Category Archives: İsyan

İsyanımdır!: Veli Saçılık Olayı II

Standard

“Biz sizi her gördüğümüzde televizyonda anıyoruz Hikmet Bey… Her gördüğümüzde sizi anıyoruz.”

(Aslında bu başlığı ‘Hikmet Sami Türk olayı’ olarak değiştirmek gerekirdi ancak olayın vehametinin muhatabı kendisi olmadığından yine Veli kardeşimin ismi başlık olsun istedim.)

Girizgâhımız aynı sayın okur. Unutturmamak adına bir hatırlatma: Lütfen bu satırları okurken, karşınızda, kolu, insanlığını kaybetmiş görevliler tarafından bilinçli, vicdansız ve duyarsızca bir kepçe darbesiyle insafsızca kopartılmış; kurtarma ihtimali varken, o kol günler sonra bambaşka bir şehirde bir köpeğin ağzında bulunmuş, ve bu eksikle on yılı aşkın bir süredir isyan etmek yerine, tüm umudunu dışa vuran gülen yüzüyle yaşamaya devam eden, olan biten (veya bitemeyen!) herşeye rağmen hayatını yeniden kurmuş, bugünlerde ise yaşadığı her şeyi geçmişte bırakmaya çalışarak bu dünyaya ve bu ülkeye bir yeni can katmanın sevincini yaşaması gerekirken kolu her gün tekrar kopartılmaya çalışılan biri olduğunu her kelimede hatırlayın ve okumanız bittikten sonra da hiç unutmayın!

Bir insan haksızlığa uğradığında, beşer şaşar diyerek geçiştirilemeyecek durumlar vardır. Kazalar, hatalar, dalgınlık sonucu yapılan gaflar, devrilen çamlar… Hepsi bir şekilde affedilebilir, ve hatta kişi az biraz polyanna ise geçiştirilebilir bile. Zamanla unutulur, acı, kötü anının ağırlığı hafifler ve gün gelir bununla yaşamaya alışır insan. Hayat devam etmeli çünkü. Veya daha afilli bir deyişle ‘show must go on!’

Öyle acılar vardır ki, yeri geldiğinde yas bile sona erer, matem elbiseleri dolaba kaldırılır, ama bazı acılar unutul(a)maz. Unutturmak isterken bazı güçler, plan geri teper ve insanın kafasına vura vura hatırlatılır olan biten. Ve kurban ‘daha dün gibi…’li cümleler kurmaya başladığında ister beş, ister on, isterse yirmibeş yıl geçmis olsun üstünden; hatta bir asır bile devrilmiş olsun takvimlerde, acı yine közlenir, yaranın kabuğu düşer ve gazlı bezle bastırsak da, yara kanar umarsızca. Akan kanın yerini akan gözyaşı alır, hatırlanan kötü günler alır ve nihayetinde depreşir herşey.

Veli, tanıdığım ve duyduğum kadarıyla hayata çoğu insandan daha pozitif bakabilen bir kardeşim. Evet kardeşim. Sadece haksızlığa uğradığı için değil, günlük hengamede olmadık sorunlari dert ettiğimde, veya karşımdaki eften püften bir dertle ağladığında, ağzımdan, ve hatta yüreğimden dökülen ‘hade leyn!’in sebebidir Veli. Acı acıyla kıyaslanamaz, herkesin acısı, üzüntüsü kendine ağırdır elbet ama karşınızda kolu koparılmış bir insan hayata gülümseyebiliyorsa, günlük dertlere hayıflanma hakkınız, hakkımız yoktur!

Veli ve Solmaz önceki sene evlendiler. Ben onlari tanıdığımdan beri de gördüğüm en mutlu çift olarak kazındılar beynime. Ocak ayının beşinde de çekirdek ailenin hakkını vermek adına Feraye’m katıldı o sıcak evlerine. O şimdi tamı tamına altı aylık bir bebek. Dile kolay, koskoca altı ayı devirdi Feraye’m. Veli ve Solmaz, gördüğüm ender ‘sahici mutluluğa sahip’ ebeveynlerden. Feraye’ye de bulaşmış olmalı bu mutluluk ki çok ama çok güzel gülümseyen, kahkaha atan, müzikten de anlayan bir bebecik o. Mesafelere aldanmayalım, elimde doğdu Feraye benim. Binlerce kilometre ötemde olsa da elimde doğdu, günbegün olmasa da sıklıkla takipçisiyim büyümesinin. Yediği her lokmadan, attığı her gülücükten haberdarım anlayacağınız.

Bu kadar mutluluk içinde buyurken Feraye’m, geçenlerde akıllara ziyan bir olay yaşadı. O henüz farkında değil, ama dağ gibi, taş gibi duran Veli ve Solmaz’ın kızı o! Hani, biri canımızı yakar da, karşımıza çıkacağı ani hayal edip nasıl ‘giydireceğimizi’ planlarız da, karşımıza çıktığında yelkenler suya iner ya, işte acizliğimiz suya inen yelkene inat su yüzüne çıkar. Ama dedim ya, dağ gibi taş gibi Veli ve Solmaz. Onlara böyle olmadı, olmamış…

Bir ‘bebek gezdirme’ seansı esnasında Veli ve Solmaz, dönemin adalet bakanı ve en kaba tabirle, Veli’nin kopan kolunun doğrudan sorumlularından biri olan Hikmet Sami Türk’le karşılaşıyorlar. Zatı muhterem, seçim gezmelerine çıkmışmış. Kısa ve manasız özgeçmişine baktığımda en canımı acıtan (ve bu yazıyı okuyan sağduyulu her okurun canını acıtması gereken) ise 1997’de İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı olmasıydı. Traji komik, hatta kahpece bir tesaadüf olmalı bu. Acı bir gülümsemeyle yazıyorum bu yazıyı da. İnsan haklarindan sorumlu devlet bakani yahu, boru değil! Hayata dönüş operasyonunun başrol oyuncusu, zamanında insan haklarından sorumluymuş… Peh!!!

