Monthly Archives: March 2011

Sarkis Çerkezyan

Standard

‘Ben Bu Ülkede Olmanın Acısını Çektim’


 

Sarkis Varbed (Usta), marangoz Sarkis, Sarkis Çerkezoğlu ya da Çerkezyan… Ayaklı ansiklopedi, yaşayan tarih, koca çınar. 93 yaşında bir heybetli adam O… Adam gibi yaşamış bir bilge, sıkı bir komünist ve en “kötüsü“ de pek bir Ermeni… Kimselerden duymadim ondan duydugum Adana Ağıdı’nı ben… Hem de baştan sona eksiksiz… O kadar Ermeni yani…!

Dünya Hepimize Yeter” kitabında anlattı O koca çınar 90 yılını.

91 yılda neler gördüm, neler…Her şey değişti ama iktidarlardaki ittihatçı kafa hiç değişmedi. Birinin bıraktığı yerden öbürü devam etti. ‘Güzel günler göreceğiz çocuklar’ demişti Nazım, ama o da o günleri göremeden gitti Moskova’da. Vaziyet böyle, ister ağla ister gül”.

1916 Halep doğumlu Çerkezyan’ın ailesi 1915’te Tehcir Yasası’yla Suriye’ye “göçtürülmüş“. 1918’de ise baba memleketine, Konya-Karaman‘a “göçmüş“. Koca bir dönemin, hatta bir tarihin yaşayan bir tanığı O. Cumhuriyet ilan edildi, Varlık Vergisi “kondu“, 6-7 Eylül “oldu“, Atatürk “öldü“, (sanal-gerçek) darbeler oldu, Sarkis Amca vardı. En yakından gözlemledi olanları, içinden, en içinden hem de. Bizim tarih dersinde hatmettiğimiz inkılaplara O, bizzat şahit oldu. 1965‘te TİP’e girdi. Atılım Gazetesi’ni 4 yıl Gedikpaşa’daki marangozhanesinde gizli saklı çıkardı. İki oğlunu üniversitede okuttu. Her gün bir paket sigara içer. Eşi Ağavni Mayrig/Kuyrig (ki başlı başına ayrı bir yazı konusudur) 2000 yılında aramızdan ayrıldığından beri, Sarkis Amca Kumkapı’daki eski evinde tek başına yaşıyor.

O’nun sözünün başladığı yer bizim sözümüzün bittiği yer oluyor adeta.

Uzun bir hayat, 91 yaşındayım. Birçok insanın anlatılanlardan öğrendiklerini ben yaşayarak gördüm. Kimseden, kulaktan dolma bir şey yok. Babamlar Tehcir’de Suriye’ye gitmiş. Ben orada doğmuşum. 1918’de yeniden Karaman’a geldiğimizde, koskoca bir banker olan babamın iki paket tütün alacak parası kalmamış. Annem bizi okutmak için İstanbul’a geldi babamı bırakıp. Temizliğe gitti, basamak sildi ama olmadı. 7’nci sınıfta bıraktım okulu parasızlıktan. Sınıf birincisiydim… Konya Ereğli’ye geri döndük. Akrabamızın yanında marangozluğa başladım”.

Hepimizin hayalleri vardir. Kimimizinki basit, kolay elde edilebilir ama üşengeçliğimizden ya da tembelliğimizden olsa gerek, ömür boyu hayal olarak kaliverir. Kimimizinki ise gerçekten hayal olmaya mahkumdur. Sarkis Amca’nin hayali ise…

“Havacılığa tutkundum. Hâlâ da bir uçak görsem kaybolana kadar seyrederim. Çok istememe rağmen almadılar beni İnönü Planör kampına. Belki de helikopteri ben icat edecektim kim bilir?”

II. Dünya Savaşı boyunca 48 ay askerlik yaptı Sarkis Amca. Döndüğünde babasız bir hayat bekliyordu O’nu. 1946‘da İstanbul’a gelmiş annesi ve kızkardeşiyle. 1953’te ise hayatını Ağavni Mayrig’le birleştirmiş ölüm onları ayirana dek.

Ve söz yine Sarkis Amca’da:

“Varlık Vergisi, Aşkale Sürgünü, 6-7 Eylül… Ne pislikler gördük (…) 1955’te ’Ben Atatürk’ün çırağıyım’ diyen Celal Bayar yaptı 6-7 Eylül’ü. ’Atatürk’ün Selanik’teki evi bombalandı’ dendi. Her yer karıştı. O zaman Yedikule’ye yeni taşınmıştım Ermeni olduğumu bilmiyorlardı. Eve gittim, bir Türk bayrağı astım. Anneme de Müslüman kadınlar gibi beyaz başörtüsü bağlattım. Kapının önüne oturdum anneme de bir kahve yaptırdım, içiyorum… Kıyamet kopuyor, evler yağmalanıyor. Herkes koltuğunun altında ‘ganimetlerle’ koşuşturuyor. Saat 1’e kadar devam etti böyle. Bu sırada yanıma gelen bir yüzbaşı, ‘Delikanlı tebrik ederim. Kahvenin tadını çıkaracak günü ve saati iyi seçmişsin, her Türk sizin gibi olmalı’ dedi. Onlar gittikten sonra girdim içeriye ev başıma yıkılıyor sanki

İki halkın birbirlerine düşman olması baştakilerin marifeti. Komünist oldum, iki halkın yararına olduğunu düşündüğüm şeyleri yaptım. Halklarımızın benzer acılar yaşamaması için uğraştık. Emeklerin boşa gitmediğini düşünüyorum.”

Bunca acıya şahit hayat hikayesi, biz “kanıbozuk“ Ermeni’lerin, en çok da gurbette yaşayanlarımızın burnunun direğini sızlatan bir söylemle devam ediyor:

“Bu memlekette doğduk. Bu memleketin insanıyız. Ermenistan’a gittim, burası burnumda tüttü. Varlık Vergisi de aldılar, 6-7 Eylül olayları da oldu. Bu işleri yapan insanlar var Türkiye’de. Şimdi bile yaparlar fırsatını bulsalar. Zihniyet değişmedi ki… Hrant’ın öldürülmesi de ortada işte. Ne yaptı da bu adamı öldürdüler? (Duvardaki resmi gösteriyor) Bunlar Ermeni aydınları, 287 kişi, Türkiye’de öldürüldüler. Kuduz köpek toplar gibi topladılar, öldürdüler. 1915-16 olaylarını ittihatçılar yaptı”

Ve Hrant Dink…. Agos’u ara sıra ziyaret ettiğini anlatarak devam ediyor Sarkis Amca:

“Hrant’ı orada görürdüm. Özgür düşenen bir insandı. Yazık oldu çocuğa. Memlekete zararlı bir adam değildi. Türklüğe hakaret etmiş. Nereden çıkarıyorlar bunları. Biraz muhalefet yaparsan götürüyorlar seni işte. Bunu yapanlar kılıfını hazırlamıştır. Kafaya koymuşlar adamı ortadan kaldırmayı, kime anlatacaksın meramını. Yalnız Hrant değil ki. Kaç tane Türk gazeteci de öldürüldü. 91 yıldır hiçbir şey değişmedi. Görüyorsunuz iktidarlardaki zihniyet hep aynı. O eski ittihatçı kafa. Talat’ı, Enver’i Niyazi’si… İsmet İnönü ve Celal Bayar da ittihatçıydı. Birinin bıraktığı yerden öbürü başlıyor mantık aynı. Fırsatı buldular mı yine aynı pislikleri yapıyorlar. 1900’lü yılların başında bu coğrafyada 166 Ermeni okulu varmış. Şimdi kaç tane kaldı? Bu kadar okulu olan bir halk şimdi nerede?”

Hrant Dink’in öldürülmesinin Ermenileri çok üzdüğünü anlatan Sarkis Amca, Ermenileri ne kadar iyi tanıdığını şu ilk cümlesinde gözümüze sokar:

Üzülürler ama ayaklanacak değiller ya. Onlar öldürdü biz de seni öldürelim diyecek halleri de yok. Ama bu Türkiye için iyi olmadı, AB işi bitti. Avrupa’nın kapısı kapanınca bizimkiler dönecek İslam Birliği’ne”diye tamamlıyor sözlerini biraz düşünceli…

***

Şimdi de kendi ağzından ve kitabindan uzun uzun okuyalim, dinleyelim Sarkis Amca’yı biraz…


Ailem 1900’ün başlarında Kayseri Talas’tan Karaman’a yerleşmiş ve yaşamaya başlamış. Karaman’da ticaret yapıyorlarmış. Bir gün Karaman’a bir adam gelmiş ve kiliseye herkesi toplamış. “Herkes malının, canının güvenliği için bazı tedbirler alsın. Ne yapabilirse onu yapsın,” diye birtakım önerilerde bulunmuş. Amcam o zaman çok ağır bir adam. Gelip konuşma yapan adamı, “Bu namussuz memlekette fesat çıkarıyor,” diye kovmuş. 1909’da amcam Adana’da öldürülmüş. Babam 1915’te sürgüne gönderilmiş. Arabistan’a…

Yani babam her şeyini kaybetmiş bir adamdı. Bir gün otururken bana dedi ki, “Biliyor musun Karaman’da kiliseye toplayarak bizi uyaran adam var ya o akıllıymış, biz eşekmişiz.

