Tag Archives: hrant dink

Ocağın Laneti

Standard

1 Ocak’tan beri bir hüzün yumağı sardı hayatımızı. Tam da “alışıyoruz ocağın lanetine” derken yeni kara haberlerle sarsıldık. Yakın zamana kadar hep kendi geçmişimiz bizi ötekileştirirken yaşanan acılarla, artık “bizden”i, “öteki”si kalmadı acılardan etkilenmenin. Acı acıyı hatırlatır, yara yarayı kanatır oldu artık, hele ki ocakta…
IMG_0743
Hayır, gerçekten anlayamıyorum. Öfkeliyim, kızgınım, üzgünüm, umutsuzum, hepsi tanıdık duygular, kendimi ve ötekiliğimi bildim bileli alıştım bu duygularla yaşamaya. Ama kafa kurşunlamak bu kadar mı kolay? “Tavuk mu boğazlıyorsunuz?” bile diyemezken, demeye dilimiz varamıyorken (kim diri tavuğu boğazlayarak öldürebilir, parmak kaldırsın, hayatımdan da acilen çıksın); yürürken “aman karıncalara basmayalım” diye dikkat ederken, insan öldürmek bu kadar mı çocuk oyuncağı ya hu? Bu kadar mı??? Dün kalaşnikofluya isyan ettik, bugün döverek öldürdükleri güzel insana, haftaya da göz göre göre “susturduklarına” isyanımız. Ne lanet ocakmış, isyan et et bitmiyor; üzül üzül sonu gelmiyor. En acısı da, sonradan olma memleketimdeki ruhsuzluktan bahsederken ben, en iç acıtıcı ve umut verici hamlenin de İsviçre’den çıkması. Hem de arkadaşım sandıklarım, aynı 19 Ocak sonrası ulusalcı faşistlerin söylemine benzer şekilde  “Oh iyi oldu demiyoruz (hatta abartıp üzüldüğünü söyleyenler bile vardı) ama o da haketti.” derken, ruhsuzlukla itham ettiğim memleketimin gazeteleri bile (olumlu) tepki verirken. Neyse…

IMG_0744

Ocağın 19u var, artık anmaya bile korktuğumuz. Andıkça acılarımız katmerleniyor sanki hafifleyeceğine. Başlarda daha kolaydı sanki, darbenin acıtıcılığını, olayın vehametini farkedememiş olmamızdan kaynaklanıyor olmalı. Yıllar geçtikçe daha da vurucu, kıyıcı, kırıcı oluyor lanet 19u kahrolası ocağın…

 