Neyse… Geçelim… Allah‘ın işine akıl ermez ne de olsa!

* * *

Bu karşılaşmanın detaylarını ve konuşmaları okuduk, dinledik. Birinci ağızdan ve bellekten aktarmak istedim tekrar. Yayınlananlardan daha çarpıcı geldi çünkü.

Veli ve Solmaz, Feraye’yi kanguruda kucakta taşıyorlar. Kanguru Veli‘de. Bilmeyenler için, kanguru, bir sırt çantasının önde taşınanı ve bir bebek taşıma aracı. Bebek, ebeveynle ten temasından kesilmeden kucakta, fazla da yormadan taşınır bu araçla normal şartlar altında. Ancak tahmin edersiniz ki bir kolu olmayan bir insanın sırt çantası taşıması ne kadar zahmetliyse, önde altı aylık bir bebek ağırlığıyla taşımak daha da zordur. Baba işte, taşımak istiyor, Solmaz da Veli’ye takıyor kanguruyu. Tam o esnada Solmaz, karşıdan gelen H.S.T’ü farkediyor ve tahmin edebileceğim bir heyecanla (pozitif manada kullanmıyoruz burada heyecan kelimesini) Veli’ye ‘Veli, gelene bak’ diyor. Veli ise, tahminimce Cevdet Bey’e seslenen Apkar’ın sesiyle sesleniyor ‘Hikmet Sami’ diye.

Bilmeyenler için bir parantez: Henri Verneuil’ün kendi hayatını ve 1915 felaketininin vehametini, en çarpıcı şekilde, bir çocuğun gözünden (ki o çocuk kendisi, anlattığı da kendi hikayesidir) gösterdiği 1991 fransız yapımı ‘Mayrig’ adlı filmin bir sahnesi şöyledir. ‘Toplanıp’ bir çölde yarı çıplak, kirli, dağımış bir biçimde yürütülen onbinlerce (ki son kilometrelerde sadece onlarcası ayakta kalabilecektir) insancağızın ayaklarının yara bere içinde olması konvoydaki Apkar’ın zoruna gider ve daha sonra kendisine ödül olarak nal çaktıracak komutana seslenip şikayetini dile getirmek ister. İşte bu psikolojik baskı altında, Apkar önde atla ilerleyen komutana ‘Cevdet Beeeey’ diye haykırır kalan tum sesiyle.

İşte bu ruh halinin yansımasını seslendiren Veli kardeşimin sesi kulağıma kadar geldi ‘Hikmet Sami’ diye haykırırken o. H.S.T ise, kendini seven ve destekleyen seçmenlerinden birine rastlamış olmanın sevinci ve gururuyla elini uzattı… Kolu olmayan bir adama, sayesinde kolu koparılan adama elini uzattı H.S.T !!! Diyaloglara dahi gelmedik daha, dikkat. Olayın vehameti yüreğinizi daraltmadı mı daha? Kolunu kopardığı adama elini uzatmak…

Devam edelim…

Veli uzanan eli gayri ihtiyari sıkıyor. Kendini hatırlatıyor:

– Beni hatırladınız mı? Adım Veli Saçılık.

– Yok hatırlayamadım.

Bu esnada yanlarındaki koruma ve birçok görevli konuşmaya şahit. Konuşmanın devamından ne malzeme çıkar diye merakla dinliyorlar, izliyorlar. Veli’nin sakin konuşmasına etraftakiler acıyan gözlerle bakıyorlar. Veli devam ediyor ‚hatırlatmaya‘:

V.S: Nasıl hatırlamazsınız? Benim kolumu kopardınız.

H.S.T: Yok öyle birşey olmadı.

S.S: Nasıl olmadı görüyorsunuz halini bebeği nasıl taşımak zorunda…

V.S: 2000 yılındaki hayata dönüş operasyonunda cezaevlerine operasyon düzenlediniz o operasyonda kepçeyle kolumu koparttınız.

H.S.T: Öyle birşey olmadı.

S.S: Sizi her gördüğümüzde televizyonda, anıyoruz Hikmet bey… Her gördüğıümüzde sizi anıyoruz.

H.S.T: Yok öyle bişey olmadı cevaevlerinde isyan vardı isyanı bastırmak için operasyon oldu.

Sizce çok mu tehlikeli görünüyorum?

Ve Veli can alıcı soruyu tokat gibi sorar. Kucağında bebek, tertemiz bir yüzle ve en sakin insani tavrıyla:

V.S: Sizce çok mu tehlikeli görünüyorum?

H.S.T: Niye öyle olsun tabi görünmüyorsunuz. (Solmaz’a dönerek olayı anlatmaya çalışır)

S.S: Biz dışardaydık, beni kandırabilirsiniz belki ama eşimi nasıl kandıracaksınız? O bunları birebir yaşadı içerde ne olup bittiğini biliyor.

H.S.T: Ama sorumlular cezalandırılmıştır.

S.S: Hiçkimseye bişey olmadı ama bakın biz bu haldeyiz.

V.S: Kepçe operatörü dahil kimse ceza almadı bende AIHM’ne başvurdum.

H.S.T: Umarım kazanırsınız hakkınızı alırsınız…

Devamını şöyle yazıyor Solmaz:

„Veli yandakilere döndü, sıcak bir ifadeyle kolay gelsin dedi. H.S.T., korumalar, yanlarındaki kadın görevli filan gülümseyerek uğurladı bizi. Sakince yolumuza yürüdük. Onun arabasına binip binmediğini bile görmedik.“

* * *

İşte böyle sayın okur! Kısaca yazmaya çalışarak uzatmak böyle oluyor. Özel bir yetenek gerektirmiyor aslında. Olayın vehameti ‚kısaca‘ nasıl anlatılır bilemedim sadece. Bu yüzden gözden kaçan detaylarla duyurmak istedim. Olan bitenin üstünden aylar geçti, unutuldu gitti belki de büyük çoğunluk tarafından ama hatırla(t)makta fayda var aradan vakit de geçse. Unuttukça bir sonraki acımız bir öncekini hatırlatacak çünkü.

* * *

Not: Tam da 5 Temmuz günü, olayların yıldönümünde AİHM karar verdi: Tutuklulardan Veli Saçılık’ın kopan kolunun bir köpeğin ağzında dolaşması görüntüleriyle hafızalara kazınan operasyon sonrasında 24 kişinin başvurusunu karara bağlayan mahkeme, Türkiye’nin “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin kötü muamelenin yasaklanması ve etkili soruşturma hakkıyla ilgili 3. maddesini ihlal ettiğine” hükmetti. AİHM, başvuru sahibi 24 kişiye 20’şer bin euro tazminat ödenmesini kararlaştırdı.

AİHM, Veli Saçılık’ın kişisel başvurusuyla ilgili kararını ise Türkiye’deki tazminat davalarının devam ettiği gerekçesiyle, ileri bir tarihte vereceğini duyurdu.

Amacına Ulaşan Müthiş Örgütlenme: 6-7 Eylül Olayları

Standard

Tarihin kimi sayfaları, insanlığın bittiği yerde açılır. Kapanması gerekirken belirli bir müddet sonra, tam da bir oh çekecekken, gizli bir el oraya bir ayraç koyar ve birkaç onyıl sonra insanlığın pili tekrar tükendiğinde, o sayfaya geri dönülür, farklı bir provokasyonla ama aynı zihniyetle.

İşte tam da bu noktada insanlığın bitiş eyleminin de bir sonu olduğuna ve bir daha benzer olayların tekrarlanmayacağına inanmak gelir içimizden. Oysa nankör belleğimiz, nankörlüğünden mi yoksa ‚polyanna’lığından mı bilinmez, çok çabuk unutur ‚tarih tekerrürden ibarettir’i.

Sonrasında, hafızası zayıf şaşabilen beşer olmak mı daha kötü yoksa belletilmiş bilgilerle donanmış eğitimli cahil mi diye sorası gelir insanın bazen. Misal, anchorwoman’larımızdan biri, program konuğu 1955 çocuğunun, o yaşlarda camlardan atılan piyanoları, körfezden denize itilen arabaları, gayrımüslim komşularına ve evlerine yapılanları gördükten sonraki travmasına ‚gerçekten mi?‘  diye ‚gerçekten‘ şaşkın bir biçimde ağzı karış boyutunda açık sorunca, ‚gerçekten ulan gerçekten geri zekâlı‘ diye haykırası gelir ister istemez. Bu durumda elbette ki hafızası zayıf olmak daha hayırlıdır, alt tarafı ‚unuttum‘ diyerek geçiştirilebilir. Ama ya eğitimli cahillerin durumu? Onlar, meşhur dayatılmış eğitim ürünlerimiz, onlar birer prototip, onlar memleketimin ‚gavur’ şehrinde ‚gavur olmayan’a taş atar ojeli tırnakları, meçli saçları ve akan salyalarıyla. Veya eğer arkaları kuvvetliyse televizyon meşhuru olup akıl sahibi olamadan fikir sahibi olurlar!

* * *

 

Günümüzde bile utanmadan, arlanmadan, hala ‘bir grup çapulcunun başıbozuk eylemi’ olarak adlandırılabilen 6-7 Eylül olaylarının üzerinden yarım asır geçmesine ve sanal alemde bu kadar yaygın yazılıp çizilmesine rağmen, gerçekler hala kabul görmemekte. Bildiğimiz ‚vatansever yavru‘ların, 6-7 Eylül olaylarının yıldönümünde tepkilerini 1974 Kıbrıs çıkartması videolarıyla göstermeleri trajik, trajik olduğu kadar da komik bir olaydır. Tabii ki bir kısım ‚sanal tosuncuğun‘ eylemlerini ciddiye alacak değiliz, ancak bunlarin çoğunun hangi ‚büyük‘ gazetenin hangi ‚meşhur‘ köşe salyacısı‘nın (pardon yazarının olacaktı) okurları olduğu da aynı sanal ortamda gözümüze sokulmuyor mu?

Olayın tanıkları ve ‚kurban seçilen‘ taraf kanayan bir yaradan bahsederken, diğer taraf ‚kabuk bağlamış bir yara’dan bahsediyor. Hem, kaşımayalım ki tekrar kanamasın değil mi? Ayrıca dikkat edin, yüz yıl öncesinden bahsetmiyorum bile, sadece babalarımızın gençlik dönemine denk gelen bir yakın tarih sözkonusu.

