Tag Archives: özlem

Karmakarışık 2

Standard

Kadının biri fransız yemek kanalında salsa paera yapıyor ilik, galeta unu ve tereyağını hararetle bulamaç haline getirip içine et suyu döküyor…

Kulağımda bir Erol Evgin yetişiyor imdadıma, “bir de bana sor” diyor, “işte öyle bir şey” diyor.. Sonra Ahmet Kaya’yla acılara tutunuyorum… Ahmet Kaya’yla… Evet…
Read the rest of this entry

Anneler Günü

Standard

Küçükken şarkılar eşliğinde kutlardık “benim annem güzel annem al beni kollarına” diye… Büyüdükçe karizmayi çizdirmemek adına çiçeklerle, janjanlı paketlerle, pahalı hediyelerle gönüllerini aldığımızı sandık. Oysa onlar için hala en kıymetli hediye, zar zor biriktirdiğimiz harçlık artıklarımızla, binbir pazarlıkla alıp, kenar köşede bulduğumuz eski hediye kağıdıyla paketleyip bıçakla kıvırcıklaştıramadığımız rafyayla bağladığımız, kıytırık, madden değersiz, manen pırlantadan da kıymetli olanlarmış.

Küçükken “hava serin ceketini al” derken ofladığımızda, birisi kalkıp, nefesi hayatımızdan noksan olduğunda, sımsıcak yaz gününde, o ceketle bile yokluğunda üşüyeceğimizi söyleseydi gülüp geçerdik herhalde.

Biz, çocuklarını kurtarabilmek için canı pahasına koruyucu kalmış bir neslin torunları; (hasta, yatalak, sakat veya sağlam) nenesini, anasını huzurevine yerleştirmek yerine, son gününe kadar onun yanında olmayı varlık amacı sayan bir neslin çocukları; özgürlüklerini ilan etmek için 18ine varmakta yarışıp, yeterince bilgisayar oyunu oynamasına izin verilmediği için annelerinden nefret ettiklerini dile getiren bir neslin analarıyız. Demem o ki, devir çok çabuk değişiyor… Çabuk unutuluyor herşey… Küçükken aynı hikayeyi onlarca kez anlattıklarında, her seferinde sabırla ilk kez dinliyormuş gibi tepki gösteren annelerine, bugün, bir şeyi iki kere söylediğinde tahammül edemeyen çocuklar büyüyorlar…

Hala yakınınızdaysa, nefesleri hayatınızdan eksik, ırak, küskün olmasın… Uzaktaysa da dert değil, ortak anılarınız için bir kadeh kaldırın, ruhlarını güldürün…

 

Aramızdaki ya da uzaktaki tüm anaların günü kutlu olsun…

 

 


 

 

Feraye’ye Özel Mesaj

Standard

Sevgili Feraye,

Ben yine çok uzaklardan sesleniyorum sana. Biliyorsun ki beni uzaktan sevmek aşkların en güzeli.

Söyleyeceğim iki şey var sana. İlki, ki yanındayken diyememiştim, senin şahaneden de güzel bir annen var. Azcık deli, azcık histerik ama olsun, anandır, atamazsın satamazsın; şaka bir yana da gerçekten harika bir annen var. Bakıcı ya da büyükanne kucağındaki çocuklar nedense içimi sızlatır. Hele bir de uzaktayken yakın olamayan yakın akrabaların hüznü çok işler içime. O yüzden, sen annenin elinde büyüdüğün için duble şanslısın. Harika bir annen var ve biliyorum, ilerde senin en iyi arkadaşın, dostun, sırdaşın o olacak. Demedi deme…

Bi de şu var kuzucuğum… İnsan uzaktayken en çok çocuklarini özlüyor biliyor musun? Onların sesini telefonda duyduğunda burnunun direği sızlıyor. Hatta insanın evladı, yaşı kaç olursa olsun ‘ben seni çok özledim’ dediğinde, insan olanın nefesi bile kesilebiliyor. Demem o ki Ferikızı, sen sen ol, anandan uzak düşme e mi?

Bugünluk bu kadar Ferikızı. Ananı babanı öp hasretimle. Becerebilince kendi totonu ısır cinli böcek seni…

Gurbette Özlemek

Standard

Özlemek öyle bir nallet duygu ki, insan, sırf adı, hatta adı bile değil, konusu geçiyor diye aynı yazıyı defalarca okur, yollanan sms’leri arşivden bulup okuyup okuyup o anları hatırlar. Ergen sendromlarından olan, tüm buluşmaları not etme, tüm özel anları ölümsüzleştirmek için ezberlemek gibi faaliyetler kırklı yaşlarda ortaya çıkınca hatırı sayılır, maymunluk dozunda komik oluyor tabii ki. Yani elma-sevgi ilişkisine indirgenecek kadar basit bir özlemse bu, özlenen ne yapsın be kardeşim?

Oysa hep yanımdasın, seninle her şey yanımda
Kırık dökük de olsa yanımda
Mesela çok sevdiğin bir deniz bile yanımda.
(Edip Cansever)

Photo: Mehmet Demir

Özlem, bırak sesini, nefesini bile duyabilmek için fırsat yaratma ihtiyacıdır.

Mesafeler iyidir, özlemi, özlemeyi öğretir; sevgiyi ‘O’nsuz yaşamayı, olduğundan daha da yoğun hissetmeyi, bazen susmayı bazen çenesi düşük olmayı öğretir.

Mesafeler iyidir, yokluğunda varlığıyla yaşamayı öğretir.

“Keşke yanımda yamacımda, yakınımda olaydı…” derken aynı zamanda “iyi ki yok, varlığı bu kadar işime yarar mıydı ki?” diye sordurur.

Mesafeler iyidir, çok sevmeyi, çok özlemeyi, kavuştuğunda sahiden sarılmayı öğretir…

Netice-i kelam olarak, mesafeler özlemi arttırır, pekiştirir ve anlamlı kılar. Allahaşkına, kim yanıbaşındakini özler ki?

Rüyanda görüyorsan onu, özlemişsindir.
Rüyanda görmek için yatıyorsan, sevmişsin demektir.
(Can Dündar)


Özlemenin gizli öznesi ‚birisi’dir genelde. Ve özlemenin dibine vurunca insan, adını duymak ister doyasıya. Resmini göremese de adının tınısı çınlar kulaklarında kulakları duymaktan yorulana dek. Yorulunca da ne çok özlediğini anlayıp şuursuz bir uykuya dalar insan. Rüyasında görür. Yeterli midir? Hayır. Özlemek için belki, ama sevmek için asla.

„Nereye kadar?“ diye sorar durur. Sonra bir şekilde, tüm şansını, sınırlarını zorlayıp ‚göresim geldi ya hu‘ der, atlar gider yanıbaşına. „Özledim“ diyemez ama özler için için. Dışı kimseyi yakmayan, içi özleyeni kor eden bir ateş gibi…Bir sarılmayla, bir bakışla, özlenen anlayacak özlemin ve özleyenin sınır tanımaz edepsizliğini sanır. „O“, anlar, anlamaz gibi yapar, ya şımarıklığından, ya kendini bilmezliğinden, ya gururundan, ya da kendini ve karşındakini bildiğinden. Tam da bu noktada „Dağları deldim geldim sana lan şerefsiz!“ diye haykırası gelir insanın; ama ya susar avaz avaz ya da bağırır sessiz sessiz.

Bazen insan öyle özlenir ki, özlenen bilse, yokluğundan utanır.
(Aziz Nesin)

Özlemin tavan yaptığı bir anda sudan bir bahane arar insan yazmak için, aramak için, duymak için. Bulamaz o boktan bahaneyi bile, koparıverir ipleri bir anda, arayıverir. Özlenen, ne kadar özlendiğinin bilinçsizliğiyle mi, bilinciyle mi bilinmez, ama konuşur da konuşur. An gelir yanlış soru yöneltir, an gelir çok doğru soruları bulup taşı gediğine koyar, bil(e)meden.

Ve sonuçta, özleyen özlemine mahkum, özlenen bihaber, veya haberdar ve gururlu olarak yaşam(ama)larına devam ederler…


Şubat‘2011

Gurbette Umut(suzluk)

Standard

‎”Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi”

(Tezer Özlü)

 

Her “sözün bittiği yerdeyiz“ dediğimizde sözümüzü, sesimizi, nefesimizi bir kez daha kesiyorlar. Eskiden yirmi-otuz yılda bir ayar çekilirdi ya biz ötekilere, şimdi beş yılda bire düştü de ayar aralığı, ondan şaşırdık. Yoksa bi’şey umduğumuzdan, beklediğimizden değil… Ne mahkemelerden, ne (sığ) devletten, ne hükumetten, ne muhalefetten, ne kendimizden ve en nihayetinde, ne de adaletten. En çok bi’şey beklemediğimiz adaletti hem de. Güvendigimiz bi‘şey yoktu çünkü zamandan başka… Zamanla düzelecekti, ya da zamanla biz günü yaşayıp dünün acısını unutacaktık ve ‚vakti geldiğinde birileri bize hatırlatacaktı paha biçilemez değerimizi. Sonra yine ah vah edip bir yirmi yıl daha yaşayacaktık. Kiminin çile olarak da adlandırabileceği hayatımız, bu kısır döngü içinde devam edecekti. Bilgi işlemciler bilir, bir IF … ELSE … END döngüsünün içinden ELSE’i çıkarın (başka seçenek yok çünkü), END’i de koymayı unutuverin, buyrun size nurtopu gibi bir infinite loop. Şimdi çıkın içinden çıkabilirseniz.


Kabusumuz, 2000lerimizin ilk miladı, 19 Ocak 2007 derdim hep. Bir süre bu travmayla (yaşayamasak da) yaşlanırız, bu bizi uzun bir süre idare eder diye düşünüyordum. Yanılmışım evet. Daha 17 Ocak 2011’imiz varmış sırada. Ölümlerle yoğrulmuş eşsiz, biricik bir geçmişe sahip zavallı bir halka, yapılabilecek birşey kalmışsa, bunların en kötüsü, öldürmekten de kötüsü, ölülerini bir kez daha öldürmektir. Daha kan kurumadan bir kez daha kan akıtmaktır. Mezarı ve faili meçhullerin içine bile giremedikleri mezarlığı yağmalamak gibi. Fiziksel olmazsa ruhsal olarak çökertmek vardır bir de. Adaletsizlikle, eşitsizlikle, yine yeniden ötekileştirmekle ve nihayetinde, celladına övgüyle!

Sabah oldu, uyandım, kabustu sandım. Meğer gerçekmiş. Kabus, hayat olmuş serilmiş önümüze… Haydi yaşa şimdi bakalım kabusundan kaçamadan!!!

‎”Bu kadarını beklemiyorduk… Bu kadarını beklemiyorduk…”

Evet bu kadarını beklemiyorduk. Umut fakirin ekmeği demişler ya, son kırıntıyı bir kenarda saklıyorduk özenle ‚acıkınca yer, doyarız‘ diye. İşte o kırıntıyı süpürdüler özenle… Bir günde gibi görünse de aslında beş yılda süpürdüler, gözümüze soka soka, yüzümüze güle güle. Şimdi de geçmişler karşımıza, yayılmışlar rahat koltuklarına, kahkahalarla gülüyorlar halimize. Hani balıkçı oltaya takılan balığı özene bezene oltanın iğnesinden çıkartıp da tekrar denize atar ya, o ruh halinde laylaylomken balık tekrar oltaya takılır mal gibi. Balıkçı da, işte şu an karşımızda gülen o güruh gibi şen ve acımasız bir kahkaha atıp, hafızası dar, avuçiçinde küçücük kalmış zavallı balığı içinde can vereceği az su dolu kovaya atar. 23 Ocak 2007’de,o muazzam kalabalık sayesinde, oltadan kurtarılıp denize atılan balık gibiydik, tekrar hayata döndük sanki. Daha uzun sürecek sanmıştım yanılmışım. Beş yıl bile dolmadan takıldık yine oltaya mahkeme kararıyla.

Hani “herşeye rağmen“ bazen umutlanabiliyoruz ya… Hani “yok artık daha fazla şaşırtamazlar beni“ dememize rağmen yine de şaşırıyoruz ya… Hani, “bundan beterini yapamazlar“ dediğimizde beterin beteri oluyor ya… İşte şimdi korkarak söylemek istiyorum: Erhan Tuncel ve yakında (muhtemelen) salıverilecek semirmiş katil piyoncuk ekranlarda kapışılırsa, röportaj için kuyruklar oluşturulursa, işte o zaman “bunun ötesi yoktur“ diyeceğim (şimdilik)… Balıklı’da mezartaşına artık üçüncü bir ölüm tarihi atılabilir o zaman! Yazıklar olsun! Uykunuz, yediğiniz, içtiğiniz, gününüz, geceniz, dününüz, yarınınız, her lokmanız, her bir anınız haram olsun!

* * *

Gurbette de olsa, evinde de, insanın umudu olmalı. Dibe vurduğu anlarda, ayağını hızla ve kuvvetle tabana vurup, suyüzüne çıkaracak, nefesi kesildiğinde oksijen takviyesi görevi görecek, ağladığında mendil verecek, sesine ses, nefesine nefes, aklina fikrine hakim olabilecek bir umudu olmalı insanın, dost misali, ama her an yanında, her an yüreğinde. Ne olursa olsun, kim olursa olsun…

“Umut etmek, mutlu olmak demektir.“
(Alain)

Bu sene üç umut mumu yakıldı bana bu kadar talihsizliğin içinde.

“Hepimiz Hrant’ız Hepimiz Ermeni’yiz“

İlki, hepimizin de içine su serpen o muazzam kalabalıktı. Hafta içi olmasına rağmen, tüm sindirme çabalarına ve tüm engellemelere rağmen 19 Ocak 2012’yi kısacık tarihi(mizin) en üst satırlarına yazdıracak bir kalabalık varmış. Gözümle görmedim ama izledim. Elimle tutamadım ama hissettim… Hem kalabalığı, hem ortak acımızı, hem isyanımızı… Umut olmalı, hep vardır dedirtti bana bile…

“Bak burda yaşlı bir amca var, muazzam bir kalabalık var, çok güzel burası, herkes gelmiş, herkes…“

Evet, uzaktayken her acı üçe beşe katlanır. Orada olamadığın için, acılara merhem olamadığından öte, acına merhem sürdüremediğinden olmalı, o havayı teneffüs edemediğin için nefesin kesilir tüm gün boyunca. Sonra birden telefon çalar. 20 yıldır sesini duymadığın lise arkadaşındır. Sana oradaki havayı teneffüs ettirmek, sesleri dinletmek istemiştir. Boğazındaki kelimeleri, telefondan gelen slogan sesleri, alkışlar susturur. Kelimeleri yutar, yutkunursun… Gözündeki yaşları akıtır, birşey diyemez hale gelince kapatırsın sessizce telefonu. O 20 yıldır sesini bile duymadığın arkadaş var ya, candır o can…

“Babannem, İzmir’e geri dönerken ‘Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz’ yazan pankartla binmiş otobüse.”Bagajda kaybolur diye korktum” diyor.“



Bir twit okudum, sabah sabah dağıldım. Tam da ölüsevicilerin, ermenisevicilerin bedene bürünüp insan kılığında, hatta “iyi insan“ kılığında ortalıkta dolaştıkları günlerde bu yaşlı ama yüreği gencecik, daha da önemlisi tertemiz babanneye kurban olurum ben ey okur. Ömrüne bereket senin babanne…

* * *

Ve en umutsuz anı günün. Sesine ses, nefesine nefes olmasını beklediğin o umut var ya, umutsuzluğa dönüşüyor ya, işte tam o an. Yılgınlıkla ‘bitti artık’ dedirtir sana. Ama biliyorsundur ki, ilk fırsatta, ilk seste, ilk nefeste, beklediğin ilk haberde yine o umut tohumları serpilecektir yüreğine. Uzaktan uzağa sana destek olanların yaşanmışlıkları tahtıravallinin bir ucunda, uzaktan uzağa senin yaşanamamışlıkların öbür ucunda. Hangi taraf daha ağır her an değişiyor. Zaman geçiyor çünkü. Acı değil ama şekli değişiyor. Yalnızlığın acısı yerini zamanla merhem olamamanın acısına, o da zamanla yerini öfkenin ortak acısına bırakıyor. Ama en sonunda, umutsuzluk kocaman bir kir öbeği gibi kirletmişken bugününü, yarınından medet umar hale geliyorsun. İşte tam da o medet umma anına sığdırıyorsun koskoca, küçücük, hayalsi umudunu… Sadece hayalinde gerçek olacağını adın gibi bildiğin halde bu gerçeği yoksaydığından mı, yoksa gerçek olmasını çok istediğinden mi bilemeden “umut” edeceksin her dem, her an ve her iklimde.
Ocak’2012

Travma

Standard

Kimi günün sonunda durup düşünür insan ‚bu yaşadıklarım travma mıydı?‘ diye. Güzel geçen bir günün yıkıcı finalidir travmaların en büyüğü. Laylaylom bir günün alkol kokan gecesinin en keskin bıçak kesiğidir o. Takvim yaprakları gün gün dökülürken dalından, kalan son haftanın bir tutamıdır en acıtanı. Bir bira bardağındaki köpük kimi zaman, bir böreğin ağızdaki çıtırtısıdır bazen o, veya bir sigaranın son nefesteki izmarit acılığıdır travmanın yakan tadı.

Ben en çok denizi özlerim gurbette. Sevmediğim yosunun, ada sahilinde kıyıya vurmuş keskin kokusu en sevdiğim şey olur uzaktayken. Travma, aşkın ‚-de hali‘nde, sonsuz sevilen denizden nefret edebilmektir kimi zaman. Yosunun eksikliği hissedilen kokusunu bir kenara bırakılıp, suyun berrak olması gereken saydamlığğının ve saflığının kirletilmesine duyulan öfkedir travma. Ve o denizin güzelliğinden tiksinebilmektir travmanın yan etkisi de, aylar, yıllar sonra bile.

Soğuk bir kış gününde, bir Ocak’ta, bir ocağın, hatta birkaç ocağın sönüvermesi, söndürülüvermesidir travmanın sebebi bazen de. Dört yılın yığdığı birikmiş öfke yumağının ucu bulunamayan yün topağıdır. Suçlu sayarken eli kanlıyı, suçluyu çok da uzakta aramamak gerektiğinin farkedilmesiyle oluşan bir duygu karmaşasıdır travma. Ve o suç öbeği içinde, en büyük celladın bir anda kurbana dönüşüvermesi ise, insan mantığını zorlayacak en büyük paradokstur.

Travma, sıcak bir yaz günü duyulan kötü bir haberin yarattığı soğuk duş etkisidir. ‚Olamaz böylesi, dedikodudur‘ diyecekken, gerçeğin insanın suratına çarptığı tokattır. Acı(tılmış) gerçeğin çarpmaya tepki olarak kızarmış yanakta yarattığı tokadın etkisi daha geçmemişken aylar sonra bile, soğuk olması gereken o sıcacık kış günü anlatılan hikayelerin enseden aşşağı akan soğuk su etkisi yaratmasıdır belki de travma. Tüm detayları öğrendikten sonra insanın hem çaresizliğinden, hem kadınlığından duyduğu derin ve bir o kadar da ağır bir utançtır.

Yıllardır birikmiş acıları paylaştıktan sonra, derman beklenen bir halde sarıldığı yılandan medet ummasıdır insanın bazen de travma. O medet gelse zaten travma olmayacak, ama doğanın cilvesi işte, yılanın dili çataldır ve çoğunlukla zehirlidir. Zehirin panzehir olmasını umacak kadar büyük bir çaresizliktir aslında yaşanan. Hayatı yaşamak yerine günü geçirmeye çalışmak ne kadar zorsa, mutsuz ve umutsuzken ‚mutluyum ben‘ oyununu başarıyla oynamak o kadar kolaydır. Bu oyundaki başarının ödülü ise çok derin bir mutsuzluktur. Günler, aylar ve hatta yıllar kayıp giderken ellerinden insanın, mutluluk oyunundan sıkılır, ‚ben artik mutsuzum‘ diye haykırmak ister doyasıya, ama sadece boş duvarlara… Mutsuzluğunu, ‚ben mutluyum’la örtüştürmede profesyonelleşmiş bir mutsuzun umutsuzluğunun ve çaresizliğinin anlaşılabilmesi, anlatsa bile kabullenilmesi haklı(!) sebeplerle imkansızdır. Travmanın başlangıcıdır zaten bu tiyatro çalışması. Sahnede profesyonelleştikçe, kaşarlanmış bir fahişe edasıyla ‚ben feleğin çemberini ters çevirip hula hop yaparım anasını satayım‘ eşliğinde şuh bir kahkaha atar insan. Artık kendi bile unutur bunun bir oyundan ibaret olduğunu, salakça inanır oldukça iyi, hatta başarılı bir oyuncu olduğuna, kendi bile unutur acılarını. O kadar unutur ki, hatırladığında ‚sevgili dost‘ travma, el sallar, hatta orta parmağını bile uzatabilir uzaktan pis pis gülerek adama…

Travma, kimisi için ölü arkasından yapılan helvanın ağızda yarattığı acı tatken, kimisi için bir kaşık bulgur pilavıyla çoban salatasının her lokmasına edilen bedduadir. Yıllarca masada bulgur pilavı görmekten tiksinmek, pişirmekten itina ile kaçmaktır, kaçabildiği yere kadar. Epey çoğalan ölüsevicilerin artışındaki önlenemez ivme mi yoksa ölümün gerçekten yakan, acıtan soğuğu mu daha can yakıyor anlayamaz insan travmaların en dağlayanında.

En çok neyi özlediğini düşünüp karar veremezken insan, aslında hep olamadığı yeri özlediğini farketmesidir travmanın sebeplerinden biri de. Ve bunun adı da ‚alışamamak’tır aslında. Bunu yıllar önce söyleyenin asıl söylemek istediği ise ‚Velhasıl, hiç alışamayacaksın bacım, böyle gelip böyle gidecek bu. Becerikliysen göründüğün kadar, bununla yaşamayı öğreneceksin, değilsen çektirip gideceksin vaden dolduğunda‘. O vade dolalı çok olmasına rağmen inadına yaşamaya çalışmak, direnmek, boyun eğmemektir ‚alışamamaya‘ aslında travma. Bu ikilemi ikilettirmemekse bir meziyet. Öyle gibi yapmak, günü yaşamak ve en nihayetinde günü kotarmaktır travmaya karşı ayakta durabilmenin ilacı.

Diş ağrısı misali ayrılıklara dayanabilme gücüne güç katmaya çalışmaktır bir travma sebebi de. Hatta travmanın kendisi bizzat. Ne demiş en yazar?

Ayrılıklar; diş ağrısı gibi,
Ölümler; kalp ağrısı gibi,
Yok sayanlar; göz ağrısı gibi.

Peki, diş ağrısı mı ayrılık mı? Ölüm mü kalp ağrısı mı?… Tadından yenmeyen hangisi? Üç haftada çok diş ağrısı mı daha yordu yoksa çok ayrılık mı? Üç haftaya iki ölümü mü sığdırmak zordu yoksa koskoca bir kalp ağrısını mı? Yok sayanları yok sayıyorum zaten, parametre azken bile denklemi çözebilmek imkansızken biri de eksik olsun değil mi ama?

Soğuk bir kış gününde sıcak bir kahvenin telfesinde görünen tehlike; daha soğumuş kış günlerinde yalnızken de, kalaballıkken de aynı tehlikeyi yanıbaşında, her gittiği yerde, her aldığı nefeste hissetme; direnmekten yorulan zihnin insana hazırladığı trajikomik sürprizler; duvara toslayan başarısız bir ‚kısa yolculuk‘ planının ağırlığı; bu yolculuğun aslında travma sahibini hedefe değil, kahvedeki ‚tehlike’ye götürme ihtimali; bu ihtimalin sıfırlanması ve hüsranın, maktulü bir ölüm sessizliğine gömmesi ve en nihayetinde yine bir Ocak travmasının hatırlanmasi…. Tüm bu zincir dahilinde çırpınmalarıyla suyüzünde kalmaya çabalayan, yüzme bilmeden suya atlayan salağın artık yorulması… Dizlerinin bağını çözüvermesi ve bataklığın dibine çeken girdabına kendini salıvermesi… Travma, mecburiyetten bataklıkta çırpınırken, kendi için değil ama diğerleri için oradan kurtulmak umuduyla, aslında dibe vurmak istemektir çaresizce, umutsuzca ve ağlayamayarak çaresizlik ve umutsuzluktan…

Ve nihayetinde, bir ondokuzocak’ta uzakta olmaktır travmanın ana sebebi…

Gözyaşlarını silmek isterken her canı acıyanın, gözyaşlarını boşluğa akıtmaktır nafile…

Anlam veremeyen, anlayamayan ve hiçbir zaman anlayamayacak bakışlar eşliğinde yutkunmaktır ağlayan bir hava eşliğinde…

Bugün, bu kara gün, boğazdan birtek sigara dumanının geçmesine müsaade edebilmektir etrafta yenilen her lokmaya lanet ederek…

Ve travma aslında yalnız kalamamaktır, orada olamamaktır…

Sınırsız isyanın, dolu dolu gözyaşının eşiğinde güler gibi yapmaktır günahsızların günahına girmemek için…

Kimileri sıcak yuvasında sıradan bir günü yaşarken geyikler eşliğinde, sırasız bir ölümün günü sıradanlaştıramamasına isyan etmek, isyanını duyuramamak, sessiz başkaldırısını içine gömmek zorunda kalmaktır…

Her ölümün bir doğum olduğu yalanına artık inanmamak, yalnız başına anıra anıra ağlamak istemek ve çaresizliğine lanet etmek isterken yine de mecburiyetten sıradan bir gün yaşamak zorunda kalmaktır…

Ve en nihayetinde, artık inadına yaşayamamaktır…

Ocak 2011

Gurbet Kuşu’ndan Nâmeler – Girizgâh

Standard

Girizgâh

Yeni bir ülke bulamazsın,
başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir (1)

Siz hiç bir gurbet kuşundan mektup aldınız mı? Alamancılar olarak adlandırdığımız memleket hasretinin sembolleştirilmiş karakterleri dışında hiç memleketini özleyen bir dostunuz oldu mu? Olduysa da hiç size içini döktü mü?

Sene 2000, aylardan Aralık. Gurbet kuşumuzun elinde iki iş sözleşmesi, ikisi de ‚yurtdışı’ndan. Birine akıl yatmayacak gibi değil. Hayallerinin işi, hayallerinin ülkesi ve nihayetinde hayallerinin şehri. Yıllardır yaşamayı hayal ettiği, orada yaşamaktan ve her metrekaresini adımlamaktan keyf alacağı şehirden bahsediyoruz… Herşey hazır; kalacak yer, güzel bir maaş ve ömür boyu Paris sokaklarını arşınlama özgürlüğü… Daha ne isteyebilir ki insan? Hem dilini, hem metroda yönlerini bildiği ve çok da sevdiği şehirde yaşamak, yaşlanmak… Rüya gibi… Her rüyanın da bir sonu vardır, olmalıdır da eğer rüya, rüya olarak kalmaya mahkümse. Aralığın o son günü bir aile meclisinde niyetini bir anlık cahil cürretiyle açık edince sevgili gurbet kuşu, bir tarafta fırtınalar koparken, öbür taraf tuhaf bir biçimde sessizdi. Hayra alamet değildi bu sessizlik, bildikti, öğrenilmişti artık. Kısa ve öz konuşma şu şekilde gelişti:

– Niye gitmek istiyorsun? Rahat mı batıyor? Neyin eksik?
– Ya ben bu ülkede ölmek istemiyorum!
– Niye? Paris’te mezarına kuşlar sıçmayacak mı?
– …

Ve akabinde, büyüklerin ‚Peki, istediğin gibi yap AMA….‘ lı klasik cümlelerinin benzeri ama mantıken tam tersi bir cümle kuruldu. Hani gönül isterdi ki, aile büyüğü, kocaman adam kalkıp desin ki: ‚Git AMA ilerde ….‘ ve müthiş öngörüsü ve hayat tecrübesiyle tüm olumsuzlukları sayip, bu bahanelerle gurbet kuşumuzu daha da kamçılasın gitme konusunda. Ama yapmadı. Hatta tam aksini yaptı müthiş yaratıcı zekasıyla. Yurt dışında yalnız yaşamanın sonsuz zorluklarını uzun uzun sayıp sıraladıktan sonra, bilinç açılmaya yüz tuttuğunda son sözleri: ‚AMA istiyorsan, istediğin bu ve illa ki gideceksen git, engel olmam‘ oldu. Kendi değil ama beklendiği gibi sözleri engel oldu gurbet kuşumuza… Ve ‚sanırsam bu memlekette öleceğim‘ diye endişelenmeye başladı…

