութիւն կը խնդրեմ։

Աս խըտար:
Կարինէ Պ. Սերովբեան: