Zadig (23.03.2008)

Standard

Zadig

Kirmizi yumurta, cikolata tavsan, paskalya coregi

Burada daha 12 olmadi saat. Yani hala Pazar. Yani hala Zadig…

Demek ki daha gec kalmadim kutlamaya…

Yilbasi/Noel zamani da ayni duygular icindeydim… Eski gunlere bir ozlem oluyor insanin icinde boyle gunlerde…

Yaslaniyor muyuz ne???

Ozlediklerimi siralayinca coook eskilere gittim…

Hala insanca duygularin varolduguna inanilabilen gunler….

Elimizde yumurta-coreklerle muslumani-hristiyani ayirt edemedigimiz ve kapi kapi dolasip dagittigimiz, karsiliginda baska renklere boyanmis yumurta ve cikolatalara sahip oldugumuz gunler…

Deyim yerindeyse ‚silah zoruyla’ gidilen ‚buyuk’ ziyaretleri (gnkamayr, aile buyukleri) ve kiliseler…

Khtum gecesi yayanin evinde yenilen topigin, midya dolmasinin tadi…

Rahmetli Hayganus Morak’in ‚teped tnem gi dzagi’ diye dalga gectigimiz pirinci bol, sapana tas olarak da kullanilabilecek sertlikteki zeytinyagli yaprak sarmalari…

Yayamin zerdesi…

Eve senede 2 (Zadig-Dznunt) giren pastirmayi gorunce gozleri isil isil olan rahmetli Roza yayamin huzur veren yuzu…

Buyuklerin agir gun dedikleri avak urpat’ta yapilmayan isler listesi…

Avak hinksapti gunu viktorya kumas boyasiyla, kalaylanmis kocaman eski bir bakir tencerede ozene bezene boyanan, sonra da yagli bir bezle parlatilan yumurtalar…

Pastaneci Ercan Abi’nin malzemelerini verdigimiz corekleri orup firininda pisirerek evlere servis yapmasi…

Pazar gunu kilisede karsilasilan o heyecanli kalabalik…

Rahmetli Snork Badriark zamaninda girmeye destur olmayan badriarkarana girip de elini opmem, karsiliginda koro uyelerine verilen yumurtaya ortak olmam ama rahmetlinin ‚aaar ar paytz meg had ar’ demesi (feci yozgatliydi rahmetli, isiklar icinde yatsin)…

En cok sogan kabuguyla boyanmis o kahverengi-turuncu arasi renge burunmus yumurtalar huzunlendirirdi beni… Sanki yumurta boyasi alacak parasi olmayanlar, fakirler soganla boyarlardi yumurtayi… Ne biliyim kucuktum iste oyle gelirdi bana…

Sonra 2001 Zadigi… Yeni tanistigim ‚sozlu’mle ilk, ailemle son Zadig’im…

Daha devam edebilirim, ozlemini duyduklarimi sayfalarca yazabilirim ama burada bir nokta koyayim…

Hersey gibi Zadig de eskiden daha guzeldi.

Bu sene kapidan baktirip kazma kurek yaktiran Mart’a denk gelmesi sonucu burada lapa lapa karli bir zadig yasadik…

Eski gunlere ozlem kendimizde de basgosterdi. Eskiden suslenip puslenip hazirlandigimiz Khtum/Zadig yerini esofmanlarla oturdugumuz bos bir tatil gunune birakti.

Buyukler telefonla, arkadaslar sms/mail/facebook’la kutlanacak bu zadigde de, tipki son yillarda oldugu gibi… Bir de ‚Krisdos haryav i merelots/orhnyal e harutyun Krisdosi’ diyecegiz 2000 yildir ayni seyi dememize ragmen yeni bir mujde verirmis gibi de sevincli olacagiz bu gun de…

Zadig, Gagant, Dznunt olsun, eski gunlere ozleminiz artmasin… Her gelen sene bir oncekini aratmasin…

Renkli yumurtaniz, cikolataniz, coreginiz ve en cok da mutluluk ve umudunuz bol olsun bu Zadig…

Adet yerini bulsun, ben de soyliyim, eksik kalmasin
Krisdos haryav i merelotz
Orhnyal e harutyun krisdosi

23.03.2008

Hayat Arkadasi (11.01.2007)

Standard

Hayat Arkadasi

Insanin beraber yaslanmak icin sectigi ve hayatini ‚sonsuza kadar’ birlestirdigi insana verilen bu ismin altinda hep daha derin bir anlam aramisimdir. Insan cok badireler atlatir hayat arkadasiyla. Once arkadaslik, flort, icabinda ailelere baskaldiri, sonra evlilik, telas, coluk cocuk derken yillar gecer. Cok guzel, cok zor, neseli, huzunlu her turlu zaman gecer beraber. Ve bir gun ‚o gun’ gelir. Insanin hayatini beraber sonlanacagini dusundugu, aksi bir dusunceyi aklina bile getirmedigi o ‚hayat arkadasi’ artik hayatinda yoktur. Tum guzel gunler gecer hep insanin aklindan. Kavgalar, hastaliklar, cekilen acilar, kotu olan hersey unutulmustur. Cemberimde Gul Oya dizisinden hatirliyorum insan sevdigi insandan ayrilirken hep iyi seyler kalirmis aklinda, kotuleri unuturmus. Iste oyle olur sanirim insan hayat arkadasini artik yaninda goremediginde…

Kac gundur kotu ruyalar goruyordum. Hep ailece hayatimizda onemli yeri olan, akrabamiz olmasa da akrabadan yakin insanlarin ölüm haberlerini aldim son 1 senedir. Ozellikle de son 3 tanesi surpriz olmamasina ragmen cok canimi acitti. Biri bana ‘berbat suleyman, erkek fatma’ adlarini takan Kirkor Amca. Arno dogdugu zamanlarda birgun isine giderken yolda vefat etmis. Babam geldiginde kotu haberini getirdi. Yillardir gormuyordum. Dugunume de gelememisti. Yillarini yasli annesiyle gecirmis, o öldükten sonra da tamamen icine kapanip herkesten soyutlamisti kendini. 70li yaslari yeni geride birakmisti. Son son babamlarla bir arkadas toplantisinda ‘bunu daha SIK yapalim, birdahaki sefere yine burda toplanalim ama aramizda eksik olmasin insallah’ demis basina gelecekleri hesaplamis gibi. Birkac gun sonra kotu haberi gelmis….