Ne demişler? İnsan olanın yüreği temiz olsun. Bu konuşmadan, çok değil iki ay sonra gurbet kuşuna, hayallerindeki şehirde yaşamak olamasa da, kabusu olmaya aday şehirde yaşamanın, yaşlanmanın kapıları açıldı hiç umulmadık bir şekilde… Ve ‚masal‘ böyle başladı…

Masal başlangıcından bu yana tamı tamına on yıl geçmiş, dile kolay. Şimdilerde ise on yıl öncesinin dertlerini aratır oldu günlük dertler, dermansız yaralar.

* * *

İnsan, okuru aynı konudan bıktıracak endişesine rağmen, temcit pilavı misali koyup koyup yerken konuyu önüne, elinde kalan tek silahı kalem olunca yazmaktan başka şey gelmiyo işte o elden. Bıktırıncaya kadar hasret, bıktırıncaya kadar özlem, bıktırıncıya kadar deniz ve yürek çarpıntısı, bir o kadar da çırpıntısı…

Hayatının her anını, her güzel anısını, hatta en güzel anısını denizle süsleyen bir yengece elbette ki zor gelir başlarda ‚denizsiz‘ yaşamak. Ama, havasına, suyuna, taşına toprağına bin can feda bir tek dostuna olmaya aday ‚yeni‘ memleketin de ne kadar yaşanası bir yer olduğu, bir bok varmış gibi dillere destan olmuştur. E dile kolay, Avrupa’nın, hatta dünyanın en medeni memleketi orası. Kardeşim, madem en medeni memleketi seçeceksin, niye en denizsizini seçersin ki? Onlarca deniz kenarı dururken, niçin göllerine deniz süsü verilen bir memleket en medenisi olur? Öbürlerinin suyu mu çıktı? Sudan çıkmış yengecinkini andıran hayat hikayesinin sonu da yengecinkine mi benzemeli gurbet kuşunun?

* * *

Memleketini Özleyen Yengeç (2)

Acıyı dağlara vermişler, dağlar taşıyamamış.
İnsana vermişler, katlanmış…
Acıya da, kedere de…

Her ziyaretinde bizimkilerin memleketinden söz açılır, eski anılar anlatılır ve o da mutlaka memleket ziyaretlerinden birinde yaşanmış olaylar anlatırdı. Bunlardan hiçbiri olmazsa bile, yeni ve ilginç bir buluntu günün konusu olur, konu da bir açıldı mı gizli acılar ve gün yüzü görmemiş acı tatlı hikayeler birbirini kovalardı.

Bu sefer de konu bir yengeçti; daha doğrusu, son ziyaretinde bizim memleketimizden getirdiği bir yengeçten bahsetmeye başlamıştı.

Bir yengecin hikayesi… Ne kadar basit ve sıradan, çekici olmayan bir konu öyle değil mi? Ne var ki bu konu hakkında yarım saattenfazla konuştuk, hikaye bittiğinde ise uzun süre sessiz kaldık. Hikayeyi size de anlatayım. Çoğunuz bizim memlekette doğmuş olmasanız da, sonuçta hepinizin, dayımın hikayesindeki yengeç gibi bir memleketi vardır. Hikayeyi anlatayım ve bakalım siz memleketini özleyen yengecin hikayesi bittikten sonra hemen yeni bir konuya geçebilecek misiniz?

‚Bir zamanlar bize ait olan meyve bahçelerinden geçiyordum…‘

Hikayesine böyle başlamıştı dayım, o gün.

‚Hayal meyal, sisler ardından hatırlıyorum, ancak hiçbir zaman unutmadım. Şimdi ne babamın diktiği ağaçlar, ne atalarımızın diktiği geniş gövdeli ceviz ağacı, ne de sık gövdeli fındık ağaçları var tabii. Ama –hatırlıyorum- o topraklardan bir su geçerdi ve bugüne kadar hep aynı berraklıkta kaldı ve nereye gidersem gideyim, hangi sulara kulak verirsem vereyim, kulaklarımdan hiç eksilmeyen o aynı tatlı şırıltıyla akmaya devam etti. İşte şu son ziyaretimde de akıyordu; ama sanki öksüz ve sahipsiz kalmış gibiydi.