“Neden baba?” dedim.

Ben isteseydim Karaman’da 500 tane Ermeni gencinin altına 500 tane at verirdim. 500’üne de 500 tane silah verseydim. Keşke öyle yapsaydık. Böyle onursuz öleceğimize şerefimizle ölürdük…” Yani babamlar, sürgünü yaşayacaklarını düşünmemişler bile. Öldüğü günlerde iki paket köylü tütünü alacak parası yoktu. O ki bir zamanlar 57 bin sarı liranın sahibiydi. Bu bankerlik belgeleri halen elimde.

Ben okuyamadım. Tahsili yarıda bıraktım. İstanbul’a geldim, çalıştım, marangoz oldum. Ereğli’ye gittim. Biraz şiir yazdım, biraz resim yaptım. Ama bunlarla geçinilmiyordu. Babamın ise bir işi yoktu. Akrabaların yanına gidiyordum. Marangozluğu öğrendim. Öğrendim derken işte akşam cebime iki paket tütün alıp eve giderdim. “Aferin oğlum. Benim de hiç tütünüm kalmamıştı” derdi. Halbuki alacak parası yoktu. Bunlar ailemizde hep yaşanmış şeyler. Ne yapmıştı bu adam? Suçu neydi? Kimse buna cevap veremez…

Ben bu nedenle hiçbir zaman Türk halkını suçlamıyorum. Yani genelleme yapamıyorum, ama iktidarlardan soracak çok şey var. O İttihatçılardan, o Sultan Hamit’ten… Onlar katliamların sorumlusu. Sultan Hamit yöresel katliamların mucidi. Ama İttihatçılar onun yarım bıraktığı işi tamamlamış. Üstelik de Ermeniler, Hareket Ordusu’nu coşkuyla karşılamıştı. Yeşilköy’e gidip de çiçeklerle karşılayan bir halktı. İşte Adana katliamı tam o günlere rastlar. Bu bir intikamdır. Gerici bir harekettir ve 27-28 bin kişi öldürülmüştür.

Annem Tokatlıydı. 1910 veya 1911’de İstanbul’da Gedikpaşa Ermeni Okulu’nda öğretmenlik yapmış biriydi. Babalarını kaybedince üç kız, bir erkek kardeş geçim derdine düşmüştü. Annem Tokat Katliamı’nın şahidiydi. Tarih 1895 olsa gerek. O olayları bize şöyle anlatırdı: “Tokat’taydık. Vur emri geldi. Babam ve amcam terziydi. Amcam sakattı ve dükkânına eşekle gidip gelirdi. Katliam başladığı zaman babam amcamı kaptı geldi, ama amcamı kapının eşiğinde kestiler… Biz kundaktaki kardeşim Aram’ı bahçe duvarlarına merdiven dayayarak kaçırdık. Kendi canımızı da böyle kurtardık. Üç kız kardeş, annem ve babamla Fransız okuluna sığınarak kurtulduk. Dört saat sürdü. Dur emri gelince padişahtan, biz okulun penceresinden beygir arabalarıyla parçalanmış insan cesetlerinin taşındığını gördük.” Burada annemin bahsettiği Aram dayım; Birinci Cihan Harbi’nde Cemal Paşa’nın yanındaymış, Yunanistan’da albay olarak öldü. Sonra İstanbul’a gelmişler. Karaman Ermeni Okulu’na öğretmen ihtiyacı olmuş. Anasını da yanına alarak Karaman’a gitmiş annem. Orada babamla tanışmış. Babamlar, oranın zengin ve iyi bir ailesi. Yaşça biraz farkları da vardı, evlenmişler. Annem, “Hiç değilse şu fakirlik bitsin dedim ve 1911’de 18 yaşında babanla evlendim” derdi. Ablam Arşaluys dünyaya gelmiş. İlk önce adını Münevver koymuşlar, buraya gelince adı Arşaluys yapmışlar. Aradan çok vakit geçmeden Arabistan’a sürgüne gitmişler. Annem, babamların bir ay sonra döneceklerine inandıkları için paralarını bankaya yatırdıklarını anlatırdı. Yukarıda o paranın belgeleri bulunuyor. Külek Boğazı’ndan geçmişler. Babaannem, sürgüne giderken Kilis’te ölmüş. Arabistan’a sürgüne gitmişler. Orada Meskene denilen yerde Aram Andonyan Efendi’yi tanıyorlar. Babam bu olayı şöyle anlatırdı:

“Çadırların arasında bir deli vardı. Kıçını ellerlerdi, deli gibi bağırırdı. O adamın kimliğini bilen yoktu. Bir gün Kayserili bir arkadaşla Fırat’ın kenarında böyle otururken baktık ki bu deli geliyor. Ben ‘Deli geliyor‘ dedim. Arkadaşım, ‘Çerkezyan, o deli değil. Bizim aydınlarımızdan Aram Andonyan Efendi’ dedi. Geldi yanımıza, deli gibi davranıyor. Kayserili arkadaşı, ‘Aram Efendi, böyle davranmana gerek yok. Bu arkadaş güvenilir bir arkadaştır. Sizin kim olduğunuzu söyledim,’ demiş. Aram Andonyan, ‘Söylemesen iyi olurdu,’ diyerek oturdu. O günlerin kritiğini yaptı. Türklerin yenilgisinin kaçınılmaz olduğunu, savaşın ne kadar süreceğini anlattı. Kimliğinden kimseye bahsetmememiz gerektiğini söyledi ve yanımızdan uzaklaştı. 1918’de İngilizler Suriye’ye girdi. Mustafa Kemal Anadolu’ya kaçtı. Hatta o adam, ‘Türkiye’nin kurtarıcısı bu adam olacak,’ demişti. Ne ileri görüşlü adammış… Herkes Halep’e girip çıkamıyordu. Sadece askeriyenin erzağını taşıyan Ermeni arabacılar girip çıkıyordu. Aram Andonyan Efendi yanımıza geldi ve ‘Söyleyin şu arabacılardan birine, beni Halep’e götürsün,’ dedi. Birinin yanına verdik. Götürdü. Sorduklarında arabacı ‘Halep’in yakınlarına kadar arabanın arkasında oturuyordu. Sonra baktık ki yok,’ dedi.”

Aradan zaman geçtikten sonra sürgün kararı kalkmış artık. Herkes gibi babam da yeniden memleketine, Karaman’a dönmek istiyormuş. O Kayserili arkadaşıyla karşılaşmış. Babam, Karaman’a dönmek istediğini ancak yeni hükümetin kurulduğunu, kimden izin alacağını bilmediğini söylemiş. Kayserili arkadaşı, “Çerkezyan, hani seninle Meskene’de konuşurken yanımıza gelen bir deli vardı ya, şimdi senin bu işini o deli, yani Aram Andonyan Efendi yapacak,” demiş. İngiliz yönetimi, Halep’te Baron Oteli’ne yerleşmiş. Babam oraya gitmiş ancak kapıdakiler üstü başı döküldüğü için içeri almamışlar. Girmekte direnince çıkan sesi duyan Aram Efendi gelip babama sarılmış, öpmüş. Oradaki İngilizlere, “Benim kurtarıcılarımdan,” diye babamı tanıtmış. Ağırlamış. Konuşmuşlar ve babama Karaman’a gitmemesi gerektiğini, çünkü Pozantı’dan öte tarafın geleceğinin belirsiz olduğunu söylemiş. Kâğıtlarını yapmış ve babam yola çıkmış. Adana’ya kadar gitmiş. Mağazaları varmış babamların, oraya gitmiş. Tanımadığı adamlar oturuyormuş. Bir tanesinde genç bir oğlan varmış. Babam bir şeyler almış ve “Oğlum bu mülkün sahibi kim?” diye sormuş. “Gövderelioğlu bilmem kim…” demiş çocuk. Babam, “Kaç paraya oturuyorsun?” diye sorunca çocuk kızmış ve “Yahu aldığın bir toplu iğne, demirin batmanını soruyorsun,” diye terslenmiş. Babam da bunun üzerine sinirlenmiş ve o mağazaların hepsinin sahibi olduğunu ve kendisini sinirlendirdiği için dükkânından çıkaracağını söylemiş. Çocuk yeni evliymiş. Böyle bir olay da yaşayınca dükkânını erkenden kapatıp evine gitmiş. Kayınbabası, “Ne oldu, bu saatte eve geldin?” demiş. Olayı anlatınca, kayınbabası “Mülkün sahibi o adam. Sen ne yaptın öyle,” diyerek telaşlanmış. Babam bir otelde kalıyormuş. Bir bakmış, bu çocuk ve yanında kayınbabası, bir tepsi baklavayla gelmişler. Dayım Cemal Paşa’nın yanındaymış. Paşa’ya bir gün “Ablam Arabistan’a sürgüne gönderildi. Bana izin ver de gidip onları alıp geleyim,” demiş. Cemal Paşa, “Aram, gidip ablanı, yeğenlerini alabilirsin ama enişteni alamazsın. Erkeklere izin yok,” diyerek dayımı göndermiş. Annemler Suriye’deyken bir bakmışlar bir subay, arkasında askerlerle Karamanlı Gazaros Çerkezoğlu ailesini arıyor. Korkmuşlar. Sonra tanımışlar dayımı ve sarılmışlar… Bütün muhacirler toplanmış etraflarına. Bir Ermeni subay gelmiş. Askerleri de göndermiş dayım ve o gece çadırda yatmış. Anneme “Buraya seni almaya geldim,” demiş. Annem kocasını sorunca “Ona izin verilmiyor,” diye cevap vermiş dayım. Annem, kocası için “Aram, bu adam her şeyini kaybetmiş. İki çocuğu var. Ben onları da alacağım elinden ve İstanbul’a götüreceğim. Olmaz. Öleceksek de beraber öleceğiz,” demiş. O kadın işte bizi bugünlere getirmiş.

O günlerde hükümetin bir marifeti daha var. Sürgüne gidenleri içeri almadılar. Gelenleri bir ay içinde yeniden göndermeye çalıştılar ve “Bir ay içinde giden gider, gitmeyenin başına geleceklerden biz sorumlu değiliz,” dediler. Amcamın ailesi geri döndü Suriye’ye. Ailem Karaman’a döndükten sonra, babamı Karaman’dan yine sürmüşler. Bu kez Ereğli’ye gitmiş. Orada Deli Mustafa adlı bir ağa babama sahip çıkmış. Babam da telgraf çekmiş anneme, “Ben Ereğli’deyim. Eşyalarınızı müftüye emanet edin ve buraya gelin.” Babam halıya çok meraklıymış. Halıları, yatakları, bütün eşyaları müftüye emanet etmiş ve Ereğli’ye gelmişler. Gelmişler de onlar gelinceye kadar babamı Ereğli’den de sürmüşler. Ereğli’de Gökbudak ailesinin lideri Deli Mustafa ailemize sahip çıkmış. Ailesi bize kucak açmış. Babam, Ereğli’den de sürülünce kaçmış ve Toroslar’a gitmiş. Türk köylüleri babamı altı ay saklamış. Sonradan yanımıza geldi.

1932’de ablam evlenirken annemler gitmişler Karaman’a, müftüden “Kızımıza çeyiz yapacağız,” diyerek eşyaları istemişler. Altlarına serdikleri yatak bizim, halılar bizim. Ama istediklerinde müftü, “Amcanızın bana borcu vardı. Ben o eşyaları ona saydım,” diyerek hiçbir şey vermemiş. Müftü, amcamın İskenderun’a gittiğini ve orada kaldığını, gelemeyeceğini ve kendisini yalanlayamayacağını biliyordu. Amcam Hatay’ın ilhakında, 1939’da, Ereğli’ye geldi ve görüştük. Ben ülser nedeniyle hastanede yatıyordum. Babam amcama müftünün halı olayını anlattı. Amcam, “Ne borcu? Olsa olsa müftünün bize borcu vardır,” dedi. Ardından da atla Karaman’a gitti. Bizim Karaman’da şadırvanlı bir hanımız vardı. Oraya gitmiş. Eskiler, bildikler gelip oturmuşlar etrafına. Amcam “Şu müftüye haber gönderin gelsin buraya,” demiş. Amcamın Karaman’a geldiğini duyan müftü Karaman’ı terk etmiş. Amcam, Karaman’dan dönünceye kadar da gelmemiş.

Yıllar sonra Nişanca’da iki genç tavla oynuyordu. Biri bana “Bak bu senin hemşerin,” dedi. Çocuk bana kimi tanıdığımı sordu. Aklıma bir tek Müftüzade Ahmet Efendi ismi geldi, onu söyledim. “Ha, halıcı mı?” dedi. Arkasından “O adam halıya öyle meraklı ki evinin içi tavan arasına kadar halı döşeli,” dedi. “Döşer tabii” dedim, “o halıların sahibi, halıcılığının sermayesi biziz.

Ereğli’de artık bizim tahsil zamanımız geldi. Annem ne de olsa öğretmen geçmişi olan biri. Babamı sıkıştırıyor; bizi İstanbul’a götürsün de okutsun. Babam da biraz sert bir adamdı. Ben de biraz haşarıydım. Ara sıra döverdi beni. Gece yatarken bu tartışmalar oluyor, ben de “Şu İstanbul’a bir gitsem de şu dayaktan bir kurtulsam,” diyorum. Neticede babamı ikna ettiler. O zavallı anacığım neler yapmadı? Pantolon dikti, basamak sildi, kapıcılık yaptı bizleri okutmak için. Ablam gelin gittikten sonra bizim okuma işi yarım kaldı. Ben Aram Pehlivanyan ve Ahmet Saydan’la yan yana oturmuşumdur Getronogan Lisesi’nde. Onlar devam ettiler, biz geri döndük Ereğli’ye. Çaremiz kalmamıştı. “Bir hayırsever bulalım da buna yardım etsin de okusun,” dediler. Bahçekapı’da Arpacılar Camii var. Onun iki dükkân aşağısında kapının üstünde bir gözlükçü var. Bir kadın beni aldı o adama götürdü. O zaman bir lira veriyorsun bir hafta okulda yemek yiyorsun. O adam bana bir lira verdi aldık götürdük okula, bir hafta yemek yedim. Çok ağrıma gidiyordu. Dükkânın kapısının önünde geziyorum, adam görür de çağırır diye. Çağırmayınca ben giriyordum içeri. Bana neden geldiğimi soruyordu. Ben hatırlatıyordum gelme nedenimi. İsteksizce çekmeceyi açıp dilenciye verir gibi para veriyordu. Alıp okula veriyordum. O zaman hafta tatili cuma günüydü. Üçüncü hafta yine gittim adama, bana yine neden geldiğimi sordu. Parayı vermemek için “Amaan,” dedi. Dükkân başıma yıkıldı sanki. Eve gittim. “Bu sene okul yok,” dedim. Döndük Ereğli’ye. Okulların açılması zamanı gelince babam bizi İstanbul’a göndermeye çalıştı. Annem para olmayınca okumanın imkânsız olduğunu anlatınca babam düşündü düşündü, “Ben oğlumu okutacağım. Hem de Fransız okuluna göndereceğim,” dedi. “Nasıl?” diye sordu annem. “Atımı satacağım,” dedi. Annem, “Bu sene atını satacaksın, gelecek sene ne satacaksın Gazaros Efendi?” diyerek bu işin sonunun olmadığını söyledi. Babamın ağladığını hatırlarım. Kaldık ve marangoz olduk. Sonradan askere gittik. 1948’de İsmet Paşa bizi sürüm sürüm süründürdü. Askerden geldim, babam ölmüş. İstanbul’a taşındık. Arnavutköy’de ev tuttum. Bir kış boyunca eve dükkândan odun taşıdım. Dükkân Tavukpazarı’ndaydı. Tramvayla taşıdım her gün. Kız kardeşimi evlendirdik. Seneler geçti. Kumkapı’da dükkân açtım. Hayatım böyle, mücadeleyle geçti.