dr
2007yi uğursuz saymak için sebep çoktu. 19una yıkılmışken, üstüne “elinde doğduğum”un (madden ve manen) acı haberi geldi. Yetmezdi, ocaktan nefret etmemeye çalışırken, lanet ay dalga geçer gibi orta parmak sallıyordu bize güle güle ve hatta kahkahalar ata ata hem de. Elinde doğduğumun gidişine hazırlarken ruhumuzu, gidenin kızı gitti, cenazeye bile katılamadan, elinde büyüdüğüm, çocukluğumun en kıymetli anılarının öznesi de gitti kahrından. Ve yine ocaktı, hala ocaktı…
goktepe
Metin gitti… Gitmedi, döve döve, işkenceyle öldürüldü gözlerimizin önünde, ki çoğumuz hala göremiyorduk gözlerimizin önündeki faşizmi, giden “bizden” olmayınca. Ve Metin sayesinde anladım ben, en yakınımın, en canımdan çok canımın, faşizmle beslendiğinde, “ama o da….”lı cümle kurduğunda beni ve Metin’i nasıl ötekileştirdiğini farketmeyerek, hala “ben bu toprakların ağasıyım lan, ya sev ya öl” dediğini sessiz sessiz beya bağıra bağıra… Ocağın laneti işte… Daha dünün acısı taptazeyken, henüz dün gibi yaşıyoruz Metin’in acısını yüreğimizin en derininde bugün… “Ama o da…”lı cümlelerle ölümü, işkenceyi, katliamı haklı gösteren faşist zihniyeti en yakınlarımdan öğrendim ben daha çok gençken… Ölüme üzülmek gibi insani bir duygu dururken, “ama o da…” ile başlayan insanlık dışı gerekçelerle insanlıktan ve vicdandan yoksul olmayı tercih edenleri hiç sevemedim o günden beri… Ve Metin’i çok özledim hep, faşizme inat, vicdansızlığa inat. Meryem ablam, Fadime anne, manevi amnem oldu sessiz sedasız, kendileri bile bilemeden. Ve hatta yüz yüze geleceğim o gün sarılarak susmak dışında ne yapacağımı bilemeyerek hala, bu kadar yıl sonra dahi…
IMG_0751
Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez gitti…
IMG_0735
Çocukluğumun en kıymetlilerinden biri daha gitti, çocukluğumun en mutlu anılarından da bir demet alıp beraberinde toprağın altına götürerek. Bilen bilir, çekirdek bir aileyiz biz. Öyle ahım şahım akrabalar yoktur. Soy ağacı yapmaya kalksak bir A4ü aşmaz kökümüze ulaşmamız, kırılanlar arasında. O yüzden kan bağı olmayan akrabalar bile kardeşten yakın olur bize. Olanın kıymetini bilmediği kardeşten yakın. İşte bu kardeşötesi kuzenlerden biri babasını yitirdi lanet ocakta geçen sene. Tamam, hastaydı, tamam, yaşlanmıştı, tamam, haberimiz vardı; ama çocukluğumuzun en keyifli anılarını da götürdüğünden; yokluğu, fiziken çok uzak olduğumuz yakınlığını yüzümüze vurduğundan olmalı. Çocukluğumun kahkaha sebeplerinden, birkaç yıl önce son kez bir cenazede gördüğümde, hiç acıtmayan sivri diliyle dahi hala beni güldürebiliyordu. Ve artık o da yok… Ocak aldı götürdü onu…
IMG_0733
Zaruhi Mami de gitti bir Ocak arifesi sessiz sedasız. Beklenmedik bir günde beklenmedik uzaklıkları yakın etti gidişiyle…
onno
Onno gitti sessiz sedasız… “Alt tarafı bir ermeni” işte…
ugur
Uğur Mumcu gitti. Bize iki kocaman yadigar bırakıp… Hep dedim, inanmayan oldu. Mumcu’nun asıl katilleri bulunmuş olsaydı, bu ocak bu kadar da lenetli olamayacaktı. Çünkü aynı karanlıkta kaldı katiller 2007 sonrası da…
Ocakta gidenler o kadar çok ki, gelenlerin sevincini bile yaşayamaz olduk… Doğum günlerini kutlarken suratımıza yapıştırmaya çalıştığımız o gülüş o kadar zorlaydı ki, biz bile inanamıyorduk buna…
Velhasılı kelam, ocağın laneti devam ediyor her ölümde katlanarak, her anmada zorlaşarak…
hepimiz-tedirginiz

19 Ocak Hrant Dink Anma Konuşma Metinleri

Standard

Başak Demirtaş – 2021

Rakel Dink – 2021

Şebnem Korur Fincancı – 2020

Sertaç Ekinci – 2020

Filiz Ali – 2019

Fethiye Çetin – 2018

Rakel Dink – 2017

Maşide Ocak – 2016

Türkan Elçi – 2016

Murathan Mungan – 2015

Gülten Kaya – 2014

Hidayet Şefkatli Tuksal – 2013

Rakel Dink – 2013

Karin Karakaşlı – 2012

Nükhet İpekçi – 2011

Sırrı Süreyya Önder – 2010

Halil Ergün – 2009

Arat Dink – 2008

Read the rest of this entry

İyi Ki Doğdun Hrant…

Standard

Erguvanlarla başlamıştı bu büyük aşk bir caninin kurşunuyla yarım kaldı

Ersin KALKAN

28 Ocak 2007

Salı sabahı Halaskargazi Caddesi’nde Hrant Dink’i uğurlamak için toplanan on binler, Türkiye ve Ermenistan’ın tüm kentlerinde ekran başında toplanan milyonlar, soluğunu tutup onun konuşmasını dinledi.
Read the rest of this entry

Babalar Günü

Standard

Benim babam hepinizin babasını döver!

*

Geceleri üşüdüğümüzde üzerimize itina ile örtülen yorgan gibi, bizi herdaim ısıtan, sarılıp sarmalayan, sevgisi hep yakınımızda yamacımızda.

Bizi koruyup kollarken şu hayatta ve ötesinde, hatamız ne olursa olsun hep yanımızda olacağına güvenerek şımarıp aştığımız haddimize rağmen, O, hem en kadim dostumuz, hem kalp kırıklıklarımız ve herdaim kalp atışlarımızdır.

Güvendiğimiz, sevdiğimiz, sert, güçlü, topla tüfekle devrilmez, tanıdığımız ilk adam…

Yeryüzünde varoluş sebebimiz…

İyi ki varsınız, iyi ki babamızsınız…

Gününüz kutlu olsun… Read the rest of this entry

Hoşgeldin Nare (20.03.2007)

Standard

Hoşgeldin Nare…

Kader güzel yazgılarla doldursun hayat defterini senin…

Acılarla aranda dağlar denizler olsun, ulaşamasınlar o acılar sana hiç…

Öğreneceğin ne çok şey var senin de bu hayattan, aynı Nora gibi…

Daha çok zaman var önünüzde öğrenecek…

Tadını çıkar umarsız, ekmek elden su gölden hayatın şimdilik…

Tek ağlama sebebinin açlik, karın ağrısı olduğu şu günlerin kıymetini bil e mi?

İlerde bu günleri sana çok özletecek günler gelecek maalesef…

İşte o günler geldiğinde çok güçlü olasın…

Acılar seni değil, sen acıları delip de geçesin…

İyi ki geldin Nare

İyi ki…

* * *

Hrant’tan…. (29 Aralik 2006 Agos, Nora Nare hoy Nare)

(…) yakında ikinci torun “Nare” de geliyor.

Gerçi ben “Nare” diye erken ötüyorum çünkü babası başka isimde ısrarlı. “Karuna” diye bir isim uydurmuş… “Karun”un (Bahar) ardına bir “a” ekleyip feminen yapmış, kendince yeni bir kız ismi üretmiş. “İlle de Karuna olacak” diyor.

“Sen Nare”yi nereden uydurdun?” derseniz…

Nareg’den… Kadim Ermeni isminden.

Nareg’in “g”sini kaldırın olsun size feminen bir isim.

Zaten ilk mucidi de ben değilim… Ermenistan’da çokça kullanılan bir isim.

Ama pes etmiş değilim… “Babiklik” (dedelik) hakkım var ve “Nare” koydurmak için her türlü entrikaya başvurup, elimden gelen tüm hinoğluhin baskıları uygulayacağım.

Üstelik şimdiden kendime beste de hazırlamış durumdayım.

Nora’yı ve Nare’yi birlikte severken “Nora Nare hoy Nare” diye halay da tutacağım.

* * *

Nare geldi Hrant… Sen onu zaten görmüşsün bizden, hatta mamasından bile önce, öyle yazıyorsun son yazında Agos’ta.. Yine de buradan sana müjdelemek istedim O’nun geldiğini… Hadi kalk, yılbaşındaki gibi halay çek… Hadi be Hrant… Hadi…

(20.03.2007)

Gurbette Umut(suzluk)

Standard

‎”Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi”

(Tezer Özlü)

 

