Tag Archives: volorn

Digin Aznif, bir sagar(*) ve bezelyenin hatırlattıkları

Standard

Seneeeee… 1977 ile 1979 arasında bir sene. Mekân Bakırköy, Dadyan Varjaran.

Eski binanın arka demir kapısından girip sağa kıvrılınca kalorifer dairesine inilirdi. Bir zamanlar yemekhanemiz oradaydı. Ben, aşırı yaramaz bir çocuktum ve anacığım da öğretmen olmanın avantajlarından(!) faydalanarak normal şartlar altında maksimum iki sene sürecek anaokulu hayatımı “evde yayasını yoracağına, mangabardezde genç meslektaşlarımı yorsun biraz” diyerek üç seneye çıkartmış. Bu haddinden fazla uzun anaokulu maceramdan kısa kısa ama lüzumundan fazla ayrıntılı hatıralar biriktirmişim. Yaş dörtle altı arası. Hafıza deseniz, dün aldığım şeyi nereye koyduğumu bilmez; yarım asır önceki yemekhanenin kokusunu eksiksiz getirir burnumun dibine. Ekseriyetle balık, münasebetsiz zamanlarda fil hafızalı şu faniyi ve gri hücrelerini anlayabilene aşk olsun.

Yemekhane girişinin solunda, kapıları bir türlü kapanmayan üç alaturka tuvalet vardı. Kokuları da kapı tanımaz, sofraya kadar gelirdi. Bunu niçin anlattığım birazdan anlaşılacak. Bir yemek yazısına tuvaletten girilmez diyeceksiniz. Haklısınız. Fakat hatıraların da her zaman ön kapıdan girmek gibi bir terbiyesi olmuyor.

Bizim “sagar”larımız vardı. Bildiğiniz sefertasları işte. Çelik, ekseri yuvarlak, bazen oval, üzerine kırmızı oje ile isimlerimizin ekseri ermenice olarak başharflerinin yazıldığı. Aynısından oryortlarımızda (öğretmenlerimizde) de vardı. Sabah, daha sınıfa gitmeden yemekhaneye uğrar, akşamdan hazırlanmış nevalelerimizi birlikte dındes mayriglerimize (kaba tabirle hademe analarımıza) emanet ederdik. Öğlen yaklaşınca o kaplar, kocaman kapılı fırınlara girerdi. Kapak demiyorum, bildiğiniz kapı. İçine yemekle beraber birkaç çocukluk hatırası -ve ben gibi delimanyak çocuk- da rahatça sığardı.

Sonra mammamlarımız sıcak sıcak önümüze gelirdi. Biz oynar, öğrenir, didişirken birileri kaplarımızı teslim almış, yemeklerimizi ısıtmış, soframızı hazırlamış olurdu. Çocukken bütün bunların kendiliğinden gerçekleştiğini sanırsınız. Masallarda sofra nasıl kuruluyorsa öyle.

O sofrayı kuranların birinin adı Digin Aznif’ti.

Gelelim o şahane güne.

Sagarımı açtım. İçinden volorn çıktı. Meali: Bezelye.

Canım ebeveynim, beslenme çantama bezelye yemeği koymuş. Benim sebzeler âlemindeki dost çevrem o yıllarda çalı fasulyesiyle sınırlı. Geri kalanlarla diplomatik ilişkilerimiz henüz başlamamış. Hele ki bezelyeyle…

Kabın kapağını kaldırmamla burnumu geri çekmem bir oldu. Isınmış, kapalı kalmış yemeğin kokusu bana ağır geldi. Çocuk burnudur; bazen bir kokuyu sevmez, sonra bütün bir sebze ailesini ömür boyu mahkûm eder.

Ben de kararımı verdim: Bu yenmeyecek.

Aldım kabı, gittim tuvalete, yemeği döküverdim.

Dört-beş yaşındaki aklımla meseleyi çözdüğümü sanıyordum. Bezelye ortadan kalkmıştı; demek ki sorun da kalkmıştı. İnsanlığın ilerleyen yaşlarda da vazgeçemediği o muhteşem çözüm yöntemi: Gözümün önünde değilse yoktur.

Tam o sırada arkamda bir ses çınladı. Yazarken bile o ses hala kulağımda inanın:

“Ne yapıyorsun sen?”

Digin Aznif.

Devamını uzun uzun anlatmayacağım. Yaramaz bir çocuktum; azar da işitirdim, o yılların çocuklarına pek kolay reva görülen cezalarla da tanışıktım. Çoğunu unuttum. Ama Digin Aznif’ten o tuvaletin başında yediğim dayağı asla unutmadım.

Bezelyenin kokusu geçti. O günün incinmesi kaldı.

Digin Aznif ve oğlu Jirayr

Digin Aznif ve oğlu Jirayr

Digin Aznif’in kendi hayatında neler yaşadığını bilmiyorum. Onun o anki kızgınlığının bütün sebeplerini de bilemem. Yani o yaşta bilemezdim, anlayamazdım, çocuktum ya hu. Fakat büyüdükçe, büyüklerimin o kara günlerdeki yaşanmışlıklarını duydukça, kanım çok dondup yüreğim burkulunca, o kuşağın yemekle kurduğu ilişkiyi başka türlü algılamayı başardım.

Bizim çocukluğumuzun yaşlıları arasında, çocukluğunu yaşamaya fırsat bulamamış insanlar vardı. Özellikle 1915 Soykırımı’ndan sağ çıkmış kuşak için açlık, sofrada sözü edilen eski bir hikâyeden ibaret değildi. Çoğu konu gibi bu konu da bir tabu misali susarak anlatılırdı.

Benim nenelerim, Eğin’de bir yıl boyunca ağaçların altında, mağaralarda yaşamış; terk edilmiş Ermeni evlerinde bulabildikleri erzakla karınlarını doyurmaya çalışmışlardı.

Bugün “bir şeyler atıştırayım” diye açtığımız dolabın bulunmadığı bir dünya düşünün. Yarın ne yiyeceğinizin, ne içeceğinizin yarının kendisi kadar belirsiz olduğu bir dünya.

Öyle bir yerden gelen, yokluğu iliklerine kadar tatmış insanları tasavvur edin. Ölümler ve ölüler arasında çocuğunu doyurmak için günlerce aç kalabilen anneler düşünün. Bu insanlar için tencerede kalan iki kaşık yemek, yalnızca iki kaşık yemek değildir. Bulunmuş, yoklukta emekle elde edilmiş, taşınmış, saklanmış, pişirilmiş; birilerinin karnını doyuracak hale getirilmiş hayattır. Nenelerinin yiyemeden, içemeden; aç, susuz ölmek zorunda kaldıkları o sonsuzluğa uzanan yürüyüşlerdir…

O yüzden ekmek kırıntısını toplarlardı. Kalan yemeğe yeni bir öğün bulurlardı. Bize pek küçük görünen şeyleri atmaya elleri varmazdı. Biz tabağın dibini görürdük; onlar o tabağın boş kaldığı günleri de.

Tuvalete dökülen bir kap yemek, o hafızaya nasıl görünürdü, şimdi biraz olsun anlayabiliyorum.

Bir de hayatın şu tuhaflığına bakın: Yıllar sonra Digin Aznif’in torununun kuzeniyle evlendim.

Bezelyeden, tualetten ve dayaktan kaçarken aileye yakalanmışım meğer.

Kendisiyle yeniden görüşmek kısmet olmadı. Ama torunlarıyla görüşüyoruz. Her zaman yüz yüze olamasa da kalp kalbe. Bir zamanlar yemek kabımı emanet ettiğim insanın adı, şimdi aile sohbetlerimizin bir yerinde yaşamaya devam ediyor. Hem de çok sık…

Bezelye zatı muhteremleri ise hâlâ burada.

Üstelik kendisinin saray görmüşlüğü de varmış. XIV. Louis taze bezelyeye pek düşkünmüş; Versay’ın yayınları, saray çevresindeki bezelye merakını ayrıca anlatıyor. Bir tarafta kralın hevesi, öbür tarafta benim sagarımın kapağını açar açmaz verdiğim olumsuz rapor. Demek ki saltanatla aramdaki meseleler ve mesafeler o yaşlarda başlamış bile.

Fakat bugün, nenelerimin sofrasını düşündüğümde bezelyenin itibarıyla pek ilgilenmiyorum. Asıl mesele, önümüze gelenin kıymetini öğrenmek, çocuklara, etrafımıza, tüketim toplumuna dönüşmüş “kadir kıymet bilmez” kuşağa öğretebilmek. Böylece ben de o döktüğüm bezelyenin özrünü Digin Aznif’e dilemiş olurum belki de…

 

Zeytinyağlı bezelye

(Dört kişilik)

Bu, çocukluğumdaki sagardan çıkan yemeğin birebir tarifi değil elbette; bugün o hatıranın yanına koyduğum sade bir tencere.

Malzemeler:

  • 500 gram ayıklanmış bezelye
  • 1 büyük kuru soğan
  • 2 diş sarımsak (isteğe bağlı)
  • 1 orta boy havuç
  • 1 orta boy patates
  • 1 olgun domates
  • 1 kepçe zeytinyağı
  • 1 su bardağı sıcak su
  • Tuz, karabiber
  • Bol limon suyu (ekşili sevenler için alternatif, koruk suyu da mük oluyor)

Soğanı yemeklik doğrayın. Havucu ve patatesi küçük küpler halinde kesin. Domatesleri rendeleyin veya ince doğrayın.

Zeytinyağını tencerede ısıtıp soğanı hafifçe yumuşatın. Önce sarımsağı, sonra da havucu ekleyerek birkaç dakika çevirin. Domatesi katın; kokusu güzelleşip biraz koyulaşana kadar pişirin.

Bezelyeyi, patatesi, tuzu ve sıcak suyu ekleyin. Kapağını kapatıp kısık ateşte, sebzeler yumuşayana kadar yaklaşık 20–30 dakika pişirin. Bezelyenin tazeliğine göre süre değişebilir; dondurulmuş kullanıyorsanız çözündürmeden ekleyin ve daha erken kontrol edin. Gerekirse azar azar sıcak su ilave edin.

Ocaktan alınca biraz dinlendirin. Zeytinyağlı yenecekse ben soğuk seviyorum. Pilavın yanında garnitür olarak servis edilecekse de Ilık tercihimdir. Gerisi size kalmış…

Yemekle de oynamayın, nimettir, ayıptır…

 

(*) sagar: ermenice sefertası

 

Bu yazı 4 Kasım 2026 tarihinde AGOS internet sitesinde yayınlanmıştır. Digin Aznif, bir sagar* ve bezelyenin hatırlattıkları