Ağavni

İstanbul’da yaşarken baktım ki yaşıtlarım, arkadaşlarım evlenmiş çocuklarını gezdiriyor. Bizim seneler geçmiş. Bir gariplik çöktü bana. Bir yılbaşı meyhanede içtim, kafayı buldum. Kumkapı’daki sokaklarda gezdim ve okula geldim. Duvarın üzerindeki demire başımı dayadım ve hıçkıra hıçkıra ağladım. Kimse de yok, rahatladım. Hiç unutmam. Samatya’da bir Yozgatlının evine kapı takmaya gittim. Rahmetli eşim de o evde, küçük kardeşi kucağında. Birdenbire bir yakınlık duydum. Onlar da fakir bir aileydi. Oradan geçerken selamdı, bakmaydı derken nasipmiş 1952-53’te evlendik. Ben hayatta okuma yazma bilmeyen biriyle evlenebileceğimi düşünmezdim. Ama onun dışında öyle meziyetleri vardı ki o eksikliği bir şey değildi. İnsan iyisiydi. Adı Ağavni idi. 1969’da Güneydoğu’dan Ermeniler geldi. Sason civarından. Öyle bir yardım etti ki bizim hanım, hâlâ onlardan gelenler olur. Kumkapı’da oturuyordum. Evlendik. Kırk sekiz sene beraber kaldık. Sonradan ayrıldık birbirimizden. Kaybettim onu. Cenazesinde kimler yoktu ki patrik bile maiyetiyle birlikte indi ve konuşma yaptı. Patriğin sıradan bir cenazeye katılması görülmüş şey değil. Dedi ki “Bu kadına Avrupa’ dan Amerika’ya kadar herkesin borcu var.” Aynen bu ifadeleri kullandı. O doğal bir komünistti. Kendinin komünist olduğunu bilmezdi ama yaşantısıyla, uygulamasıyla eşitliğe olan düşkünlüğüyle doğal bir komünistti o.

İki oğlum var, ikisi de üniversite tahsili yaptılar. Oğlumun birinden iki torunum var.

1941 Haziran ayının 10’unda askere aldılar. Ben 20 Kura Askerlik uygulamasına denk geldim. Yani, benim normal askerlik zamanımda bu uygulama da yapıldı ve 1312 (Miladi 1897) doğumlulardan 1332 (Miladi 1917) doğumlulara kadar 20 yıllık tertibi askere aldılar. Koca koca adamlar vardı asker olarak. Bunun altında İttihatçı gelenek vardır. Çünkü bizi, gayrimüslimleri potansiyel düşman olarak görürler ya, maazallah memleketi satarız! Kimler yoktu ki mühendisi, kimyageri, doktoru… Hepsinin eline kazmayı, küreği verdiler. Kürtlere de “Siz muhafızsınız,” diyerek ellerine sopayı verdiler, “Yürü lan,” diyerek taş taşıttılar. Armenak Bezirciyan vardı. Ordulu, Robert Kolej mezunu. Bizden çok büyüktü ama bizlerle beraber geldi askere. Teyzemlere gelirdi, oradan tanırdım. O mühendis Armenak’ın sırtına sopayla vurduklarını iyi hatırlarım. “Yürü lan,” diyerek el arabasıyla toprak taşıtıyorlardı.

 

Varlık Vergisi

 

Varlık Vergisi bizi etkilemedi. Neyimiz vardı ki? Babam ölmüştü, ben de Ankara’da demiryolunda askerdim o yıllarda. Aşkale’ye götürülenler trenlere doldurulmuş halde Ankara’dan geçerdi. Ankaralılar da toplanıp sirkte hayvan seyreder gibi Aşkale’ye götürülenleri seyrederdi. Hatta “Yeter artık yaşadığınız,” diye laf atarlardı. Yaşlı yaşlı insanları götürüyorlardı.

Celal Bayar’ın yaptığı 6-7 Eylül. Tepeden iner gibi adını Demokrat Parti koydu ve partiyi kurdu. Halk demokrasinin ne olduğunu bilmiyor. “Batı’yı nasıl kazıklarız,” hesabıyla demokrat oldular. Halk demokrat diyemiyordu ki, “Demir kırat,” dedi, “Komatrik,” dedi, bilmem ne dedi. Ondan sonra da Kore’ye asker gönderdi. 7-8 bin askerimiz Kore dağlarında mezarsız kaldı. Bunları üstüne basa basa yazmak lazım. Kapatıyorlar tarihi, çulla üzerini örtüyorlar. Çünkü kendileri, onların vârisleri.

Askerlik

Babamın ölüm günü ben askerdim. Güllübağ denilen tren yolunda bir yerde çadırda yatıyordum. Rüyamda babam geldi yanıma. Siyahlar giymiş. “Oo, baba gel şöyle otur,” dedim. Babam bana cevap vermedi, hiç konuşmadı. Meğerse babam o gün ölmüş. Annemin mektubu kesildi. Halbuki dağın başına gitsem bile mektubu gelirdi.Bana mektup yazabilmek için bu eski yazıyı öğrendi annem.Eski yazıyla gönderdiği bazı mektupları hâlâ duruyor. İçime de doğuyordu. Mektupta soruyordum “Babam nerede?” diye. Annem cevabında “Köyden hasta geldi. Baban onunla oturuyor. Mektup yazamıyor ama imzasını atıyor,” diye yazmış. Annem babamın imzasını bir taklit etmiş, aynısı. Ben buna da inanmadım. Zaten birliğe de babamın ölüm haberi gelmiş ama arkadaşlar bana söylemiyorlar. Ben “Kaçacağım, eve gideceğim. Babamı merak ediyorum,”diye söyleniyorum. Bir gün Fırat Nehri’nin kenarındayız. Bölük komutanı çalıların içinden çıktı. Selamlaştık. Beni çağırdı yanına ve konuşmaya başladı: “Hayatta acılı günler de var, tatlı günler de…”Böyle daha önce hiç söylemediği laflar ediyor. “Kaçacağım, demişsin. Seni severim ama görevimi de severim. Kaçarsan seni mahkemeye veririm, askerliğin yanar,” dedi. Sonra da kaçmamam için “Bizim bölük Balıkesir’e gidecek. Seni giderken Kayseri’de bırakırım. Bir hafta kalırsın. Sonra da bize yetişirsin,”çözümünü önerdi. Bir süre sonra bölüğümüz yola çıktı ve Kayseri’de mola verdi. Ben komutanın yanına çıktım ve verdiği sözü hatırlattım. İzni koparttım. Sabahleyin Ulukışla’dan Ereğli’ye gittim. Bir kalaycı Kirkor vardı. Karşılaştık. O istasyona gidiyor ben şehre… Ama babamın durumunu soramadım. “Eğer babam öldüyse bu adam dönüp bana hüzünlü hüzünlü bakar,” dedim. Yürürken geri döndüm, Kirkor dönüp bana baktı. Anladım. Eve girdim, babamın bir arkadaşı tenekeci Artin, bir danayı ağaca bağlamaya çalışıyor. Anam siyahlar giyinmiş. Koşup geldi. Sarıldık. İçeri girerken kapının önünde babamın ayakkabılarını gördüm. Babamı sordum, akrabalardan birinin hasta olduğunu ve babamın onu İstanbul’a götürdüğünü söyledi. Şaşırdı ne diyeceğini, yalan söylemeye çalıştı. Ben de “Yalınayak mı gönderdiniz? Babamın ayakkabıları burada,” deyince annemin gözyaşları boşandı.

Askerden dönüp geldim. Marangozluğa başladım. Bizim Ereğli’nin İvriz Köyü’nde köy enstitüsü açılmıştı. Ben de oraya masalar yaptım, dolayısıyla da enstitüye gidip gelirdim. O hareketi yerinde izledim. Genç köylü çocukları, saçları kısa kesilmiş köylü kızları, ayaklarında kalın postallar, erkek arkadaşlarıyla şehre yürüyerek gidip gelirlerdi. Binalarını kendileri yapıyorlardı. Mandolin çalıyorlardı. Köyle, halkla ilişki kurabiliyorlardı. Ama iktidarların bu hoşuna gitmedi. Önce bazı dedikodular çıkarıldı. Sonra da kapatıldı. Onları kapattılar ki imam hatipleri açsınlar. Bunu aydınlar da görmüyor. O güzelim hareketi boğdular. Yeniden bu yönde adım atılması lazım. “Türk çocuğu Müslüman olursa komünizme karşı olur,” dediler. Şimdi de şeriatçılarla uğraşıyorlar. Türkeş, “Benim militanlarım güvenlik güçlerinin yardımcıları,” diyordu. Şimdi hepsi çete oldular.