Her “sözün bittiği yerdeyiz“ dediğimizde sözümüzü, sesimizi, nefesimizi bir kez daha kesiyorlar. Eskiden yirmi-otuz yılda bir ayar çekilirdi ya biz ötekilere, şimdi beş yılda bire düştü de ayar aralığı, ondan şaşırdık. Yoksa bi’şey umduğumuzdan, beklediğimizden değil… Ne mahkemelerden, ne (sığ) devletten, ne hükumetten, ne muhalefetten, ne kendimizden ve en nihayetinde, ne de adaletten. En çok bi’şey beklemediğimiz adaletti hem de. Güvendigimiz bi‘şey yoktu çünkü zamandan başka… Zamanla düzelecekti, ya da zamanla biz günü yaşayıp dünün acısını unutacaktık ve ‚vakti geldiğinde birileri bize hatırlatacaktı paha biçilemez değerimizi. Sonra yine ah vah edip bir yirmi yıl daha yaşayacaktık. Kiminin çile olarak da adlandırabileceği hayatımız, bu kısır döngü içinde devam edecekti. Bilgi işlemciler bilir, bir IF … ELSE … END döngüsünün içinden ELSE’i çıkarın (başka seçenek yok çünkü), END’i de koymayı unutuverin, buyrun size nurtopu gibi bir infinite loop. Şimdi çıkın içinden çıkabilirseniz.


Kabusumuz, 2000lerimizin ilk miladı, 19 Ocak 2007 derdim hep. Bir süre bu travmayla (yaşayamasak da) yaşlanırız, bu bizi uzun bir süre idare eder diye düşünüyordum. Yanılmışım evet. Daha 17 Ocak 2011’imiz varmış sırada. Ölümlerle yoğrulmuş eşsiz, biricik bir geçmişe sahip zavallı bir halka, yapılabilecek birşey kalmışsa, bunların en kötüsü, öldürmekten de kötüsü, ölülerini bir kez daha öldürmektir. Daha kan kurumadan bir kez daha kan akıtmaktır. Mezarı ve faili meçhullerin içine bile giremedikleri mezarlığı yağmalamak gibi. Fiziksel olmazsa ruhsal olarak çökertmek vardır bir de. Adaletsizlikle, eşitsizlikle, yine yeniden ötekileştirmekle ve nihayetinde, celladına övgüyle!

Sabah oldu, uyandım, kabustu sandım. Meğer gerçekmiş. Kabus, hayat olmuş serilmiş önümüze… Haydi yaşa şimdi bakalım kabusundan kaçamadan!!!

‎”Bu kadarını beklemiyorduk… Bu kadarını beklemiyorduk…”

Evet bu kadarını beklemiyorduk. Umut fakirin ekmeği demişler ya, son kırıntıyı bir kenarda saklıyorduk özenle ‚acıkınca yer, doyarız‘ diye. İşte o kırıntıyı süpürdüler özenle… Bir günde gibi görünse de aslında beş yılda süpürdüler, gözümüze soka soka, yüzümüze güle güle. Şimdi de geçmişler karşımıza, yayılmışlar rahat koltuklarına, kahkahalarla gülüyorlar halimize. Hani balıkçı oltaya takılan balığı özene bezene oltanın iğnesinden çıkartıp da tekrar denize atar ya, o ruh halinde laylaylomken balık tekrar oltaya takılır mal gibi. Balıkçı da, işte şu an karşımızda gülen o güruh gibi şen ve acımasız bir kahkaha atıp, hafızası dar, avuçiçinde küçücük kalmış zavallı balığı içinde can vereceği az su dolu kovaya atar. 23 Ocak 2007’de,o muazzam kalabalık sayesinde, oltadan kurtarılıp denize atılan balık gibiydik, tekrar hayata döndük sanki. Daha uzun sürecek sanmıştım yanılmışım. Beş yıl bile dolmadan takıldık yine oltaya mahkeme kararıyla.

Hani “herşeye rağmen“ bazen umutlanabiliyoruz ya… Hani “yok artık daha fazla şaşırtamazlar beni“ dememize rağmen yine de şaşırıyoruz ya… Hani, “bundan beterini yapamazlar“ dediğimizde beterin beteri oluyor ya… İşte şimdi korkarak söylemek istiyorum: Erhan Tuncel ve yakında (muhtemelen) salıverilecek semirmiş katil piyoncuk ekranlarda kapışılırsa, röportaj için kuyruklar oluşturulursa, işte o zaman “bunun ötesi yoktur“ diyeceğim (şimdilik)… Balıklı’da mezartaşına artık üçüncü bir ölüm tarihi atılabilir o zaman! Yazıklar olsun! Uykunuz, yediğiniz, içtiğiniz, gününüz, geceniz, dününüz, yarınınız, her lokmanız, her bir anınız haram olsun!

* * *

Gurbette de olsa, evinde de, insanın umudu olmalı. Dibe vurduğu anlarda, ayağını hızla ve kuvvetle tabana vurup, suyüzüne çıkaracak, nefesi kesildiğinde oksijen takviyesi görevi görecek, ağladığında mendil verecek, sesine ses, nefesine nefes, aklina fikrine hakim olabilecek bir umudu olmalı insanın, dost misali, ama her an yanında, her an yüreğinde. Ne olursa olsun, kim olursa olsun…

“Umut etmek, mutlu olmak demektir.“
(Alain)

Bu sene üç umut mumu yakıldı bana bu kadar talihsizliğin içinde.

“Hepimiz Hrant’ız Hepimiz Ermeni’yiz“

İlki, hepimizin de içine su serpen o muazzam kalabalıktı. Hafta içi olmasına rağmen, tüm sindirme çabalarına ve tüm engellemelere rağmen 19 Ocak 2012’yi kısacık tarihi(mizin) en üst satırlarına yazdıracak bir kalabalık varmış. Gözümle görmedim ama izledim. Elimle tutamadım ama hissettim… Hem kalabalığı, hem ortak acımızı, hem isyanımızı… Umut olmalı, hep vardır dedirtti bana bile…

“Bak burda yaşlı bir amca var, muazzam bir kalabalık var, çok güzel burası, herkes gelmiş, herkes…“

Evet, uzaktayken her acı üçe beşe katlanır. Orada olamadığın için, acılara merhem olamadığından öte, acına merhem sürdüremediğinden olmalı, o havayı teneffüs edemediğin için nefesin kesilir tüm gün boyunca. Sonra birden telefon çalar. 20 yıldır sesini duymadığın lise arkadaşındır. Sana oradaki havayı teneffüs ettirmek, sesleri dinletmek istemiştir. Boğazındaki kelimeleri, telefondan gelen slogan sesleri, alkışlar susturur. Kelimeleri yutar, yutkunursun… Gözündeki yaşları akıtır, birşey diyemez hale gelince kapatırsın sessizce telefonu. O 20 yıldır sesini bile duymadığın arkadaş var ya, candır o can…

“Babannem, İzmir’e geri dönerken ‘Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz’ yazan pankartla binmiş otobüse.”Bagajda kaybolur diye korktum” diyor.“



Bir twit okudum, sabah sabah dağıldım. Tam da ölüsevicilerin, ermenisevicilerin bedene bürünüp insan kılığında, hatta “iyi insan“ kılığında ortalıkta dolaştıkları günlerde bu yaşlı ama yüreği gencecik, daha da önemlisi tertemiz babanneye kurban olurum ben ey okur. Ömrüne bereket senin babanne…

* * *

Ve en umutsuz anı günün. Sesine ses, nefesine nefes olmasını beklediğin o umut var ya, umutsuzluğa dönüşüyor ya, işte tam o an. Yılgınlıkla ‘bitti artık’ dedirtir sana. Ama biliyorsundur ki, ilk fırsatta, ilk seste, ilk nefeste, beklediğin ilk haberde yine o umut tohumları serpilecektir yüreğine. Uzaktan uzağa sana destek olanların yaşanmışlıkları tahtıravallinin bir ucunda, uzaktan uzağa senin yaşanamamışlıkların öbür ucunda. Hangi taraf daha ağır her an değişiyor. Zaman geçiyor çünkü. Acı değil ama şekli değişiyor. Yalnızlığın acısı yerini zamanla merhem olamamanın acısına, o da zamanla yerini öfkenin ortak acısına bırakıyor. Ama en sonunda, umutsuzluk kocaman bir kir öbeği gibi kirletmişken bugününü, yarınından medet umar hale geliyorsun. İşte tam da o medet umma anına sığdırıyorsun koskoca, küçücük, hayalsi umudunu… Sadece hayalinde gerçek olacağını adın gibi bildiğin halde bu gerçeği yoksaydığından mı, yoksa gerçek olmasını çok istediğinden mi bilemeden “umut” edeceksin her dem, her an ve her iklimde.
Ocak’2012

Karin Karakaşlı: Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır!