Acılarla yoğrulmuş acısına acı katmak için şundan daha iyi bir psikolojik yıpratma yöntemi geliştirilemez: şahitlerin ölmesini bekleyelim, sonra bir belgeselle yırtarız! Ama unutulan şu ki, herşey yazılıyor, çiziliyor, anlatılıyor ve en önemlisi konuşuluyor. Olayların canlı tanıkları yanıbaşımızda hala ve onların toprak olmaları da daha uzun süreceğinden, bu olaylar 1915 gibi hasıraltı edilip, birkaç yıl sonra karşı atak şeklinde onyıllar önce kaydedilip özenle saklanmış ‚gayrimüslimlerin bize ettiği zulüm‘ videolarının ortalığa çıkması artık mümkün ol(A)mayacak! Olsa bile sallayan olmayacak! En azından biraz gurur, biraz onur ve akil-mantık-sağduyu sahibi bir toplumda yapılmaması gereken birşey! Ama gelin görün ki bu vandalizm, bu insanlık dışı zihniyet günümüzde hala mevcut. Nasıl mı? Hayır, 19 Ocak’a getirmeyeceğim konuyu. Bakın, Roni Margulies 4 Eylül tarihli köşe yazısında bir okur mektubunu yayımlamış, okuyalım görelim yurdum insanının bugünkü halini (*):

Öğleden sonra Rum köylerini ziyaret ettik. Adada meşhur olan Barba Yorgo’nun dükkânına sakızlı muhallebi yemeye ve yanındaki dükkândan da ‘madamın dibek kahvesini’ içmeye gittik. Grubumuzun rehberi Barba Yorgo’nun aksi bir ihtiyar olduğunu, grup kabul etmediğini, gelenleri kovduğunu anlatıp bizleri uyardı.

Barba Yorgo’yu görünce adamın ruh halini anlayabilmeye başladım. Doksan yaşını geçmiş dinç bir ihtiyar. O gözler neler görmüş, o kulaklar neler duymuş, o beden ne baskılar yaşamış acaba?

Nitekim Barba Yorgo bizi de kovdu! Aramızdan bazıları kafa tutup münakaşa etti kendisiyle. Aslında biraz empati tüm sorunları çözebilirdi.

Dönüşte bizim grubun Ordulu şoförü başka bir grubun Kürt şoförüyle konuşuyordu. Konu dönüp dolaşıp Barba Yorgo’nun davranışına geldi.

Bizim Ordulu, ‘Defolup gitsinler bu memleketten’ diyor, Kürt şoför de onu destekliyor. Sonra Kürt şoför konuşmaya başlıyor, ‘Bunların burada ne işi var, gitsinler kendi memleketlerine’.

Bizim Ordulu şoför en sonunda günün anlam ve önemini yansıtan bir konuşma yaptı, ‘Bu adaya bizim oradan iki kamyon eşkıya getirsek tek bir Rum kalmaz’ dedi. Kürt şoför de onu destekledi.“

* * *

Yani şimdi kim inanacak elli yıl önceki olayların bugün tekrarlanmayacağına? Daha birkaç hafta geçmedi mi İnegöl olaylarının üzerinden? Aslında ibret olacak birtakım sayılarla bitirmek istiyorum bu yazıyı. Ibret olur mu bilmem ama olayın vehametini en iyi özetleyen iki cümleyi özellikle koyultuyorum.

Son sözüm ise, pek inanarak değil ama en azından temenni ederek: unutmayalım, unutturmayalım ki bir daha olmasın!

* * *

Sayılarla 6-7 Eylül Olayları ve Sonrası (**)

Türk basınına göre 11 kişi, bazı Yunan kaynaklarına göre 15 kişi öldürülmüştür. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven’in Sabah gazetesine verdiği röportaja göre ölü sayısının az oluşu gruplara “ölü olmasın” emri verilmesi sebebiyledir. Resmî rakamlara göre 30 kişi, gayriresmî rakamlara göre 300 kişi yaralanmıştır. Güven’e göre resmi rakamlara göre 60 olan tecavüze uğrayan ve utanmalarından veya korkmalarından dolayı şikayette bulunamayan kadın sayısının 400’e yakın olduğu tahmin edilmektedir.

4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramıştır.

Maddi hasarın, o günün değerine göre 150 milyon – 1 milyar Türk Lirası arasında olduğu tahmin edilmektedir. Demokrat Parti hükümeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk Lirası cıvarında tazminat ödemiştir.

Zamanın gazetelerine göre asıl suçlu, Türkleri provoke eden Rumlardır. Halbuki 6-7 Eylül olaylarının sadece Kıbrıs’la ilgili olarak Rumlara yapılmış bir misilleme olmadığının bir göstergesi, tahrip edilen işyerlerinin sadece yüzde 59’u Rumlara aitken, kalan yüzde 17’sinin Ermenilere, yüzde 12’sinin Yahudilere ait olması, hatta dönmelere ve Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekânların bile saldırıya uğramasıdır.

Olayların başladığı saatlerde İstanbul’da olan başbakan Adnan Menderes saldırıların kontrol edilememesi üzerine Sapanca’dan çağrıldı ve sıkıyönetim ilan edildi. Olaylarla ilgili olarak önce 3.151 kişi tutuklandı. Sonradan bu sayı 5.104’e yükseldi.

10 Eylül 1955 günü dönemin İçişleri Bakanı istifa etti. Başlangıçta soruşturmalar Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşmış olsa da 12 Eylül günü Meclis’e taşınan olaylarda DP iktidarı komünistleri suçladı. Aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru’nun bulunduğu yaşayan fişlenmiş komünistler ile ölmüş dört komünist hakkında dava açıldı. Tutukluların çoğu Aralık 1955’te serbest bırakılır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, muhalefet lideri İsmet İnönü’nün, hükümeti ağır bir dille eleştiren ve gerçek suçluları takip yerine suçsuz vatandaşlara işkenceyle suçlayan konuşmasıdır. Menderes, bu konuşma için İnönü’ye, “Paşam vatan bu konuşmayı affetmeyecek” diyecektir. Dava beraatle sonuçlandı. Kısa süre sonra Kıbrıs Türktür Cemiyeti de kapatıldı. 1960 darbesinden sonra, bu olaylar Yassıada yargılamalarının gündemine oturdu. 27 Mayıs darbesinden sonra cunta tarafından organize edilen Yassıada Yargılamalarında olayların DP hükümetinin başbakanı Adnan Menderes’in provokasyonu sonucu kontrolden çıktığı iddia edildi ve cunta mahkemesi Demokrat Parti yönetimini 6-7 Eylül olayları nedeniyle de cezalandırıldı.