Ardindan sevgili Hagop Ayvaz. Arno’nun vaftizi icin Istanbul’dayken artik iyi olmadigini, yatakta, hicbirsey yemeden yattigini soylediler. Gidip gormek, Arno’yu goturmek istedim. Es dost ‘gitme, sen onu eskisi gibi hatirla’ dediler. Kendi torunlari ziyaretine gittiginde surekli uyuyormus. Ben de gitmedim. Taa ki son gun gelip annemin ‘ben gittim gayet de iyiydi, seni sordu’ dedigi ana kadar aklima hic kotu birsey gelmemisti. Sonra kotu bir his kapladi icimi. Ama maalesef ucak saatimiz gelmisti ve gercekten vakit kalmamisti. Biz dondukten 2 hafta sonra kaybetmisiz sevgili Hagop Ayvaz’i. Kendine yakisir bir cenaze toreniyle kendine yakisicak, yillar once hazirlattigi tiyatro sahnesi seklindeki mezarina gomulmus. Bu olaydan sonra gunlerce uyuyamadim vicdan azabindan. Son gorevimi yerine getirmemistim….

Gecen gun de annemin arkadasinin 99luk annesinin ölüm haberini aldim…

Biliyorum, hepsi de yasli, hepsi de bu hayattaki gunlerini doldurmus insanlar. Ama yine de ölümün iyisi yoktur iste. Tum bu insanlari niye anlattim… Onceki Cuma kotu bir ruya gordum. Once Kirkor Amcayi gordum, hayattaydi, Yesilkoy’deki evinin onunde. Ama benle konusmuyordu. Sonra Hagop Ayvaz’in doktoruyla (sanirim bir eczaciydi) tartisiyordum. Oysa ki doktorunu taniyorum, rahmetli Roza Yaya’min da doktoru, ama ruyamdaki o degildi. Megerse yapilan tetkiklerde yanlis teshis ve yanlis ilac kullanimi sonucu ölmüs Hagop Ayvaz ruyamda. Uzun uzun aglaya aglaya doktorla tartisiyorum ruyamda. ‚Ben bile bu halimle anlardim durumu siz doktor olarak nasil teshis koyamiyorsunuz o kadar egitiminizle’ diyorum doktora… Sonra da Marlen’in mamasi geldi ruyama… Daha sonra ruyam kabusa donustu. Babami gordum, sonra da kapali biryerde vucudunun sag yarisi olmayan uyusturucu bagimlisi bir genc o haliyle beni öldürmeye calisiyordu…

Cok kotu uyandim ertesi gun, cumartesiydi. Icimde tarifsiz bir SIKINTI, aciklayamadigim bir uzuntu kaplamisti. Taa ki o uzerinden 2 gun gecene kadar anlayamadim bunun sebebini. Tum mumkun yaslilari arastirdim, cok sukur ölen yoktu! Taa ki….

Pazartesi aksamustu ise gitmeden once Alia’nin annesiyle konusuyordum. ‚Haberin var mi?’ dedi. Sirtimdan assagi kaynar su akti sanki… Korkarak sordum ‚neyden haberim var mi?’ diye. Yan komsum.. Ispanyol yasli bir cift. 5 yildir komsuyuz ama Arno dogdugundan beri konusmaya basladik. O zamana kadar cok SIK gormezdim calistigim icin. 5 torunlari varmis. Kadin 75 kocasi da 70 yasindaymis. Kadin her sabah kocamin ise gittigi saatte cikar kizina gider. Tornuna bakmak icin. Hafta ici her gun yapar bunu. Arno’yu gordugunde deli olur. Dogum gununde hediye getirdi hic beklemedigim halde. Sasirtip durdu beni 1 yildir. Herkese Arno’yu anlatiyormus cok guleryuzlu, cok sevimli diye. Neyse… Bn. Ramos’un kocasini yillardir toplam 4-5 kere gormusumdur. Adamin astimi varmis ve yillardir depresyondaymis. Cok sonralari ogrendim bunu. Kadini her gordugumde sorardim kocasi nasil diye, hep ‘kotu, hic evden cikmiyor, depresyonda, astimi da var, nefes alamiyor, cok kotu’ derdi. Iste benim o ruyalari gordugum gecenin sabahi adam ölmüs. Ben Cumartesi calistigim icin evdeki hareketi farketmedim, o gun cenazesini almislar vs vs vs. Eve geldim, oturdum dusundum saskin saskin. En az 40 yildir beraberler bay ve bayan Ramos. 2 koca cocuklari, ugruna deli olduklari 5 torunlari var. Kimbilir neler yasadilar, gorduler gecirdiler beraber. Iste herseyi yasadiklari o evde artik bayan Ramos yapayalniz yasayacak. Kocasiyla konustugu, beraber oturup tv izledikleri, iyi-kotu anlarini hep beraber gecirdikleri o evde sadece duvarlar ve bayan Ramos kalacak. Cok icim acidi. Her ölüm kotu etkiler beni. Gunlerce uyuyamam, kabuslar gorurum, dengemi yitiririm ben her olumde. Ama bu sefer daha kotu oldum. Empatiyi hemen ve cok yogun yasadim. Hep aklima kotu seyler geldi. Ya ben de bir gun yalniz kalirsam… Ya o gun geldiginde ben yalniz kalamayacak halde olursam… Ya hayat arkadasim benden once hayatimdan cikarsa… Ben ne yaparim…

Adi ustunde, hayat arkadasi. Onsuz olabilecegim fikrini bile aklim alamiyorken o gunun gelecegini dusunmek oyle zor ki. Yan kapimda Bn. Ramos sessiz sessiz hayat arkadasina aglarken ben de burda onun icin agliyorum. Cenaze yarin kalkacak. Gitmeye korkuyorum ama bir son vazifemi daha kacirip vicdan azabi yasamaktan daha cok korkuyorum.