“Bu kadar büyük acıları çocuklarımız unutursa, bütün dünya bizi ayıplasın”

Avedis Aharonyan vardır. 1918 Ermenistan Cumhuriyeti kurulduğu zaman Dışişleri Bakanlığı yaptı. Hatta Türkiye’yle bazı anlaşmalar imzalamaya gelmiştir. Onun Türkçe’ye “Fedailer” adıyla çevrilen bir kitabı var. O kitapta bir Kör Âşık var. Her dizesinin arkasında “Bu kadar büyük acıları çocuklarımız unutursa bütün dünya bizi ayıplasın,” diyor. Aslında Türk okuru Ermeni edebiyatına çok uzak kaldı. Bir gün Karagözyan Yetimhanesi’nin salonunda Hagop Mintzuri ile ilgili bir toplantı vardı, Aziz Nesin de gelmişti oraya. Dedi ki, “Bu Hagop Mintzuri’yi biz tanımıyoruz. Ama kabahat da bizim değil, sizindir. Siz tanıtmadınız bize…”

Ama düşünebiliyor musunuz, 287 tane aydınını kaybeden bir halk, o çekingenliğin, yılgınlığın içinde yaşadı. Yeni yeni bir çığır açıldı.

Ne düşünürüm biliyor musun? Anadolu insanıyız. Amerika’ya gittim 1987’de. Washington’a pikniğe gittik. Bir sürü insan toplandı geldi yanıma. Koklayacaklar neredeyse. Çünkü biz Türkiye’den gelmişiz. Kimisi Harputlu, kimisi bilmem nereli. Herkes kayıplarını arıyor. “Şöyle bir isim duydun mu?” diye soruyor. Bu çok acı bir duygu. Bir arkadaşım var, kendisi emekli bir albay. Onunla konuşurken bana asılan Levon Ekmekçiyan’ı sordu. Ben de “Bu adama hem acıyorum hem kızıyorum,” dedim. Türkiye’ye gelip iki tane Türk öldürünce sanki Türkiye batacak. Zavallılığına acıyorum. Ama biliyor musun, bu adam Anadolu insanı. Muhacirlikten sonra bu adamları sokmadılar Türkiye’ye. İçeriye almadılar. Çünkü malları filan hep kapışılmış. Herkes sahiplenmiş malları. Gelince malını isteyecek, o yüzden gelemezsin dediler. Arabistan filan Ermeni kaynıyor. Gelenleri de geri gönderiyorlar, gitmeyenler de babam gibi oldu. “Nasıl düzelir bu iş?” diye sordu. “Çaresi var ama onu yapacak yapıda insan yok Türkiye’de. Herkesin aklı bir karış havada… Eğer birisi çıkıp da kanun çıkarsa, ‘Şu tarihe kadar burada yaşayanların çocukları, torunları Türkiye vatandaşı olabilir,’diye, bakalım geliyorlar mı gelmiyorlar mı?” dedim. Emekli albay arkadaşım, “Gelirler mi Sarkis?” dedi. “Bir deneyin. Ben o hasreti gördüm” dedim. Bir tanesi geldi, Van’da otel açtı. Herifin başına gelmedik kalmadı.

Koca bir tarihin üzerine çul örtmek istiyorlar. Hitler Yahudilere bu işi yaparken “Türkler yaptı Ermenilere, kim hesap sordu?” deyince bizimkiler karşı çıkıyor “Hitler böyle bir şey söylemedi,” diye. Ben hatırlıyorum dediğini.

6-7 Eylül

6-7 Eylül’de büyük oğlum kundaktaydı. Yedikule’de oturuyordum. Yeni taşınmıştım, bir Ermeni aileden yeri kiralamıştım. Gençağa Caddesi üzerinde otururduk biz. Kumkapı’da dükkânım vardı. Bütün vilayetlerde mitingler yapıldı. Nutuklar atıldı. Radyolar bangır bangır bağırdı. “Palikarya geliyoruz,” filan diye bir kamuoyu oluştu. Karaköy’de Tünel’in karşı sırasında birbirine yakın iki dükkân yapıyordum. Akşam gazeteleri “Atatürk’ün evine bomba atıldı,” diye yazdı. Zaten kamuoyu oluşmuştu. Ben Kumkapı’ya dükkânıma geldim. Köşede dükkânın üzerinde Demokrat Parti vardı. Tevfik Bey, meydanda halkı tahrik ediyordu. Hızla eve gittim. Köşe başında bir hareket de başlamıştı. Eve girdim. Annem “Ne o yahu, bunlar yine kudurdu,” dedi. Ben “Aman sus,” dedim. Hemen bir bayrak uydurduk astık. Anneme de “Sen de Müslüman karısı gibi örtün,” dedim. Karıyı da “Sen çocuğu al, yukarı çık, gözükme,” diyerek üst kata gönderdim.

Yeni taşınmış olduğum için mahalleli beni tanımıyor. Tek güvencem o. Bayrağı asınca çıkıp sokak kapısına oturdum. Yanıma da ufak bir kamam vardı onu aldım. Karıya kıza da saldırmaya başlamışlardı. Öyle bir şey olursa kapıyı kapatıp içeride işlerini bitireceğim, niyetim o. Kırıp dökmeye başladılar. Üç kişi benim evin önüne geldiler. Konuşurken sarkık bıyıklı biri bizim evi gösteriyor. Anladım, o semtin adamı. Hıristiyan evlerini gösteriyor. Hemen gittim, adamın omzuna elimi koydum. “Ne oluyor?” dedi. “Üçünüzün arasındaki konu, bu evdir. Bu evin sahibi Ermeni’dir. Şimdi yazlıktadır. Ama size hatırlatayım ki bu evde şimdi ben oturuyorum,” dedim. Bana “Sen kimsin?” diye soramadılar. Gittiler.

Bir süre sonra bir genç geldi. Eve bakıyor filan. “Ne bakıyorsun?” diye sertçe çıkıştım. “Burası gâvur evi,” dedi. Onu da “Hadi lan oradan, aşağıda ben oturuyorum,” diye küfrederek kovaladım.

Kırdılar, döktüler. Karşı evden bazı Rum kadınlar sokağa kaçtılar. Başka evlere girdiler. Bir grup amele, kendi yaptıkları binayı söktü. Akşam oldu, gece oldu, saat 1’de Yedikule’ye giderken yol üzerindeki kiliseyi ateşe verdiler. Kıvılcımlar bizim eve geliyor. Sinirler gergin. Sakin olmak durumundasın. Bir de baktık ki askeriye köşe başından düdük sesleriyle müdahale etti. Yağmacıları başıma toplamıştım. Annem kahve pişirmişti. Kahve içiyorduk. Bizim ev iyice girilmez olmuştu. Yağmacıların kiminin koltuğunun altında makine kafası, kiminin halılar, kiminde de bilmem ne; düdüğü duyunca oraya buraya kaçışmaya başladılar. Biri de bizim eve girmeye kalktı. “Çık ulan!” diye attım bunu dışarı. O da şaşırdı. O ana kadar kahve yapmışım, su vermişim, şimdi evime sokmuyorum. Bir yüzbaşı geldi üç askerle. Elimde kahve fincanı vardı. “Delikanlı sizi tebrik ederim,” dedi, “tam kahvenin tadını çıkaracak zamanı bulmuşsun. Her Türk sizin gibi olmalı… Ama artık askeriye müdahale etti, lütfen kahvenizi içeride için.”

“Ben bu ülkede olmanın acısını çektim”

Ben eve girdim ama bütün bina başıma yıkılıyor. Hem öfkeliyim, hem üzüntülüyüm, hem de sakin olmak zorundayım. O gün şöyle düşündüm: “Dünyada başka yerler var ki oralarda çocuklar başlarını yastıklarına koymuşlar, hiçbir tehlike duygusuna kapılmadan huzur içinde uyuyorlar. Öyle bir ülkenin hasretini çekiyorum ben. Ben bu ülkede olmanın acısını çektim.”

Yurtdışı

1973’te benim Sovyetler Birliği vatandaşlığı emrim geldi. Ama çevremdeki insanlar “Bizi, davayı yarım bırakıp gidiyorsun,” diye çok söylendiler. Velhasıl olmadı. Ben burada mücadele sürerken Sovyetler Birliği’ne gitmeyi kaçma gibi, bir utanç gibi gördüm. Senelerce konsolosluğun önünden geçerken bir suçlu gibi geçtim. Müracaat etmiştim, onlar da kabul etmişti. Çocuklar ufaktı, orada okuyabilirlerdi. Gitsek olurdu. Ama biz de burada partiliydik. Çevrede tanınmıştık. Emeğim vardı. Helali hoş olsun, ne yapabildiysek… Yine de unutulmadık…

Yaşamım boyunca Türkçe bir ad kullanmadım, öyle bir şey olmadı hiç. Hep Sarkis oldum. Ama partide, illegalitede bir adım vardı.

“Her şeyi Türk yaptınız, solu bari ‘Türk Solu’ yapmayın!”

Türkiye’de iktidarlar açısından Ermenilik ayrı bir şeydir. Hâlâ öyle.