Dr. Dilek Güven’e göre:

Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı Hikmet Bil ve üyeleri cezaevine girdi. Ama “Ya bizi serbest bırakırsınız ya da biz bazı şeyleri ifşa ederiz” deyince serbest bırakıldılar. Olaylar halkın üzerine kaldı. Çünkü mahkemede, “Türk milleti galeyana geldi, olayları gerçekleştirdi” denildi. Kimse ceza almadı. İkinci dava Yassıada’ydı. Menderes ve hükümet üyeleri yargılandı. Bu davada da olaylar sadece hükümet üyeleri üzerine yıkıldı. Menderes, defalarca MAH yani MİT Başkanı’nın mahkemeye çağrılmasını istedi. Ama hep reddedildi. Olaylar aydınlatılmadı.

Olayların ardından, Türkiye’de yaşayan binlerce Rum Türkiye’den göç etmiştir. Rum nüfusun zamanla azalmasıyla Rumların ekonomideki etkisi zayıflamaya başlamış ve daha önceki azınlıklara yönelik eylemlerde olduğu gibi Türklerin sermayeye hakim olması hızlanmıştır. Birkaç bin Rum ise özellikle Mersin ve Tarsus’a yerleşmişlerdir. Zamanla kalan Rumların da büyük çoğunluğu İstanbul’u terketmiştir. Nüfus mübadelesi sonucunda 1925 yılında yaklaşık 100.000’e düşen İstanbul’daki Rum nüfus, 2006 yılında 2.500 kişiye kadar düşmüştür.

6-7 Eylül 1955 olayları, Rumların büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmasına neden oldu. Gayrimüslimlerin büyük bir kısmı için, yaşananlar, Türk vatandaşı olarak kabul görmediklerinin kanıtı olmuştu. Hangi parti iktidarda olursa olsun, gelecekte de ayrımcılıklara maruz kalacakları düşüncesiyle ve kendilerini güvende hissetmedikleri için, özellikle Rumlar yurtdışına göç kararı vermişlerdir. Nesiller boyu bu topraklarda yaşamış olan İstanbul’un gayrimüslim yerlileri, bu gibi davranışlar sonucu evlerini ve anavatanlarını terk etmek durumunda bırakılmışlardır. Ancak hükümetin o dönemde kabul etmediği olaylar 1998 yılı içinde bir meclis önergesi sırasında kabul edildi. Tazminat değeri olan 70.000 Lirayı vermeye hükümet yanaşmadı.

6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK genel sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında şu demeci vermiştir.

“6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.”

(*) http://www.taraf.com.tr/roni-margulies/makale-iki-kamyon-eskiya.htm

(**) Kaynak: Wikipedia

Destek Çağrısı!

Standard

Bir Kökenlere Dönüş Hikâyesi;

Tuzla Ermeni Çocuk Kampı (Kamp Armen) 1963 yılında, çoğunluğu Doğu’dan gelen yetim Ermeni çocuklara eğitim ve barınma imkânı sağlamak amacıyla kuruldu. 1983 yılında kapatılana kadar yüzlerce yetim çocuğun evi, ailesi oldu. Sıcak bir yuva sunmanın ötesinde, çocukların kendi dillerini ve kültürlerini tanıyarak, öğrenerek yetişebilmelerini sağlamak gibi anlamlı bir amaca da hizmet etti. Yaz-kış kampta yaşayan öğrenci sayısı sınırlı olmasına rağmen, her yaz İstanbul civarındaki çeşitli Ermeni okullarından gelen yetimlerin ve yetim olmasalar da, yoksul ailelerden gelen çocukların yaz aylarında buluştukları, çocukluklarının en kıymetli yıllarını, en renkli anılarını yaşadıkları bir yer oldu.

Kaybolmayın Çocuklar işte o en kıymetli yılların, en renkli anıların yitik mekânının, Kamp Armen’in filmi. Yirmi beş yılı aşkın bir süredir atıl bir şekilde bırakılsa da hâlâ içinde o günlerin aydınlığını taşıyan; camı, çerçevesi olmayan pencerelerinden bakarken sanki aniden koşarak birkaç çocuk avludan geçecekmiş gibi; boş koridorlarında yankılanan ayak seslerinize kahkahalar, şarkılar karışacakmış gibi; adeta her kapısı yıllar öncesine açılıyormuş gibi hâlâ yaşayan, büyülü bir mekân.

 

İşte bu nedenle filmi Kamp Armen’in bugününde çekmeye, yitirilen bütün o kıymetli anları, anıları yoklukları üzerinden anlatmayı seçtik. Bu yüzden hikâyeyi Kamp Armen’de büyüyüp, yıllar sonra yitirdiklerini aramak, anılarını, kökenlerini ve her şeyden önce de birbirlerini bulmak üzere Kamp Armen’e dönen iki kardeş üzerine kurduk… (*)

* * *

Kamp Armen’i duydunuz mu hiç? Peki Tuzla desem? Hrant Dink desem?