Kiymetini bilin hayat arkadasinizin… Arkadassiz hayat eminim cok zor olacaktir…

11.01.2007

Eskiler (11.08.2007)

Standard

Eskiler

Benden sorsan ummanlardır derdim
Hani gözlerin var ya
Bülbülleri susturup dinlerdim
Tatlı sözlerin var ya

Katmer katmer gül açar gönlümde
Hani gülüşün var ya
Daha mutlu olamam ömrümde
Beni öpüşün var ya

Senden başka, senden başka
Gözüm görmez hiç kimseyi
Senden başka, senden başka
Duyamam ben hiç kimseyi

Senden başka, senden başka
Sevemem ben hiç kimseyi
Senden başka, senden başka
Olamam senden başkasıyla

Dizlerim titrer sen görününce
Hani o gelişin var ya
Aklımdan çıkmaz bütün ömrümce
O çapkın gülüşün var ya

Bir ilkbahar yağmuruydu sanki
Ardından güneş doğar ya
Yaktı bir ateş gibi inan ki
O kor dudakların var ya

Senden başka, senden başka
Gözüm görmez hiç kimseyi
Senden başka, senden başka
Duyamam ben hiç kimseyi

Senden başka, senden başka
Sevemem ben hiç kimseyi
Senden başka, senden başka
Olamam senden başkasıyla

Eskiden hersey ne guzel, ne saf, ne temiz, ne sadeymis… Henuz fesatlik, ikiyuzluluk, adilik, maddiyatcilik duygulari ve ortaya cikan eserleri etkilemiyorken…

Ben dizi dusmaniyim. Her aksam 2 dizi seyreden, reklam arasinda da 3. dizinin ozetlerine bakanlara cok tepki gosteririrm. Kis doneminde 2-3 dizim vardi toplam. Ozellikle Avrupa Yakasi, Cemberimde Gul Oya, Yaprak Dokumu israrla izledigim, izlemeye calistigim dizilerdir. Tekrarlarini hala izlerim ayni heyecanla sonunu bile bile. Annem sayesinde de Asmali Konak hastasi oldum. Simdilerde Senden Baska adli diziye bakiyorum firsat oldukca. Sanirim adini ilk duydugumda bana Fusun Onal’in sarkisini hatirlattigi icin isindim diziye. Bir de tum yalanlara ragmen dizideki o sevginin, askin safligi vurdu beni. Belki arka planda Senden Baska caldigi icin, belki dizide Fusun Onal’i gordugum icin bilmiyorum ama o diziye (birtek o diziye) bakiyor durumdayim su aralar.

Dun aksam bir film izledim. Havva Durumu. Gurgen Oz ve Murat Akkoyunlu basrollerde. Kisaca konusu, abaza iki gencin her aksam bar, cafe cikisi, alem sonrasi hatuna gol atmak amaciyla goturulebilitesini yoklayip geceyi bayrak diregi seklinde gecirmeleri. Sonra da Havva adli yollu bir hatunun ikisini de idare edip, israrla vermemekte direnerek bu iki dallamaya karilardan sirf bir gecelik mal seklinde faydalanilmayacagini ogretmesi! Ne kadar ogretici egitici bir film degil mi? Cok komik oldugunu vurgulamadan gecemeyecegim, zaten Gurgen Oz isminin gectigi bir eserin komik olmamasi mumkun gorunmuyor.

Dusunuyorum da yillar onceki su Emel Sayin-Tarik Akan, Tarik Akan-Gulsen Bubikoglu asklara, Hulusi Kentmen, Adile Nasit, Munir Ozkul, Itir Esen’li filmlere bakinca o saf, temiz, guzel asklar, sevgiler, aile baglari, kahkahalar hatta aldatmalar bile ne kadar asilmis. Sevdigini (sevgilisi degil sevdigi) aldatan Tarik Akan’in Gulsen Bubikoglu’nun kapisinda sokaklara kirmizi boyayla seni seviyorum yazdigi sahne, Munir Ozkul’un aile serefi icin hapse girmeyi goze alip kizina tecavuze yeltenen zengin cocugu vurmasi, Hababam Sinifi’nda caliskan Ali’nin okulu bitirip bir koy okuluna ogretmen olmasi, ayni filmin baska bir bolumunde de Inek Saban-Semra Hoca aski (K. Sunal’in boynunda canla yemekhaneye girdigi sahneyi unutmak ne mumkun) Munir Ozkul&Adile Nasit’li tursucular savasi, cocuklarinin birlik olmasi, daha neler neler… Hersey ne kadar asil, ne kadar agir, asklar, ihanetler bile ne kadar guzel islenirmis eskiden. Simdi en cok sevisme sahnesi olan film 1 numara, en cok hatun goturen unlu en meshuru… E gel de arama o eskileri simdi…

Ayni sey sarkilar icin gecerli degil mi? Bir tarafta yabanci bir melodi uzerine yerlestirilmis komple komple komple tikiyiz adli cok sanatsal agirligi(!) olan 1-2 yil sonra akillarda bile kalamayacak sarki (sozleri S. Aksu’ya ait olmasina ragmen), ote tarafta da yine yabanci bir melodi uzerine yazilmis ‚senden baska senden baska sevemem ben hickimseyi’ diyen sarki ki onyillardir dinliyoruz, hala barlarda, canli performanslarda, tv showlarinda cok okunan o meshur sevimli, kipir kipir, insanin icini sicacik eden parca. Yaninda da ‚gel yatagima gel, koynuma gel, penceremi ac…’ diyen Levent Yuksel’in sarkisiyla ‚hatirla sevgili, o mesut geceyi, camlarin altinda verdigin buseyi’ sozleriyle gonullerde taht kurmus askin safligini en sade kelimelerle anlatabilen unutulmaz sarki. Daha sanat muzigine girmedim bile… Ne kadar sadedir bu sarki sozleri, ne kadar derinden vurur insani, hep dusunurum bu sozleri yazanlar eger yasantilarindan alintilar yapmislarsa meger ne guzel seyler yasayabilmisler, o masum sevgiler kaldi mi acaba bugunlerde?

Iste birkac ornek daha. Metaforsuz, alengillisiz, basit, sade, saf tertemiz ve ari bir dille ne guzel anlatilmis hem ask, hem ayrilik acisi hem de aldatilma duygulari…

Biliyorsun bir zamanlar seni ne cok seviyordum
Kederinle uzuluyor , sevincinle guluyordum
Goz goze gelmek istemem
Yuzunu gormek istemem
Seninle gulmek istemem
Ellerle aldattin beni
Beraberce gezdigimiz o yerlerden kaciyorum
Kederlerden uzaklastim , simdi nese saciyorum
Goz goze gelmek istemem
Yuzunu gormek istemem
Seninle gulmek istemem
Ellerle aldattin beni

Ya da…

gozlerinin icine baska hayal girmesin
bana ait cizgiler dikkat et silinmesin
istersen yum gozlerini tipki dusunur gibi
benden evvel baskasi seni gorup sevmesin
kiskanirdim seni ben kendi gozumden bile
nasil verirdim seni bir gun yabanci ele
sana gelen yollarda daima beni bekle
benden evvel baskasi seni gorup sevmesin

…

Dediler zamanla hep azalirmis sevgiler
Olsun bana seninle gecen yillarim yeter
Nasil olsa herseyin zamanla sonu yok mu
Omur dedigimiz sey kusecek kadar cok mu
Dediler ki gun gelir unuturmus gidenler
Olsun bana ask dolu gecen yillarim yeter
Nasil olsa herseyin zamanla sonu yok mu
Omur dedigimiz sey kusecek kadar cok mu
…

Gozyasimda saklisin, aglayamam ben
Duseceksin sanirim kirpiklerimden
Damarimda kan olup dolasiyorken
Beni boyle birak git, git gidebilirsen
Git mutlu olacaksan, beni dusunme
Sen iyi bak kendine, beni dert etme
Once beni bir dinle, bir bak halime
Beni boyle birak git, git gidebilirsen
Bir kapanmaz yarayla boyle caresiz
Belki yine yasarim sevgisiz, sensiz
Git yolun gulle dolsun, guller dikensiz
Beni boyle birak git, git gidebilirsen
…

simdi uzaklardasin
gonul hicranla doldu
hic ayrilamam derken
kavusmak hayal oldu
sevda bahcelerinin
cicekleri hep soldu
hic ayrilamam derken
kavusmak hayal oldu

Acaba hangimiz yasayabildi boyle guzel bir aski, hangimiz ayrilabildi sevdiginden vakti geldiginde ama tum asaleti ve gururuyla… Cep telefonlarindan kufurlu ayrilik sms’leri atarken ‚git yolun gulle dolsun guller dikensiz’ diyebilen ya da diyebilecek bir babayigit var mi aranizda? Ayriligin, aldatmanin, ayriligin edeplisini yasayabilen kim kaldi gunumuzde?

11.08.2007

Bayram, Noel, Yeni Yil (18.12.2007)

Standard

Bayram, Noel, Yeni Yil

Hastaliktan basimizi kaldirir gibi olduk, bir baktik bayram gelmis sessiz sedasiz.

Aslinda ses cok ama burasi cam agaclarina, kirmizilara, noel babalara burundu.

Eskiden ‘bizim oralarda’ kimse bilmezdi noel kutlamayi.

Bizim evde yapma bir cam agaci var diye sevinirdik.

Beyoglu’nun arac trafigine acik oldugu gunlerden bahsediyorum, cok degil birkac on sene once canim.

O zamanlar sokaklar suslenmezdi ‘gawur’ gelenegidir diye.

E biz gawuruz ya, suslerdik iste :))))

Evet Noel geldi yine isik hiziyla gecen zamanla beraber. Daha bir oncekini yeni kutlamistik oysa ki…

Bayrami da getirdi yaninda bonus olarak bu sene.

Yine cakistilar.

Din bilgim zayiftir, bilmem oyle bayram seyran, ne neye tekabul eder, niye mum yakilir, niye kurban kesilir, niye su bu yapilir vs vs vs. Maksat adet yerini bulsun, gelenekler kaybolmasin, inananlar da mutlu edilsin basit bir tebrikle, bir hatirlamayla.

Bayram eskiden kutlamak demekti. Ne bayrami oldugu onemsiz. Hristiyan, Musluman, Musevi… Hepsi kutlanirdi.

Simdi bayram = tatil oldu. Bu bayram nereye kapagi atsak acaba oldu… Allahtan mevsimlerden kis da milletin pacalari yaz kadar tutusmadi bu sefer 😉

Bu bahaneyle belki el openler cogalir, yastik alti ayakkabilari, ilk kez bayramda giyilecek kiyafetler, babaaneden gelen islemeli mendiller, disin kovuguna bile gitmeyecek ancak yine de cocuk olani mutlu edecek harcliklar, hediyeler, adetler, birseyler hatirlanir tekrar, ama yasayarak, sadece anarak degil ‘aah nerde o eski bayramlar’ diye…

Kurban… Hristiyanlikta da varmis adak adamak adiyla. Ben yapmadim, bilmem, ama kesilen hayvancagizlara acirim hep. Oyle ahim sahim bir hayvansever de degilim… Et yemez miyim? Yerim, kokorecine kadar yerim serefsizim, ama kesilirken gormek icimi acitir. Tuhaf bir tezat. Herhalde cocuklugumda evimizin yanindaki, karsisindaki arsalar mezbaha olarak kullanilip bayram zamani o boguren hayvancagizlarin sesi kulagimdan gitmediginden olsa gerek…

Evet, oyle ya da boyle, bir bayram daha geldi. Bir noel daha. Ardindan yeni yil. Dogum gunlerini, yildonumlerini sayamiyorum bile.

Hangisini kutluyorsaniz… Bayramsa bayram, kurbansa kurban, noelse noel, hicbiri degilse yeni yil diyelim.

Herkesin bayrami/noeli/yeni yili kutlu olsun (arada kacirdigim musevi/rum bayrami seyrani varmi bilmiyorum :D)

Tum dualar ve dilekler gercek olsun.

Bir sonraki bayram bir oncekini aratmasin.

Hepinize iyi ve mutlu bayramlar, sevdiklerinizle, yaninizda olduguna sukredeceginiz ailelerinizle, kucuk buyuk tum sevenlerinizle huzurlu bir tatil diliyoruz.

18.12.2007

Topik

Standard

Topik

Bilen bilir ya, bilmeyenler için anlatıyor olayım. Malum, çalışan anne-babanın çocuğu olmak zor meziyet. Ama evde yaya varsa, hem de o yaya en yakın kankan olmuşsa değme keyfine çalışan anne-baba çocuğunun. İşte ben de o ballılardandım. Ev kapısını hiç anahtarla açmadım, hep açanım oldu. Sırf bu yüzden bile, yaya en kıymetlisidir tornunun.