Standard

Foto: Vartkes Hergel 19.01.2012

19 Ocak bir anma günü değil. Hiçbir zaman da olmadı. Zaten bu topraklarda ayrı ayrı yaşatılmış ne kadar acı varsa, hiçbirinin anma günü olmadı. Herkes acısının yaşatıldığı o tarih geldiğinde, kendince, bir başına kahroldu.

Sonra 23 Ocak günü geldi. Bundan beş yıl önceydi. ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ten mahkûm edilen, Türk düşmanı ilan edilen bir Ermeni gazetecinin cenazesi hepimizi buluşturdu. Çünkü Hrant Dink bu ülkenin bütün acılarının dermanına talipti. Onu güpegündüz, şimdi durduğumuz bu kalabalık Halaskargazi Caddesi üzerinde sırtından vurdular. Hepimizi de o cinayete görgü tanığı kıldılar.

O cenaze gününde 1915′i, Dersim’i, Maraş’ı, Çorum’u, tekmil faili meçhulleri, ihtilalleri, olağanüstü halleri, bitmek bilmez darbe girişimlerini buluşturduk. Kompartıman usulü ayrı ayrı yaşamamız buyrulmuş ne varsa, bir kıldık. Büyük oyunu onun birleştirici ruhuyla bozduk.

Onu bir kez de öldürmediler sevgili canlar. Önce Sabiha Gökçen haberi üzerine Genelkurmay’ın bildirisiyle öldürdüler. İstanbul valiliğinde MİT mensuplarınca tehdit edilirken öldürdüler. Hrant Dink’i, barış yolunu gösteren yazılarından cımbızladıkları, cümlelerle

Türk düşmanı” ilan ederek öldürdüler. Her yazıya, her söyleşiye nefes tüketir, kendini izaha mecbur hissederken öldürdüler. Agos’un önünde “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir” diye bağırırlarken öldürdüler. Mahkemeden mahkemeye koşturtur, bilirkişi raporuna rağmen ısrarla mahkûm ederken ve o mahkûmiyeti onaylamakta beis görmezken öldürdüler. Kendisi yetmezmiş gibi oğlunu ölümle tehdit ederken ve kimbilir daha ona, bizlere hiç söylemediği neler neler yaşatırken öldürdüler.

Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Silinen telefon görüşmeleri, karartılan deliller, gizlenen bilgiler, imha edilen raporlar, başlatılmayan ya da kapatılan soruşturmalar, zamanaşımından aklanan istihbarat memurları birbirini izledi.

Başta Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz olmak üzere Ergenekon sanığı pekçok ismin daha Hrant Dink sağken, mengeneye dönüşen yargı süreci ve linç kampanyalarını hazırladıkları biliniyordu. Derken Kafes eylem planı da ortaya çıktı. Gel gör ki, bu davanın Ergenekon ile bağlantısı bir türlü kurulamadı.

Dört yanımızdan yalanlarla sardılar sarmaladılar bizi. Tam beş yıldır böyle bu. En sonunda iki kişi verdiler elimize. Bununla yetinin dediler. Yeter de artar hepinize.

Ortada zaten silahlı terör örgütü olmadığına göre onun yöneticisi ve üyeleri de yok. Ve beraat eden Erhan Tuncel’in hemen o akşam tahliyesi öyle büyük bir aciliyet ki, telaşta bir sanıkla ilgili hüküm kurmayı unutmuşlar. Tuncel şimdi ilim irfana adanmak üzere taze bir üniversite adayı. Böyle gözümüze baka baka, yangından mal kaçırır gibi verdiler bu kararı. Müdanaasızlığı da onun arkasındaki devasa korkuyu da gördük. Devlet çıplak dedik. Devlet çıplak.