Bugünlerde Kamp Armen’le ilgili hummalı bir çalışma var. Garabet Orunöz ismi bazılarınıza aşina geliyordur belki. Hatırlayalim: Cemile Bayraktar’in Mayıs’ta ‚Bu Acı Kimin? –Türkiye’de Ermeni olmak…‘  başlıklı bir söyleşisi yayimlandi. (**) O söyleşiden öğrenilecek çok şey vardı elbette. Bunun dışında söyleşide de filmin bahsi geçmişti gözünüze çarptıysa. Sonra AGOS’ta haberini okuduk. Ben bu yazıyı hazırlaren, onlar, Garabet Orunöz ve Gülengül Altıntaş başta olmak üzere, tüm ekip canla başla çalışıyor, çabalıyor. Tüm teknik ve bürokratik hazırlıkları bir kenara bırakırsak şimdilik, Kamp Armen / Kaybolmayın Çocuklar bir sponsor arayışında hala. Maalesef çalınan kapılar açılmıyor maddiyat mevzubahis olduğunda. Sponsor olacağını söyleyen kuruluşlar nedense cayıyorlar bu teşebbüslerinden. Homofobik korku yine başgösterdi, belli!

Böyle bir çalışma, bir tanıtım, bir belgesel, nihayetinde geçmişin önemli bir mihenk taşının hatırlanması için ne yazıktır ki sponsor bulunamıyor. Yürekle yapılan her işe köstek olan maddiyat burada da keskin dişlerini gösteriyor. Maalesef herşey maddiyatta tıkanıp kalıyor. Herkes gönüllü çalıştı diyelim, peki ya ekipmanlar ve vergiler? Evet, ‚suyla çalışmıyor bu meret‘ maalesef…

Aslında çok da birşey değil istenen. Misal, diaspora bu tutarı isterse hemencecik toparlar. Proje, 39,000 TLye mal oluyor. Bunun6,000 TL’lık kısmı, Ermenistan Türkiye Sinema Platformu tarafından destek olarak veriliyor. Proje ekibi, bu hafta başına kadar umutla ve merakla Kültür Bakanlığı desteğinden olumlu bir haber çıkıp çıkmayacağını bekledi. Tahmin edilebileceği gibi destek sağlanamadı.

Proje, manevi yönden olduğu kadar arkasındaki ekiple de etkileyici. Destekleyen ve kamera arkasında gönüllü çalışacak 20 akademisyen Türkiye’nin en iyi dört üniversitesinin sinema televizyon bölümünden. Ermenistan’dan gelecek oyuncunun konaklaması da gönüllü bir dost tarafından karşılanacak. Yani demem o ki, ekip daha fol-yumurtayı bile görmeden canla başla çalışmaya başladı, ilk günkü şevk, heves ve hırsla da devam ediyor yılmadan, bıkmadan ve en önemlisi ümitsizliğe kapılmadan.

* * *

Geçtiğimiz hafta sonundan beri, projeye destek verenler, gönülden bir yardım kampanyasına odaklandılar. Baktılar ki sponsor bulunamıyor, Kültür Bakanlığından destek yok, herkes elini vicdanına koydu. Kaybolmuş umutları hala insanlığın ölmediğine inandırmak için aslında bu çaba. Belki ihtiyaç duyulan miktar yine toplanamayacak ama üç maymunu oynayan yüreksiz, riyakar ölüsevicilerin duyarsızlığına inat, bir çaba gösterilmiş, vicdan rahatlatılmış, ‚bakın sizin kılınız kımıldamıyor, destek olamıyorsunuz köstek de olmayın, biz hallederiz‘ denmiş olacak, böylece insanlık hatırlatılmış, Hrant’ın rüyasını gerçeğe dönüştürmek için çaba harcanmış olacak. Bu işe gönülden destek verenler arasında, isminin anılmasını arzu etmeyen işadamlarımız, evhanımlarımız, emeklilerimiz, Vanklist adlı Yahoogroup’ta birarada bulunan Tıbrevank mezunları ve sempatizanları, Paris Surp Khaç Tıbrevank Derneği, dünyanın dört bir yanından, Avustralya‘dan Amerikaya, Isviçre’den Türkiye’ye, Fransa’dan Ermenistan‘a gönüllü vicdanlılar, Vakıflıköylüler, yeni kurulmakta olan MalatyaHay Derneği gönüllüleri, geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Murat Kılıç’ın arkadaşları , dayanışmaya şahit olup ‚çorbada bizim de tuzumuz bulunsun‘ diyerek katılanlar, insanın yüreğini ısıtacak destekler var…

* * *

‘Kaybolmayın Çocuklar’ı 2011 Ocak’ta, Ermenistan Altın Kayısı Film Festivalinde, Mart ayında da İstanbul Film Festivalinde seyredeceğiz, diğer ülkelerde gösterim için bilgi beklenmekte.

Şimdi ne yapmalı? Bu güzelim projeyi heba mı etmeli yoksa ittirerek, kaktırarak yoluna devam mı ettirmeli? Heba edilen, bir projeden öte Hrant’in rüyasi değil mi sizce de? Yani saygımızı sevgimizi sadece yazarak çizerek, cenazede yürüyerek mi gösteriyoruz, yoksa ‚Kırlangıcın Yuvası’nı tanıtarak, çocukların kaybolmasını engelleyerek mi? Hadi, son bir çaba, hayaller gerçek olsun, çocuklar kaybolmasın, kırlangıç yine gelsin yuvasını bulsun koyduğu yerde. Hadi bir el atalım, bir küçük destekle belki de birkaç adım attıracağız bu projeye.