Yaya diyoruz, bir de altyazı geçelim. Gerçi artık yabancılı dizi çok, bilenler de çoğalmıştır ama yaya, ermenicede nine demek. Diğer bir deyişle anneanne, babaanne. Benim bu yazıda bu satıra kadar bahsettiğim kişi babannem, meşhuuuur Roza Yaya’mdı. Şimdiden sonrası ise ananne, Süzan Yaya, namı diğer Kangallı.

Efendim, yaya dedik, koyduk bir kenara. Bırakın orada dursunlar iki dakika. Biz ermeniler için, aile büyükleri kadar mutfak da mühimdir. Yine bilenler bilmeyenlere anlatsın diyerek geçemeyeceğim kadar hassas bir konu olduğundan azcık detaya girmem lazım. Mutfak dendi mi akan sular durur bizde. Hele ki özel günlerde… Ermenice “donagan” deriz, kutlanılacak tam karşılığı, bayram da denebilir ama bana yaban geliyor ikisi de. Neyse işte bizim “kutlu” günlerimizin menüleri de az çok bellidir. Özellikle Noel ve Paskalya dönemi Kurtuluş’tan geçerseniz iki evden birinden o kavrulan soğan kokusunu kesin alırsınız mesela. Hah işte dolmayı bilirsiniz, topiği de. Ama dolmaki, sarma derken, bir şekilde, birden çok coğrafyada mevcut yiyecekler başka, tek bir toplumla özdeşleşen yiyecek bambaşka. Bizim başka ise tartışmasız topik. Yani demem o ki, siz siz olun, yolunuz düşer de Ermenistan’a giderseniz, ya da Ermenistan’lı bir Ermeni ile karşılaşırsanız topik mopik demeyin. Topik dediğimiz arkadaş, İstanbul Ermeni’lerinin geleneksel yemeğidir. Yurtdışında yapanlar da yüksek ihtimalle, İstanbul kökenli olanlardır. Hatta Anadolu Ermenileri (asdfghhhhgf) bile bilmez topiği. Gerçi bizim Kangallı da lakabından da anlaşılacağı gibi pek İstanbul’lu sayılmazdı ama öğrenmeye ve gelenek göreneklerimize çok düşkündü. Okuma yazma bilmez, ama yol yordam çok iyi bilirdi. Dolayısıyle muhtemelen sonradan öğrendiği topiğin uzmanı olarak ailemiz tarihinde yerini almıştır kendisi. Öyle ki, mutfağına kimseyi sokmayan Roza Yaya’m, senede iki kez, topiğe elini sürmez, o görevi dünürüne devrederdi. Süzan Yayam da özene bezene yapıp amerikan bezlerine sarıp sarmaladığı topikleri tepsi içinde getirirdi biz de löpletirdik.

Topik denince, çoğu tanıdığımın yaptığı gibi saygı duruşuna geçmek farzdır. Bakmayın laf arasında “kolaydır, yapılır ne var ki?” demelerime. Eni konu el tutar ve epeyce meşakkatlidir. Tarife geçmeden önce hikayesine (kendi hikayem, yoksa topiğin tarihine girecek bilgi hazinesi bende nerdeee) bir bakalım.

Efendim, malum, çalışan ebeveynin armudu da dibine düştü ve lise bitince kendimce çalışma hayatına atıldım. Hem çalış, hem oku, hem gez toz tabii ki evişi, mutfak her çalışan tiki gibi nanay bende de. Bırakın topiği, makarna haşlamam bile namümkün. Evet yaş 28e varana kadar bu böyle. Sonrası, boşverin şimdilik, hedefe varalım… Sene 2001 aylardan Temmuz. Söylemesi ayıp bir gariban bulmuşum, nişanlanmışım, birkaç aya evlenecem. Hadi bari bazı klasikleri öğrenmeye çalışayım dedim. Aldım bizim Kangallı’yı karşıma. Bir hata işleyip sormaya başladım. Hayır hatamdan ders alıp susmadım da, ettikçe devam ettim, aynen şöyle: (Y: Yaya, M: Anam, G: Ben)

G: Yaya topik nası yapılır? (kağıt kalem elde, önce malzeme listesi gelecek diye başlamışım yazmaya)
Y: Haşlanmış nohutla patatesi rendeden geçireceksin…
G: Patates?
Y: He, nohutla… Ama kabuklarını çıkaracaksın..
G: Patatesin?
Y: Yooook nohutun
G: Patates kabuğuyla…
M: Garine saçmalama
G: Niye? Vitamini kabuğunda?
M: Sus
G: Tamam… Yaya sonra?
Y: Tahinle karıştırıcaksın…
G: Kimi?
Y: İşte hazırladın ya?
G: Neyi lan?
Y: E dışını…
G: İçine sıçıyım böyle işin. İçi dışı mı var bunun?
Y: E helbet kızım…
G: Peki ne kadar nohut?
Y: Bir kavanoz
G: Bardak?
Y: Yok kavanoz
G: Susayım…
Y: Evet
G: Tahin?
Y: Evet tahinle karıştır iyice aman topak olmasın…
G: Ne kadar tahin koyuyoz?
Y: Göz kararı işte…
G: Yaya gözüm mü var kararım olsun canını yediğim, bana ölçü ver..
Y: Göz kararı…
M: 500 gram yaz sen…
G: Peki öbürleri ne kadar? Dışı ne içi ne? İçi seni yakar dışı beni? Ölmek istiyorum, ölünce cenazemde topik yapın dağıtın, vasiyetimdir. Tarifini bile almaktan acizdi deyin, hatta mezartaşıma yazdırın… İmdat!