“Kanun nazarında bütün vatandaşlar eşittir,” bunların hepsi palavra. Bir tane çöpçü yok, bir devlet dairesinde memur yok. Atatürk, sembolik olarak bir Rum, bir Yahudi, bir Ermeni’yi TBMM’ye sokardı. O da göstermelik bir şeydi. Şimdi o da yok. Solcularımız bile yaptı bu ayrımı. Mihri Belli, “Türk Solu” dergisine yazı yazmamı istedi benden. “Kırk yıllık İtalyan Pirelli’yi alıp Türk Pirelli yaptınız. Philips’i alıp Türk Philips yaptınız. Solu bari Türklüğe mahkûm etmeyin” dedim ve yazmadım. Ben bir zamanlar planör kursuna yazılmak istemiştim. Havacılığa çok meraklıydım. Beni Ermeni olduğum için almadılar. Düşün ki ben 1932’de helikopter tasarlamıştım. Ama ben meslek sahibiydim. Böyle herhangi bir başvuruda bulunmadım. Ama başvuruda bulunsaydım da olmazdı, çünkü örneği yok. Hâlâ yok. Ermeniler yeteneksiz adamlar mı yahu? Ama yok. Aram Andonyan’ın Balkan Harbi kitabında, o zamanki iktidarlar için diyor ki, “Kendilerine doğruyu ve güzeli anlatan çevre leri vardı. Ama onlar aklıselimi bir tarafa attılar ve ahmaklıklarında ısrar ettiler.”

“Papazı dövdürmeyecektik”

Bu benim babamdan dinlediğim bir hikâyedir. Sanki bugünleri düşünerek anlatmış gibi. Üç arkadaş var. Bu üç arkadaş bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar. Biri Türk, biri Kürt, diğeri de Ermeni. Ama Ermeni olan aynı zamanda papaz. Sıcak, bir süre sonra yolda susuyorlar. Etrafta su yok. Bağların olgun zamanı. “İki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın,” diye bir bağa giriyorlar. Bağın sahibi bir Türk ama onu görememişler. “Kaç paraysa veririz,” diyerek yemeye başlamışlar. Bu sırada bağın sahibi gelmiş. Bakmış üç kişi üzümünü yiyorlar. Fena bozulmuş ama üç kişiyle de başa çıkamayacağını düşünmüş. Birine bakmış, kıyafetinden Ermeni ve papaz olduğu belli. Diğerine bakmış, konuşmasından Kürt olduğunu anlamış. Üçüncüsü de Türk. Dönmüş Ermeni’ye, “Bak bu adam Türk, yesin malımı. Benim kanımdandır. Helali hoş olsun. Bu da Kürt’tür ama din kardeşimdir. Sen niye yiyorsun benim üzümümü?” demiş. Bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen Türk ve Kürt’ün hoşuna gitmiş. Adam, papazı bir güzel dövmüş. Kıpırdayacak hal bırakmamış, yere uzatmış. Bağ sahibi biraz sonra Kürt’e dönmüş. “Müslümansın da niye sahipsiz bağa giriyorsun. Bu adam benim kanımdan yediyse afiyet olsun, çünkü o Türk’ür. Kardeşimdir,” diyerek bir güzel onu da dövmüş ve yere uzatmış. Bu durum Türk’ün hoşuna gitmiş. Biraz sonra Türk’e dönmüş ve “Tamam anladık Türksün, aynı kandanız, aynı dindeniz ama sahibi olmadan başkasının bağına girilir mi?” diyerek Türk’e de vurmaya başlamış. Türk yumrukla yere yuvarlanınca Kürt’e dönmüş ve “Biz,” demiş “papazı dövdürmeyecektik.”

Gâvursuz memleket mi olurmuş?

Ereğli’deki Deli Mustafa, tehcirde Ermenileri kurtaran kişidir. Gökbudak ailesinin lideriydi. İyi insanlar. Biz Ereğli’ye geldikten sonra onlarla aynı avluda beraber oturduk. Sürgüne gidileceği yıllarda Deli Mustafa Karaman’a gitmiş. Eşraf, ağayı misafir etmiş. Konuşurlarken eşraf, Deli Mustafa’ya “Biz Ermenileri çıkaracağız buradan. Siz ne yapacaksınız?” diye sormuş. Deli Mustafa, “Sizin asaletinize o yakışır. Biz çıkarmayacağız,” demiş. Ereğli’ye gelince ailesi de Ermenilerin sürülmesi işini söylemiş. Deli Mustafa, “Biz öyle bir şey yapmayacağız,” demiş. Deli Mustafa sonra şu benzetmeyi yaparak sormuş:

“Bir pilav pişirmek için su yerine tereyağı koysam ama tuz koymasam o pilav yenir mi?”

“Hayır, yenmez,” diye cevap vermişler.

“Ulan Türk bulgur olsa, pilav pişirsek, tuz yerine Ermeni’yi koymazsak o pilav yenmez. Onlar bu memleketin hem tadı hem tuzu. Gâvursuz memleket mi olurmuş?”

Ereğli Ermeni’sinin büyük çoğunluğu muhacirliğe gitmemişti. Malları mülkleri kaybolmamıştı. Çoğu sattı, buraya geldiler. Bir ara İstanbul’da 150 hane Ereğli Ermeni’si vardı.

Ereğli’de Ermeni mezarlığı var, temizlemişler, etrafını çevirmişler, demir kapı takmışlar, bekçi koymuşlar. Gittim, genç bir oğlan geldi. “Gezmek ister misin?” dedi. Beni gezdirdi. Tanıdıklarımın olup olmadığını sordu. Deli Mustafa’yı sorunca bana torununun benzin istasyonunu gösterdi. Gittim, Deli Mustafa’nın torunu Mustafa’yı buldum. Genç Mustafa bana kim olduğumu sordu. “Babanın arkadaşıydım. Çerkezoğlu Gazaros’un oğlu Sarkis,” dedim. Adamlar bir anda ayağa kalktılar, beni yere göğe sığdıramadılar.

* * *

Sarkis Varbed (Usta), marangoz Sarkis, Sarkis Çerkezoğlu ya da Çerkezyan… Ayaklı ansiklopedi, yaşayan tarih, koca çınar. 93 yaşında bir heybetli adam o… Doğru dürüst yaşamış bir bilge, sıkı bir komünist ve en “kötüsü” de pek bir Ermeni…

DERLEME

Kaynak:
Metiskitap (Yahya Koçoğlu – Hatırlıyorum [sayfa 36-52])
“Dünya Hepimize Yeter” – Sarkis Çerkezoğlu
Vatan Gazetesi (Türkan Hiçyılmaz – 28.01.2007)

Tiyatroda Bir Ermeni Uluçınar: Hagop Ayvaz

Standard

O doğduğunda bırakın cumhuriyetin kuruluşunu, henüz Gavrilo Princip, Arşidük Franz Ferdinand’ı vurmamıştı bile. Ayaklı ansiklopedilerimizdendi o da.

 

95’ini gün yüzüyle, sağlıklı olarak gören Baron Ayvaz, uzun hayatına iki dünya savaşı, üç darbe, varlık vergisi, 6-7 Eylül olayları, bir cumhuriyetin kuruluşu, 50 senelik bir mecmua ömrü, dört yıl askerlik, Lutzika Dudu, bolca tiyatro, onca insan, birçok ödül, sonsuz sevgi, saygı ve hatırı sayılır, hayran olunası ancak bir o kadar da ağır bir hikaye sığdırmış. Aile, torun, tosun da cabası. Son demlerinde hayatına kattığı Agos’ta ise hâlâ yaşayan, daha doğrusu yaşatılan bir çınar.

Tiyatro sahnelerinde en yoğun yaprak dökümünün yaşandığı 2006’da kaybettik Hagop Ayvaz’ı da. Tıpkı Mümtaz Sevinç, Mehmet Akan, Baykal Saran, Mübeccel Vardar, Ayşen Tekin, Mediha Köroğlu, Tunç Yalman, Necdet Yakın, Meral Taytuğlu, Tuncer Necmioğlu ve diğerleri gibi.

“Hagop Ayvaz Türk Tiyatrosu için unutulmayacak bir markaydı. Türk tiyatro tarihinin ulu çınarıydı.” (Üstün Akmen – Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Türkiye Merkezi Başkanı)

Hagop Ayvaz, 1911’de İstanbul’un Yenikapı semtinde doğdu. Daha sekiz yaşındayken babasını kaybetti. İlkokul eğitimini Topkapı Levon Vartuhyan okulunda aldı, daha sonra Esayan okulunda devam ettirdi. Ortaokulu bitirdikten sonra Beyazıt’taki Çatal Han’da ayakkabı imalatı yapan üvey babasının yanında çıraklık yaptı. Bu handa sayacılık yapan Harutyun Samurkaş’ın aracılığıyla tiyatrocu Krikor Hagopyan’ın “Arevelyan Taderakhump”u (Doğu Tiyatrosu) ile tanıştı ve 1929’da figüran olarak “Değirmencinin Kızı” operetinde sahneye çıktı.