Garabet Orunöz der ki; 5,000 veya 10,000 verip de, ‚birileri bir filim mi ne yapacakmış, geldiler 5- 10 bin verdim yolladım!‘ diyenlerin vereceği desteğin hiçbir önemi yok; 50 Euro , 50 $ veya 50 TL verip de ‚Ben de “Kaybolmayın Çocuklar” filmine destek vermiştim, ne oldu acaba?‘ diye merakla bekleyenlerin yardımları çok daha kıymetli. Dayanışmanın ortaya çıkardığı film olacak bu. Beş kişi değil, binlerce kişi gururlanıp filmine sahip çıkacak. Bizim için önemli olan budur; çok kişinin sahiplenmesi, çok kişinin izlemesini sağlar; çok kişi izlerse, çok kişiye anlatır, çok kişi dinlerse, kamuoyu oluşur, ‚NEDEN el kondu?‘ diye bir soru da sorulur. Süremiz çok kısıtlıdır. Bu ayın son haftasına kadar vaktimiz var. (*)

Elimizi vicdanımıza koyup bir düşünelim kim nasıl yardım edebilir diye. Ve elimizden geleni ardımıza koymayalim… Geç kalmadan, ah vah etmeden önce, haydi, su projeyi gerçeğe dönüştürelim. Hrant’ın hayali olan ‚KAMP ARMEN’ filmine destekle, bir hayalin dayanışmayla da gerçekleştirilebileceğini ispatlayalim, haydi…

Her  türlü yardım, soru ve bilgi için Garabet Orunöz’le iletişim kurulabilir: garabet44@yahoo.com


(*) Garabet Orunöz’ün kaleminden

(**)http://www.derindusunce.org/2010/05/12/bu-aci-kimin/

İsyanımdır!: Veli Saçılık Olayı

Standard

Lütfen bu satırları okurken, karşınızda, kolu, insanlığını kaybetmiş görevliler tarafından bilinçli, vicdansız ve duyarsızca bir buldozer darbesiyle insafsızca kopartılmış; kurtarma ihtimali varken, o kol günler sonra bambaşka bir şehirde bir köpeğin ağzında bulunmuş,  ve bu eksikle on yılı aşkın bir süredir isyan etmek yerine, tüm umudunu dışa vuran gülen yüzüyle yaşamaya devam eden, olan biten (veya bitemeyen!) herşeye rağmen hayatını yeniden kurmuş, bugünlerde ise yaşadığı her şeyi geçmişte bırakmaya çalışarak bu dünyaya ve bu ülkeye bir yeni can katmanın sevincini yaşaması gerekirken kolu her gün tekrar kopartılmaya çalışılan biri olduğunu her kelimede hatırlayın ve okumanız bittikten sonra da hiç unutmayın!

 

Tarih beş Temmuz ikibin. Burdur cezaevinde terör suçlularının kaldığı iki koğuşta olaylar çıktı. İzmir’de bir dava için ifade vermeleri gereken onbir tutuklu, ifade vermemek için isyan başlattı. Mahkumlar, kaldıkları iki koğuşun kapısını kapattı. Ama güvenlik güçleri, koğuş duvarlarını yıkarak mahkumlara ulaştı. Duvarları kepçe darbeleriyle yıktılar. Operasyonda altmıştan fazla kişi yaralandı. Yaralananlardan biri de Veli Saçılık’tı. Duvara inen kepçe darbeleri Saçılık’ın kolunu kopardı. Kopan kol, yerine dikilmek için alınacağı yerde çöpe atıldı. Bir köpeğin ağzında bulundu. Veli Saçılık gazete ve bildiri dağıttığı gerekçesiyle örgüte yardım suçlamasından tutukluydu. Bu davadan beraat etti ama koparılan kolu için hukuk mücadelesini sürdürdü. Saçılık beraat kararından sonra girdiği sınavı kazandı. içişleri bakanlığı nüfus işleri genel müdürlüğünde memur oldu. Adalet ve içişleri bakanlıklarına karşı açtığı davada 150,000 lira tazminat almaya hak kazandı. Saçılık’a tazminat ödendi, ancak bu arada danıştay kararı bozdu. Cezaevi olayları nedeniyle açılan dava zamanaşımına uğradığı halde, danıştay ‚cezaevi isyanı davasının sonucu beklenmelidir‘ dedi. Dosya son olarak Isparta idari mahkemesine geldi. Mahkeme, Saçılık’ın örgüt üyesi olduğunu ileri sürerek, tazminatın faiziyle birlikte geri alınmasına, mahkeme masraflarının da Veli Saçılık’tan istenmesine karar verdi. Devletin istediği para 500,000 liraya ulaştı. Veli Saçılık, koparılan kolunun üzerine bir de borçlu çıktı.

* * *

Biz bu ülkenin tarihinde çok gördük, hala da görmeye devam ediyoruz bir insanın, insanlıktan çıkmış zihniyetliler tarafından defalarca öldürüldüğünü. Katlettikleri yetmezmiş gibi, ölüsünü bile kıvrandıran resmi ve gayri resmi merciler ve kişiliklerini kaybetmiş kişiler, ölülerin ruhunu da katletmeye devam ederler bu vicdansızlıklarıyla. Ölülerin ruhunun huzur bulmasının sağlanması, hem dini hem de insani bir gereklilik ve hatta mecburiyetken, bunun aksinin yapılması ve bu eylemin bıkmadan onyıllarca sürdürülmesi hiçbir vicdana sığmaz, sığamaz. Her demeç, her mahkeme kararı, açılan her yeni davayla ruhlar bir kez daha katledilirken hangimiz sessiz kalabilir ki? Hele bir de bu yapılanlar öldüremeyip süründürdükleri insanlarımıza yapılıyorsa, işte o zaman sesimiz yükselmeli, çığlıklarımız duyulmalıdır insanlığını unutmuşlar tarafından.

İşte bu yüzden çok önemlidir Veli Saçılık Olayı’na sessiz kalmamamız!

Veli Saçılık 5 Temmuz 2000 tarihinde tutuklu bulunduğu Burdur cezaevinde çıkan ‚isyanları bastırma operasyonu‘ sırasında kolunu kaybetti! Bu vahim olay, bu korkunç ve bir o kadar da korkutucu acı, bu denli basit bir cümleyle ifade edilememesi gerekirken, yapılanlar, kana susamışları kesmemiş olacak ki bir dozer darbesiyle kopartılan kol günler sonra Isparta’da bir köpeğin ağzında bulundu!