İyelik eki kolay kullanılmıyor. Burası benim ülkem de bu devlete benim devletim diyebilir miyim? Cumhurbaşkanım, Başbakanım, Bakanlarım, Hükümetim, Muhalefetim, Meclisim… Böyle diyebilmek için tek bir seçeneğim var. Bu kepazeliğe bir son verin artık. Yargıtay, cinayete giden süreçteki rolüne inat, bir kez de adalet adına temyiz mekânı olsun. Bunları yapmak borçtur, yükümlülüktür, şarttır. Çünkü bize yaşatılan ‘ayıptır, zulümdür, günahtır.’

Hrant Dink’i hepimiz kaybettik ama biz  Ermeniler için onun kaybı takdir edersiniz ki başka bir yoksunluk.  1915′te Anadolu’da kafilelerce insan aç-susuz çölün ortasına sürülmeden önce bir Nisan günüyle 250′ye yakın Ermeni aydın Haydarpaşa Garı’ndan trenlere konup Ayaş’a sürgüne gitti. İçlerinden sadece birkaçı geri dönebildi.

Anlayacağınız önce sesimizi aldılar elimizden. Bu insanlar Osmanlı Meclisinde mebustu, yazardı, gazeteciydi, çevirmendi, doktordu, avukattı. Ermeni halkına hizmet kadar Osmanlılığa inanır, Meşrutiyet sonrası bayram geleceğini sanırdı. Öyle olmadı.

Bugün burada içlerinden birkaçının adını anacağım. İsmi çağrılan duyar, gelir, ‘Burada’ der: Rupen Sevag, Siamanto, Taniel Varujan, Diran Kelekyan, Yerukhan, Rupen Zartaryan, Hampartsum Boyacıyan, Sımpad Pürad, Khyan Parsekhyan, Krikor Zohrab…  Hrant Dink bu aydınların son halkasıdır. O yüzden de 2007, 1915′e geri ışınladı hepimizi. Demek hâlâ hakkıyla Ermeni ve bir o kadar da yurtsever olan bir insanı öldürmek bu kadar kolaydı. Bu kadar mübahtı.

Tarihi inkâr ede ede geldik bu noktaya dayandık. Şu kaldırıma dikilen taş, Hrant Dink kadar diğer bütün susturulmuş aydınların ve isimsiz mezarsız kurbanların da simgesi olsun.

Bu son kararla birlikte şimdi bir kez daha 19 Ocak 2007 cinayet günündeyiz. Hrant Dink operasyonlarla daraldığımız, komplolarla bunaldığımız bugünlerde özellikle yanyana görmek isterdi hepimizi. Anlaşılan o ki koca bir devlet böyle bir Ermeni vatandaşının yaşamıyla da ölümüyle de ne yapacağını bilemedi. Şimdi biz ona öğreteceğiz hep birlikte demek ki.

Dosya kapandı diyorlar bize. Kapandı mı bu dosya? Hrant Dink dosya değil ki kapatasın, o bir yara… Artık köprüden önceki son çıkıştayız. Oradan hakkıyla geçmeden tamamlanacak ödeşme, kurulacak düş, inanılacak adalet, yaşanacak memleket yok.  Öbür türlüsü sadece yalan olur ve bir gün başımıza yıkılır. Altında kalırız hep birlikte.

O yüzden gün, sadece söz söylemek değil söz vermek zamanı.

Söz verelim mi birbirimize? Bu dava daha bitmedi.

Söz verelim mi birbirimize? İnsanlık daha ölmedi.

Söz verelim mi birbirimize? Devlet daha hesabını vermedi.

Sözümüz söz olsun. Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır. Aksi için uğraşan hepimize helal olsun.

Kaynak: http://fakfukfon.wordpress.com/2012/01/19/karin-karakasli-bu-adaletsizlikle-yasamak-hepimize-haramdir/