Daha sonra Boğos Karakaş’ın tiyatro grubuna katıldı. 1935’te askere gidene dek, çeşitli kumpanyalarla yazın Büyükdere’deki Hafız Ahmed’in bahçesinde, Talimhane’deki Altın Tepe bahçesinde, Yenişehir Kuşdili Tiyatrosu’nda, Üsküdar Beyleroğlu bahçesinde, kışları ise Beyoğlu Ses Tiyatrosu, Şehzadebaşı Millet Tiyatrosu, Pangaltı İnci Tiyatrosu gibi kapalı salonlarda sahne aldı.

1935’te Ara Aginyan vasıtasıyla Jamanak gazetesiyle tanıştı ve tiyatro eleştirileri kaleme almaya başladı. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren, 1946’ya dek Ermenice oyunlar yasaklanmış olduğu için bu oyunlar Türkçe sahneleniyordu. Arşaluys Balayan’la tanıştı ve 1937 yılında evlendi, Ayvaz iki çocuk ve dört torun sahibi oldu. 1950 yılında Esayan Okulundan Yetişenler Derneği’nin sahnesinde birçok tiyatro oyunu sergiledi.

Aynı tarihten itibaren İstanbul Ermeni basınında etkin bir rol oynamaya başladı ve hayatının son gününe kadar bu misyonunu başarıyla sürdürdü. 1946’da Ermenice tiyatro yasağı kalkınca Kulis Sanat Dergisi’ni kurdu ve bu dergi 50 yıl boyunca aralıksız olarak yayımlandı. Emekliliğinden sonra ise Agos’un Türkçe ve Ermenice sayfalarında, “Hatırladıklarım”, “Sahne Arkadaşlarım”, “Lutsika Dudu” başlıklarıyla yazılar kaleme aldı.

1997’de Türkiye Yazarlar Birliği, Hagop Ayvaz’a “Basın Hizmet” madalyası verdi. Ayvaz aynı zamanda Şişli Mezarlığı’nda bulunan aydınların mezarlarının restorasyon çalışmalarına da katkıda bulundu. 2004’te ise “Tiyatro Tiyatro Dergisi” tarafından düzenlenen “Tiyatro Ödülleri 2004” töreninde teşekkür plaketi aldı. 2005 Ekim’inde “Tiyatro Eleştirmenler Birliği” Ayvaz’a onur ödülü verdi.

Haldun Taner’den Neyyire Neyir’e kadar birçok tiyatrocunun mezarlarının bakımını üstlenip, sık sık ziyaret etti. Emekliliğinin ardından Agos gazetesinde yazılar yazmaya başladı. Sanatçı Türk tiyatrosuna büyük ölçekli katkılarda bulunmuştur.

Lutzika Dudu
Kulis dergisinde “Lutzika Dudu” karakteriyle imzalanmış mizahi makaleler daha sonra Aras Yayınları’nın çabalarıyla yayımlandı. 2003 yılının haziran ayında bu makaleler kitap halinde ikinci kez yayımlandı. Günlük İstanbul Ermenicesi, farklı kelime hazinesi, vurguları, ekleri ve deyişleriyle Ermenice’nin farklı bir ağzını temsil eder. Ederdi… Zira günümüzde İstanbul sokaklarında Ermenice sesler çınlamıyor artık. Hagop Ayvaz, Kulis’inde, bu özgün dili Lutsika Dudu’nun ağzından yaşatmaya çalışmıştır. Bu kitap, gülmek isteyen okurun bu ihtiyacını mutlak surette tatmin edeceği gibi, İstanbul Ermenilerinin günlük konuşmasını ve yaşam tarzını incelemek isteyen filolog ve sosyologlara da bir kaynak olarak hizmet edecektir. (*)

Karin Karakaşlı’nın deyişiyle “güngörmüş bir Ermeni kadını İstanbul’u ve cemaatini anlatıyor bizlere. Hem de öyle bir hararetle anlatıyor ki susturabilene aşk olsun.” (…)

“Kuşkusuz Lutsika Dudu’nun en önemli özelliği Türkçe harmanlı özel Ermenicesi, şimdilerde pek çok şey gibi yoklara karışmış o bir dönemlerin orta sınıf İstanbul Ermenice lehçesi değil. Onu daha da vazgeçilmez kılan o tatlı dille anlattığı birbirinden çarpıcı, cemaatin gündelik yaşam hikâyeleri. Her biri gerçek bir karamizah harikası olan bu hikayeler cemaatin toplumsal yaşamındaki çarpıklıkları, aksaklıkları, kaypaklıkları olanca çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İlk kez 1968’de boy gösteren Lutsika Dudu’nun öyküleri, aradan geçen yıllara meydan okurcasına her dem taze. Hal böyle olunca sevmeyeni de bol Lutsika Dudu’nun ama ne gam. Lutsika Dudu’da öyle sevene sevmeyene aldıracak göz yok, o yalnızca kendi doğrularının peşi sıra gidiyor yıllardır, tıpkı yaratıcısı gibi.”

Karin Karakaşlı’nın kaleminden Baron Ayvaz
“Her cuma sabahı Agos’a uğrar Baron Ayvaz. Gazetelerini alırken mutlaka eski haftaya dair söyleyecekleri olur herkese. Ben de onun temiz ilgisinden, değerli eleştirilerinden nasiplenirim. Onu bu denli üretken ve yaşama bağlı gördükçe hepimiz taze şevkle oturur çalışırız. En azından Baron Ayvaz okuyacaktır, biliriz. Bekleyecektir Agos’un yeni sayısını.

Tutkuyla bağlanır Baron Ayvaz sevdiği şeylere. Tiyatro, Kulis, Lutsika Dudu, Agos koca gönlünde bu sevdadan payını alan birkaç şanslı dünyadır yalnızca. Hiç unutmam bir bayram günü gazetede kimseleri bulamayınca başımıza bir şey mi geldi diye endişelenişini. Şıpsevdilerin de ondan öğrenecek çok şey bulunur. Ne de olsa sevgilerini birbiri üstüne inşa eden, onları çoğaltan bir ustadır Baron Ayvaz. Gazetemizde yazıları yayınlandığında “Fotoğrafların altına Kulis arşivinden yazmayı ihmal etmeyin. Bari derginin ismi böylece yaşasın…” deyişi bundandır.

O Kulis’e verilen 50 yıllık ömrü, bir dergiyi yaşatma inadını en yakından Lutsika Dudu bilir. Lutsika Dudu, Ayvaz’ın kişisel yaşamına da tanıklık eder. Kulis’e uğradığı bir gün Ayvaz’ın tornunun doğum müjdesini alır, bir başka günse eşini muayeneye getirdiği Surp Pırgiç’in bahçesinde ustanın Kulis’in aboneliği için ağız eğdirenlerden duyduğu sıkıntıya ortak olur. Dinlediğiyle kalmaz o gerçekleri herkesin yüzüne çarpıverir. Kimilerinin yanakları kızarır.

Lutsika Dudu’nun gerçekliği, söylediklerinin bugün de geçerli oluşunda gizli. Eleştirileri nasıl da zamanımız için söylenmiş. Yazık, demek fazla bir şey öğrenmeden geçirmişiz aradaki uzun yılları. Lutsika Dudu söylediğiyle, söylendiğiyle kalmış. Ne de olsa Ermenice’nin sınırlarını zorlayan süslü sıfatlarla dolu methiyeler ve çıkarların çatıştığı noktalarda rastlanan iğneli sokuşturmalar ve üstü kapalı göndermeler dışında dürüst, yapıcı eleştirilere, çağdaş sorgulamalara hala çoğu insanın aklı ve gönlü açık değil. Ama zaman, kimilerinin yaşamı sınırlar içinde dondurma ve tekelleştirme ısrarına aldırış etmiyor. Bu kaçınılmaz gerçeği en iyi Lutsika Dudu bilir.

Lutsika Dudu’nun dillendirdiği bizim yakın tarihimiz. O nedenle hayatında hiç Lutsika Dudular görememiş olan yeni kuşaklar için bu derleme kitap gerçek bir armağan niteliğinde. Yüreğinde heyecanlı bir delikanlı saklı Hagop Ayvazlara da, onun güzelim kaleminden hayat bulan sivridilli, “Doğrucu Davut” Lutsika Dudulara da her zamankinden daha da çok ihtiyacımız var.”