Veli Saçılık ve eşi için beş Temmuz, katılamadıkları bir arkadaş toplantısı için ‚iki elim kanda olsa da katılırdım, gerçi biri kanlıydı ama…‘ gibi bir nükte ile geçiştirilmeye çalışılan bir günün tarihidir. Çünkü, unutmaya çalıştıkça hatırlanan her acıya yapılması gerektiği gibi, dalga geçerek bir gülümseme konusuna dönüştürülebilmelidir bu konu da… Olay şakaya vurulurken, kan ağlayan bir ‚iç‘in dışa akıtılmayan gözyaşlarıdır bu sözler aslında.

* * *

Yazımı, haklı isyanını bile sessizce haykıran, resmi mercilere bu kadar yıl sonra bile hala kendini ifade etmeye çalışan Veli kardeşimin kelimeleriyle bitirmek istiyorum. Yapanlara, yaptıranlara ibret olsun diye, hiç olmazsa bir kişinin, sadece bir kişinin insafa gelip adaleti, insanlık adına yerine getirmek için bir girişimde bulunacağını umarak, yine de ümitle, yine de insanlığa inançla…

Bu memleketten onyıllardır süregelen adaletsizlik, vandalizm ve yaptırımlarla nice Yorgo’lar, Agop’lar, Musa’lar, Dikran‘lar gitti, memleketine hasretle hep, altın kafes gurbete… Bırakın bari Veli’ler kalsın!

* * *

Bana yapılan eza bitsin artık. Bitmeyecekse gideyim bu memleketten.(*)

Beni 5 Temmuz 2000 yılında Burdur Cezaevinde yaşananlardan hatırlarsınız. Olayda koğuşa dalan buldozerle kolum kopmuş sonrasında da Isparta sokaklarında kopan kolum bir köpeğin ağzında bulunmuştu.  Olay olduğu günlerde babaşbakan Ecevit dahil bütün devlet yetkilileri idarenin kusurlu olduğunu ve gerekenin yapılacağı beyanatlarını verdiler. Durumu telafi etmek için de protez kol verdiler. İçişleri ve Adalet Bakanlığına karşı açtığımı Antalya 1. İdare mahkemesindeki tazminat davasını kazandım. 100 bin lira maddi, 50 bin lira manevi tazminat kazandım. Ancak Danıştay 10. Dairesi süren isyan davası olduğu ve onun sonucunun değerlendirilmesi gerektiğini söyleyerek karararı bozdu. Antalya İdare Mahkemesi Isparta da idare mahkemesi kurulduğunu söyleyerek davayı Isparta’ya gönderdi.

Isparta İdare Mahkemesi tazminat davamın reddine karar verdi. Daha önce Antalya İdare Mahkemesi benim kusurlu olduğuma dair hiç bir delil olmadığını ve can güvenliğimi devletin korumak zorunluluğuna vurgu yapmıştı. Yeni kararda ise devletin müdahale yetkisinden dem vuruluyor. En kötüsü kararda yalan yanlış bilgilerin olması. Güya ben yasa dışı örgüt üyeliğinden mahkûmmuşum, isyan davasın yargılanıyormuşum vb. Bir çok yalan yanlış iddiada bulunuyor. Ellerindeki dosyada yardım yataklıktan yargılandığım ve beraat ettiğim, isyan davasının zaman aşımından düştüğü bilgileri mevcut ama bunları görmek istememiş hâkim beyler. Kin kusuyorlar, Danıştayı bile dinlemiyorlar.

Hiç yok yere 2 yıl 6 ay hapis yattım, hiç yok yere kolum koparıldı ve bilerek dikilmesi engellendi, sonunda da kolum bir köpeğin ağzında bulundu. Tarifsiz acılar yaşadım. Şuan nüfus memuruyum, herkesin cebinde taşıdığı nüfus cüzdanını ben yazıyorum. Ama Mahkemeye bakarsanız “katli vacip azılı terörist“im. Sizce bu bana yaşatılan acıların hiç bir karşılığı yokmu? Adalet bu mu, bu kadar mı? On yıldır tek sorumlu mahkeme karşısına çıkarılmadı ve ben mahkeme kapılarında sürüne sürüne bir avukat kadar hukuk bilgisine sahip oldum. Bana yapılan eza bitsin artık. Bitmeyecekse gideyim bu memleketten.

Veli Saçılık

* * *

Not:  Oral Çalışlar’ın 30.06.2008 tarihli köşe yazısından bir bilgi:

Veli`nin kolu kopartıldığında dönemin Cezaevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun`du. 19 Aralık 2000 yılında 32 kişinin ölümüne neden olan 20 cezaevine yönelik operasyonun da etkili isimlerindendi.

Kopan kolla ilgili “Olayın sorumluları hakkında gereken yapılacak” diye demeç vermişti. Kendisi geçenlerde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliğine atandı.

Danıştay 10. Dairesi tazminat kararını reddederken, “zararın oluşmasında zarara uğrayanın ya da üçüncü kişinin kusurunun bulunması halinde ise idarenin tazmin sorumluluğunun ortadan kalkacağı ya da kusur ölçüsünde azalacağı açıktır” ifadesini kullanmış. Veli Saçılık aylarca hapis yattığı davadan beraat etti. Direniş davası ise sürüyor. Veli Saçılık hiçbir mahkûmiyete sahip değil. Buna rağmen kazandığı tazminatı Danıştay kararıyla kaybetti…

Ali Suat Ertosun ise Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyesi olarak görevini sürdürüyor…


(*) Veli Saçılık’ın basın kuruluşlarına yazdığı mektup.