Bu kadar yazıp çizdikten sonra son bir rahmet isteği daha geldi. Efendim 2008 sonrası bizim Kangallı da göçünce öte tarafa, bu ulvi görev mamadan çok babaya kaldı. E malum tescilli gurme, mideli adam ya illa o yapacak özene bezene. Hem de ne özen… İşte o da gittiğinden beri anama kaldı tüm iş…

Neyse işte, benim mutfak sevdam o kadarken şimdi senede en az 1 en fazla 2 kez, 10 yılda bir olmak üzere kafama esince 3 kez yapabilen bir bünyeye dönüştüm. Aşağıda dışı, içi için ayrı ayrı malzeme listesini yaptım. Denenmiş onanmıştır. Yapın, yiyin, rahmet dilemeyi unutmayın…

Malzemeler:

Dışı İçin:
Yarım kg nohut
250 gr patates
250 gr tahin
1 tk tuz

İçi için:
1 tk tuz
1,5 kg soğan
1 çk kuşüzümü
1 çk çamfıstığı
2 tk şeker
2 tk yenibahar
2 tk tarçın

250 gr tahin

Yapılışı:

Eğer nohutu konserve kullanmayacaksanız bir önceki akşamdan ılık suda ıslatın. Konserve nohut da kullanılabilir, eğer sertçeyse bir iki taşım kaynatın işe girişmeden.

Bir püf: Mümkünse önce içi hazırlayıp soğumaya bırakın, sonra dışa girişin. Yoksa dışı beklerken kurur ve sarması zor olur veya çatlama olur.

Dışı:

Islanmış nohutu iyice haşlayın ve süzün. Kabuklarını soyun. Gerçi kabuk soymadan da rondodan geçirdiğim oldu, fena da olmadı ama ben yine de soymayı tercih ediyorum. Patatesi haşlayın ve soyun. Haşlanmış ve soyulmuş nohut ve patatesi püre olana kadar ezin. İçine tahinle tuzu karıştırıp pürüzsüz bir kıvama getirin.

İçi:

Soğanı piyaz kesin. 1 tk tuz atıp ateşe koyun. Orta/kısık ateşte ağzı kapalı şekilde pişerken ara ara karıştırın. Soğan suyunu bırakınca kapağını açın, karıştırmaya devam edin.

Bir püf daha: Soğanın suyunu topiğin dışını tatlandırmak için ayırın, bir kenara koyun.

Soğan püre olunca ateşten alın. Pişmenin tamamlandığını, soğanın dibi tutmaya başlayınca da anlayabilirsiniz. Yalnız tutturmayın fazla dibini dalıp da, gerek yok. Tahin, kuşüzümü, fıstık, şeker, yenibahar, tarçın ekleyin ve karıştırın.

Hazırlanış:

İçi pişirirken ayırdığınız soğan suyunu şimdi dışla karıştırma vaktidir. İyice yedirin. Sonra zurnanın zırt dediği yere gelmiş olacaksınız. Dıştan, “göz kararı” bir miktar alıp ince nemli amerikan bez (veya naylon streç) üzerine ince açın. Dışın ince olanı makbuldür o yüzden mümkün olduğunca inceltin. Bezi/naylon streçi görürseniz artık inceltmeyin, abartmışsınızdır…

Açtığınız dış malzemenin ortasına, hazırladığınız içten dolu dolu 1 çorba kaşığı koyun,  hafifçe yayın ve bez yardımıyla dışı, zarfın arka yüzü oluşabilecek şekilde kapatın. Yani, dikdörtgen bir prizma oluşacak kalınlığı da 2cm’yi geçmeyecek. Dört kenarından arkaya doğru da kapatabilirsiniz elbet karton kutular gibi, ama benden söylemesi, o zaman kat yerlerinde üstüste gelen dış çok olacağından kalınlaşır ve dışının tadı içinden daha çok ağızda kalan topik başarısızdır.

Ahanda bu kadar, atla deve değil diye demiştim dimi dimi? =)

Paketleri buzlukta da dolapta da saklayabilirsiniz. Tabii ki dolapta 3-5 günü geçmesin ama buzlukta epey dayanır.

Servis etmeden sardığınız bezi/naylon streçi çıkarın, üzerini (katların görünmediği taraf) tarçın ve küçük bir maydanoz yaprağıyla süsleyin.

Son püf: Topiğin ehli olunca, sarmadan önce, daha doğrusu, dışı bezin üzerine yaymadan önce, bezin ortasına 3 küçük maydanoz yaprağı koyup öyle paketlerseniz, açıldığında çok daha prezantabl oluyor. 

Afiyet şeker ve bol kalori olsun.

En mühim püf: Alkolsüz tüketmek günah, gidenleri anmadan yemek de ayıptır.


topikici

 

Vişne Likörü

Standard

Vişne Likörü

(Kızılcık da aynı şekilde yapılır)

 

Malzemeler:

1 kg vişne

750 gr şeker

350 gr saf alkol

700 gr su

2-3 çubuk tarçın

25 karanfil

isteğe göre beyaz zencefil

1 kuru hindistan cevizi (küçük)

1 kahve fincanı votka

Yapılışı:

Vişnelerin sapları uçlarından kesilir ve vişneler tek tek bırakılır.

Tarçın, karanfil, zencefil ve hindistan cevizi tülbent içine konur.

Listedeki kalan malzemeler baharat bohçası ile cam bir kaba konur.

3-4 ay bekletilir

Afiyetle içilir.

Yaz Dolması

Standard

Zeytinyağlı Yaprak Sarma (Yaz Dolması)

 

Malzemeler:

1 kg soğan

1 tk nane (isteğe göre)

Az dereotu (isteğe göre)

Yarım limon suyu

1 sb pirinç

1 sb zeytinyağı

1,5 tk tuz

2 tk şeker

Yarım kilo yaprak

Yapılışı:

Soğan küp şeklinde doğranır.

Yapraklar hazır alındıysa salamura yapılır. Yani bir akşam önceden suda bekletilir. Bahçeden toplandıysa sapları temizlenip haşlanır.

Malzeme, dolmadaki gibi karıştırılır.

Yapraklara doldurulup sarılır.

Tencereke dizdikten sonra malzemelerin haricinde bir yarım bardak zeytinyağı ve 1,5 bardak su eklenip dolma gibi 5-10 dakika yüksek, daha sonra ksıık ateşte pişirilir.

Zeytinyağlı Biber Dolması

Standard

Zeytinyağlı Biber Dolması

 

Malzemeler:

Büyüklüğüne göre en az 1 kg biberlik dolma

1 kg soğan

2 tk tuz

1 sb zeytinyağı

1,5 sb su

1 sb pirinç

5 tk şeker

4 tk yenibahar

2 tk tarçın

1 tutam karabiber

Bol kuruüzüm

Bol fıstık

Yapılışı:

Soğan küp şeklinde doğranır.