Suyun yukarısına doğru yürüdüm. Kıyıdaki çakılların üzerinde güneşin ılık ışınlarını korkusuzca ve telaşsızca, doğanın temiz ve güzel ıssızlığında içen ve bundan sarhoş olacak kadar memnun görünen bir yengeç gördüm. Oldukça yaklaştım ona, o ise karnı güneşe dönük halde, sıcacık çakılların üzerinde yatmaya devam ediyordu. Memleketin suyunu içmiş, havasını solumuş canlı bir anı olarak onu yakalayıp buraya getirmek geldi aklıma. Her seferinde bir şeyler getiriyordum zaten. Bir avuç toprak, birkaç meyve, çeşit çeşit taşlar, hatta bir seferinde memleketin mahsulüdür diye babanın mezarına koymak için çiçekler getirmiştim; ama hiç canlı bir şey getirmemiştim. O yüzden bu defa Bardizag’tan(3) canlı bir hatıra olsun diye yengeci alıp getirmek istedim. Yengeçler birkaç saat susuz yaşayabilirler…‘

Bir süre dalgın boşluğa baktı, sonra devam etti.

‚Bir kutuya koyup eve getirdim. Evde genişçe bir kaba aktardım, temiz su doldurdum, yemek olarak da ekmek kırıntısı ve et parçacıkları koydum. İstediği kadar yesin dedim. Bizim ‚hemşeri‘ dağ başında daha iyisini mi buluyordu sanki?

Ertesi sabah baktığımda ekmeklerin ve et parçacıklarının olduğu gibi durduğunu gördüm. Kendisi de kabın kenarına asılmış duruyor! Elinden gelse dışarı çıkacak, başını alıp gidecek!…

Şu yaramazın yaptığına bak, dedim kendi kendime. Avuç dolusu yemek verdim, aklı hala kaçmakta… Ancak bizim ‚hemşeri’nin ekmeği ve eti sevmemiş olabileceğini düşündüm ve o gün çarşıdan balık aldım, eve getirip ayıkladım, ufaladım, ‚ye şimdi yiyebildiğin kadar‘ dedim. ‚Al sana taze balık eti! Artık arayan da bulamıyor, çatlayana kadar ye!‘

Ertesi sabah ilk işim yanına gitmek oldu. Baktım, balıklar da ekmek ve et gibi aynen duruyor ve yengeç de kabın kenarına yapışmış durumda, devamlı kaçma çabasında…

Herhalde balık etini de sevmedi diye düşündüm ve aynı gün gidip karides aldım, eve getirip temizledim ve bu müşkülpesent yengeci memnun etmek için başka bir çaba göstermeye karar verdim. Nasıl olsa bütün gün yiyecek başka birşey bulamayınca yemek zorunda kalacağını düşünerek karidesleri kabın içine attım.

Günler geçti ve yengeci görmek için kabın yanına her gittiğimde hayvanı hep delice bir dışarı çıkma ve kaçma telaşı içinde, yiyecekleri ise hiç dokunulmamış halde buldum.

Sonunda bir gün, kabın kenarından oldukça yukarıya tırmanıp orada hareketsiz kalmış olduğunu gördüm. Tam zamanında yetişmiştim; çünkü eğer biraz daha geç kalmış olsam, büyük olasılıkla dışarı çıkıp bir kediye yem olacak veya bir köşede aç susuz kaybolup gidecekti.

Ama tuttuğumda kurtulmaya çalışmadı, hareket de etmedi. Parmaklarımla ayaklarını hareket ettirmek istedim. Gevşek ve hareketsizdiler, yengeç ölmüştü…

Üzgündüm, ancak ne pahasına olursa olsun ondan ayrılmamaya da niyetliydim. Onu alıp alkol dolu bir kavanoza koydum, ağzını da kapattım. Şimdi ne zaman bakacak olsam, canlıymış gibi geliyor; ama kavanozda öylece hareketsiz duruyor. Ne kaçmaya çabalıyor, ne de yiyecek birşeyler bulamaya…‘

Dayım memleketini özleyen yengecin hikayesini bitirmişti. Bir süre hepimiz sessiz kaldık, sonra –sadece annem- uzun uzun iç geçirip sessizliği bozdu.

‚Acıyı dağlara vermişler, dağlar taşıyamamış. İnsana vermişler, katlanmış… acıya da, kedere de…‘

Hayvan, toprağının, doğum yerinin özlemine dayanamamıştı. Zavallı, ne yapabilirdi. İnsan değildi ki…

Menk Anunı ‚Hay Dzağig‘ Tırink

(1) Konstantin Kavafis – Şehir şiirinden.
(2) Yervant Gobelyan’ın Aras Yayıncılık’tan çıkan, ‚Memleketini Özleyen Yengeç‘  isimli kitabının aynı isimli ilk hikayesi. (Bkz: http://www.arasyayincilik.com/store/Getron_viewItem.asp?idProduct=72)
(3) İzmit’in 20km. Kadar güneybatısında, günümüzde Bahçecik. Yüzyıl başında Ermeni yoğun bir yerleşmeydi. Nersesyan-Şuşanyan okulunda bin dolayında öğrencisi, çeşitli dergileri, tiyatro temsilleriyle kültürel bakımdan gelişmiş bir merkezdi.