Soğan tuzla pişirilir, karamelize edilir. Dibi hafif tutana kadar ateşte kalacak.

Kalan malzeme (su hariç) soğan soğuyunca eklenip karıştırılır.

Biberler malzeme ile doldurulur (silme olmamasında fayda var, pişince taşmaması için).

Domates kabuğundan biberlere kapak yapılır.

Dolmalar tencereye dizilir.

1,5 sb su eklenir.

5-10 dakika kadar yüksek ateşte, daha sonra çok kısık ateşte pişirilir.

Ateşten alınca dolmalar bir kaba dizilir ve suyu dolmalara paylaştırılır.

Anuşabur

Standard

Anuşabur

Gağant, yani çocukken (evet büyüdüğümüz doğrudur, çok olmadı ama…) eve çikita muzun girdiği ve anında tüketilen, sonra fazla muz ve çukulatadan ölesiye alerji olduğumuz; misafir olmadan da kuruyemiş yenilen ve istediğimiz kadar uyanık kalıp televizyon izleyebildiğimiz tek geceydi. O geceyi dışarda, arkadaş evinde, yani bir diğer deyişle aileden ayrı kutlamak tabuyken, gecenin en büyük özelliği, başta yaşlılar olmak üzere tüm aile eşrafının, hatta, eskiden, çok eskiden, konu komşunun birbirinde toplaştığı o eşsiz gün, daha doğrusu gece olmasıydı… Bakın dansöz konusuna girmiyorum bile…

“Yeter ki gel bana, senede bir gün” dizelerinin, sonradan adının Noel Baba, daha da sonra St Nikolaus olduğunu öğrendiğimiz, eve bacadan giren, densiz, sünnetsiz moruğa yazıldığını sandığımız saftorik yıllarımızdı. Evimizde şömine de vardı (evet, zengin burjua piciydim) ama gawur ellerin bir kısmına 6 Aralık’ta, bir kısmına 24ü akşamı geldiği iddia edilen şerefsiz, bize hep 31 Aralık’ta gelir, hatta çoğu zaman görünmez, göründüğünde de korkudan altımıza işetip giderdi. Hem o dingilin, gece 12de kapımızı çalıp, kimseye görünmeden, hediyeleri kapımıza bırakması yine kabul edilebilirdi ama niçin hep bizim açık mavi renkli çamaşır sepetiyle?!?!? Muamma…

Gağant öncesi, kulak aşinalığı mı, batıl itikat mı, bir yerden okumuşluk mu yoksa yaşanmışlık mı bilmiyorum ama şöyle bir hissiyatım var. Gağanta nasıl girersen, tüm sene öyle geçer. Buna halk arasında “meşhur gağant temennisi” denir (evet totomdan uydurdum ve genelleyip tanımladım). Bu yüzden gağantta hasta olan yekten sıçtı. Geyiği gağant babanın kızağında rahat bırakayım, ama bir de şu var ki, ev, mutfak, oda, eşik, üst-alt-baş herşey çiçek gibi olmalı. Ev tertemiz, yataklar düzeltilmiş, tozlar alınmış, mutfak gıcır gıcır, kenefler ciflenmiş, lavabolar kaolle parlatılmış vs vs vs. Çamaşırlık boş, ütüler bitmiş olmalı çünkü aksi taktirde tüm sene bunlar ayağınıza dolanır. Evet biliyorum saçma, ama sanki ardımdan eşşek kovalıyor gibi şu ara evişine hız vermiş durumdayım. İşin kötüsü azimliyim de…

Yine bir ritüel. Ermeninin sofrası bereketlidir. Bunu uzun uzadıya 5 Ocak’ta, bizim arifede konuşuruz, ama ecnebi memleketin alışkanlıklarından biri de gağant yemeği. Sanki hiç yenmezmiş gibi, hayvanlığı gağantta da tawan yaptırmak adetten. Biz evde yemeği hafif geçiştirir (tavuk suyuna şehriyeli çorba, pilav, haşlanmış tavuk ve salata), kuruyemiş, meyve, tatlı faslına uzun uzun yer verirdik. Ben gağantta evde olmasak da, yemek evimin bereketidir, zeytinyağlı yaprak-lahana dolmamı, topiğimi, gülsuyulu anuşaburumu, gağant çöreğimi yaparım.

Konu anuşabura geldiyse, bu sene kendimi zincirlerimden kurtardım(!) diyebilirim. Efendim, yemekte her türlü fanteziye açık olabilirim, böcek yemeye kadar, ama klasikler sözkonusu oldu mu kendimi şaşırtacak kadar tutucu olabiliyorum. Yapabileceğim tek değişiklik, mesela şekerli olmuşsa, bir sonraki sefere şeker ölçümü azaltmak. Ama yeni bir malzeme kullanmam zinhar tabudur. İşte bu sene şeytanın bacağını kırdım. Yağı boş bulunca nereye süreceğini bilemeyen garibim gibi, çam fıstığının iyisini bol bulunca az biraz anuşaburuma attım. Aslında dolmalık kuşüzümü de koyan var ama tabu yıkıyorum, hepsi birden olmaz, yawaş yawaş… Demem o ki bu sene anuşaburumda çam fıstığı da var…

Neyse, Gağant demiştik… Şimdi sakallı olaydı, Gağant hakkında 1583 efsane, masal, tarihi hikaye anlatabilir ve hatta yazabilirdi. Ama olmadığına göre bunu okumakla yetinip kaba etinizin üzerine oturacaksınız efendim!

Seneyi bitirirken, içinde bulunduğum iki yoğun hissiyat var. Aslında 3 ama hepinizin yakinen bildiği benim tarifsiz travmam, sizin “yeter leyn ezme artık” dediğiniz, ‘elde var bir’i saymıyorum. İlki, azrailin 2016 ölü kotasını dolduramadığında alımlara hız vermesi konusu. Bu kadarını yazayım ben, arka plandaki küfürleri okuyun siz. İkincisi de… Unuttum yazana kadar. Demek ki yalanmış asdfghjk…

Çocukken (takriben 28ime kadar olan) kutladığımız gağantlarda pek sevmediğim, beni az biraz hüzünlendiren bir ritüelimiz vardı. Hayır, şişe/ampul/nar kırmak değil, onu Facebook’ta gördüğünüz gibi her (çoğu sonradan görme) insan bilir. Gece 12ye saniyeler kala ışıklar söndürülür, herkesin eline, burada çam ağacı mumu olan, bizde de süs mumu olan o ince kırmızı mumlardan, o olmadığında evde herdaim zulalanmış bulunabilen doğum günü pastası mumlarından, en eskiden de bildiğimiz tek tip beyaz mumlardan alır, 12ye karanlıkta yakılmış mumlarla girerdik. Saatler 12yi çaldığında, yani moruk eski yıl defolup gencecik yepyeni yıl teşrif ettiğinde, herkes birbirini kutlar ve sonra ışıklar açılırdı. Mumu ilk sönenin en erken öleceğini sandığım yıllardı. O da yalanmış…

Efendim mum hipotezimin başarıya ulaşmadığını gördükten sonra daha mütevazi isteklerde bulunmaya başladım. Mesela kimi insanlar hayatımdan defolsun, kedilerin tırnağı olmasın ki tırmalayamasın, arabam hep düzvitesli olsun, bir gün zayıflayabileyim gibi bazen ütopik, bazen hayalperest, bazen de çok basit isteklerde bulundum. Çoğu gerçekleşmedi tabii ki. Çok ender, belki 2-3ü zaman içerisinde “hayaldi gerçek oldu”, ama o kadar uzun zaman sonra gerçekleşti ki unutmuşum. Hep dilediğim “Roza yayam geri gelsin” zaten hiç gerçekleşmedi, onu net hatırlıyorum. Gelse bilirdim çünkü…

En son 2014 yılbaşısıydı. Çok net hatırlıyorum. Korkunç bir yaz tatili geçirmiştik. Tüm karşı çıkmalarıma rağmen, non stop gitsek bile 18 saat sürecek 1800 km yolu arabayla gitmeye heveslenen kocamı kıramayınca zaten benim için işkencenin ilk adımı atılmış oldu. Doğum günümü yolda geçirdim (leyleği havada gördümle eşdeğer sanırdım bunu, doğum günün nasıl geçerse yeni yaşın da öyle geçer ya, (bkz. meşhur gağant temennisi) yeni yaşımda çok gezdim(!) evet!!!) üstüne tatilde arabamız çalındı, orada oğlan, dönüşte kız ve koca hastalandı, 1 hafta hastaneler vs vs vs. O da bitti, ben çok akıllıyım ya, delirmemek için psikolojik desteği eksik etmeyeyim diye gittiğim psikiatrımla yeni yıl dileğimi paylaştım. Her “standart yabancı uzmanı İsviçreli” psikiatr gibi benim de bilinçaltımda memleket özlemi olduğunu düşünüyordu kuşkusuz. Ben de “bilincimin altına inmene gerek yok, bunu ortaokul mezunu, orta zeka seviyeli, ortalama her insan bilebilir, inkar dahi etmiyorum ki” diyordum. Evet çok zeki ve bir o kadar güzeldim! Sonra can alıcı konuya geldik. Meşhur yaz tatili travmamı atlatabilmem için “İstanbul’a gitmeyi planlıyor musun?” diye sordu. Aslında plan neyin yoktu ama aklımızda bir yaz İspanya, bir yaz İstanbul vardı hep. Adil ve değişik olacaktı herkeş için. Ama o kadar boktan bir yazdı ve o kadar bunalmıştım ki, belki yazın gidecektik ama kendi kendime, “Allaaam lütfen ama lütfen bir imkan olsun, birşey olsun, ne bileyim, nişan, düğün, tapu işi, evrak/imza/yasal işlem felan, gökten bir imkan düşsün de ben gitmeye mecbur olayım 2015’te yazdan önce şöyle bi kafamı dağıtayım” diyordum. Çokbilmiş psikiatrla paylaştım, gülüştük… 2014 yılbaşısıydı…

Yukardaki bunu da yanlış anladı…. 2015’te 5 kez İstanbul’a gittim. Cenaze, hastane, helva, 40… İtin duası tutsa zaten gökten kemik yağardı…

Efendim bu sene de anuşaburumuzu pişirmek kısmet oldu, şükür. Ağız tadıyla yemek ve bereketini hayatlarımızda görmek de kısmet olsun; ağız tadımız tüm sene bozulmasın diye dileyeceğim ama it, dua, kemik üçlemesini düşünüp susmakla yetiniyorum. En azından küfretmiyorum ya buna da şükür.

Sofranızda Halil İbrahim bereketi, yüreklerinizde de huzur bol olsun. (Evet Halil İbrahim de var bizde bereketi de… Biz ona Hayr Apraham diyoruz, o da bizim sofraları bereketliyor…)

Huzurla…

Ps. Son foto temsili. Anuşabur yenmeden hemen önce süslenir o yüzden bu seneninki boş 😎

Tarifi de şuraya yapıştırayım da…

Malzemeler:

1 kg buğday
1250-1500gr şeker
300 gr Kuru üzüm
200 gr Kuru kayısı
1 fincan gülsuyu (isteğe bağlı)

(Ben üzüm-kayısısını ve gülsuyunu bol tutarım. İsteğe göre yine içine çam fıstığı ve kuşüzümü konulabilir.)

Yapılışı:

Buğday akşamdan ıslatılır. Sabaha süzülür, yıkanır ve kısık ateşte haşlanır. Buğday suyunu çektikçe ılık su eklenir. Haşlanınca ocak kapatılır. Tencere bezlerle sarılıp sıcak bir yerde (misal kalorifere yakın) 1 tam gün bekletilir. (Bune ermenicede “buğdayı gelin yapmak” denir.)

1 gün sonra buğday kısık ateşe konur. Sürekli ezilerek ve ılık su eklenerek pişirilir. Ezme işlemi, mevcut buğdayın yarısını mixerle ezip yarısı olduğu şekilde bırakılarak da yapılabilir. Bu durumda pişerken ezmeye gerek kalmaz.

Gülsuyu eklenir. En son şeker konur ve buğday şekeri emince üzüm kayısı eklenir.

Böylece kaselere konur ve dolapta soğutularak yenir.

Nar taneleri, ceviz, findik, tarcinla suslenerek servis edilir.