Tiyatro ve Kulis
Cağaloğlu Yokuşu’nda Kulis Matbaası diye bir matbaa açmış. Türkiye’de en uzun süre çıkan tiyatro dergisini çıkaran Agop Ayvaz’ın ağzından, yüreğinden dinleyelim Kulis’ini:

“Ben tiyatrolara giren çıkan adamım. Muhsin Ertuğrul ile ahbap oldum. Hele mecmuayı çıkardıktan sonra büsbütün ahbap oldum. Bir hatırası var, hiç unutmam. Geçenlerde sahneye çıktığım zaman onu söyledim. Bir gün ‘Ayvaz’ dedi, ‘Ben de mecmua çıkaracağım’ ve başladı ‘Perde ve Sahne’ isimli bir mecmua çıkarmaya. Ama 2 sene sürdü sürmedi stop etti. Benim mecmuanın 40. yılını kutlayacağız. Gittim ‘Hocam’ dedim ‘Benim gazetemin 40. yılı. Bir gece yapıyoruz. Mecmuaya yazı vermek ister misin?’

‘Elbette’ dedi. Bana bir yazı verdi. Diyor ki yazısında,

‘Ayvaz’ın yaptığı bir buluştur. Nasıl idare ediyor, nasıl çıkıyor içinden? 40 sene yaşatmış, yaşatıyor da. Ben heves ettim’ diyor. ‘Karımla beraber’ diyor ‘Mecmuayı çıkardık. 2 sene ancak dayanabildik. En nihayet kapattık. Borçlarını kapatmak için Üsküdar’da babamdan kalan tahta bina evi satmak zorunda kaldım.’

Onu ben nasıl yaşattım? Evvela İstanbul’daki birçok aileler aboneydi. ama Yalnız İstanbul’da kalsaydım yaşatamazdım. Muhsin’in mecmuası gibi olurdu.

Ben o mecmuayı satmak için evvela bütün şarkı dolaştım. Halep, Beyrut, İran, Yunanistan. Oralardan abone buldum. Onlar destek oldu. Öyle yaşattık. Ellinci seneye kadar. Bu sefer ne oldu? O varlıktan marlıktan bilmem neden, sonra bir zamanlar da askeri darbeler yapıldı. Birçok Hıristiyan, Yahudi, Ermeni aileler ondan birçoğu korktu kaçtı. Benim de abonelerim gitti. Böylelikle stop etmek mecburiyetinde kaldım.

50. senenin sonuna kadar kimseye de borçlu kalmadım. Hepsine de borcumu da ödemişim. Sonra onu kapattım. O bana bir derttir daima. Ama mecburdum. çünkü dışardaki paraları toplamak da zorlaştı. Yiyenler oldu parayı tabi. Helal olsun dedik. Agos’a reklam verdim, satıyorum. Çünkü paraya ihtiyacım var. Sağ olsun Bağ-Kur’um var. Oradan para veriyor hükümetimiz ama o para ile bugün için geçinemezsin. Bugün beyaz peyniri 4 liraya alıyorsun, yarın gidiyorsun 5’tir diyor.

Kulis, iki defa yasaklandı. Müdür-i Umum’a çağrıldım. Gittim. Çıktığım katta 3 savcı oturuyor. Bir tanesi ‘Buyrun’ dedi. Gittim ayakta durdum. Oturabilir miyim dedim. Hayhay dedi. Oturdum. Ermenistan’da oynanan bir oyundan sonra köylülerin oyun elbiseleriyle çektikleri resimlerini göndermişler, biz de koymuşuz. Bunu sordular. Ben de açıkladım. Sonra muhabbet etmeye başladık. Son sayfada 8 punto ile sanat haberleri koyuyorduk dünyanın her yerinden. Ermenistan’dan da haber gelmişti. Koymasanız bunu dediler. Öyle arzu ediyorsanız olmaz, dedim. Bir süre koymadık. Sonra yine yavaş yavaş koyduk. Haberdir. Bu kadar sene birçok şeyle karşılaştım.

Kıymetli adamlarla tanıştım. Benim branşımda, tiyatroda Muhsin Ertuğrul gibi, Talip Ercan gibi, Hüseyin Cemal gibi insanlarla tanıştım ki bunlar bugün gelmez artık. Hele Muhsin Bey gibisi, imkanı yok gelmez. Bunlar tiyatro için doğmuşlar. Muhsin Bey’i ilk gençlik senelerinden bilirim. Çünkü Şehzadebaşı’nda Ferah Tiyatrosu’nda başladı tiyatroya. Rusya’ya, Amerika’ya gitti geldi. Öğrendiklerini burada tatbik etti ve Türk tiyatrosunu ileri götürdü.

Şimdi de fena değil, ama o zamanki gibi değil. Ben 28 yaşındaydım sahneye çıktığım zaman. Muhsin Bey sayesinde gördük. Çünkü her sene Ekim dedi mi, tiyatronun perdesi açılır ve muhakkak ki bir Shakespeare’nin bir oyunu olurdu. Bunları verirdi adamcağız. Şimdi o kudretli adam da yok. Hamlet’i kim oynayacak?”

Varlık Vergisi
Salkım Hanım’ın Taneleri televizyonlarda gösterilmeye başlandığında, Varlık Vergisi’ni yaşamışlardan biri olarak anılarına danışmışlardı da oradan öğrenmiştik Albay Cemal Aydıner’in 500 lira hikayesini:

“O tarihte Sultanhamam’da kumaş mağazasında tezgahtarlık yapıyordum. Varlık Vergisi çıktığı zaman, mağazada 3 patron vardı. Üçü de Müslüman’dı. Benden ve Rum muhasebeciden 500’er lira vergi istediler. Maaşım 75 liraydı, 2 çocuğum vardı. Aşkale’ye gitmekten korkmuyordum. Çünkü gençtim, çalışırdım. Ama çoluk çocuk ne yiyeceklerdi? Bu sorular beynimi kemiriyordu. 1935’te Afyon’da askerliğimi yaptığım, bugüne dek rahmetle andığım Hüsnü Cemal Aydıner isminde albayım vardı. Oğlum dünyaya geldiği zaman bize gelmişlerdi. Hanımdan öğrenmiş albayım içinde bulunduğum durumu. Eşime, ‘Agop’a söyle Çakmakçılar’daki falanca dükkana gelsin’ demiş. Gittim. Bana bir zarf uzattı. 500 lira vardı zarfın içinde. ‘Alamam albayım’ dedim. Israr etti. Zarfı aldım. Albayın verdiği parayı hemen Maliye şubesine götürdüm. 500 lirayı uzattım; memur bana, ’10 lira daha ödeyeceksiniz’ dedi. Neden? dediğimde de ‘1 gün geç getirdiniz’ dedi. Yanımda para vardı, onu da ödedim. Ama 15 gün geçmeden 500 lira gibi paralara af geldi. Ödeyenler ödedikleriyle kaldı. Borcumu ise, eşimin bileziklerini satıp ödedim.”

Peki biz Hagop Ayvaz’ı gerçekte ne zaman kaybettik? (**)
Tiyatro ve yayıncılıkla geçen uzun bir hayat sona erdi. 5 Ekim 2006 tarihinde toprağa verilen Ayvaz, tiyatro sahnesi biçiminde tasarlanmış mezarına kavuştu. Artık sonsuza dek sahnede olacak. Işığı bol olsun. Varbed Hagop’u kaybettik.

Biz aslında Hagop Ayvaz’ı daha doğmadan önce kaybettik. Tiyatro tarihi ile çok az ilgilenmiş biri bile Türkiye’de modern anlamda tiyatronun Ermeniler tarafından kurulduğunu, ilk kumpanyaların kurucularının ve kadrolarının Ermenilerden oluştuğunu, ilk Batılı klasiklerin Ermeniler tarafından çevrilip sahnelendiğini bilir.

Modern “Türk” tiyatrosunun kurucusu kabul edilen Muhsin Ertuğrul’un tiyatroyu asıl olarak Ermeni sanatçılardan öğrendiği kendisinin de ifade ettiği bir gerçektir. Bütün bu gerçekler bütün sanat tarihçilerimiz tarafından dile getirilir. Ama bütün bu tarihçilerimizin bir türlü dile getirmediği bir gerçek daha vardır. Bunca Ermeni sanatçı, bunca birikim, bunca kumpanya nereye gitmiştir?

Nedense kimse bundan bahsetmez. Sanki on beş yirmi yıl içerisinde bu insanlar, bu kültür uzaylılar tarafından kaçırılmış, Türkçe’yi mükemmel konuşan birkaç oyuncu dışında hepsi profesyonel sahne hayatından silinip gitmişlerdir. Yüzyıl başındaki milliyetçilik akımının sözcüleri Ermeni tiyatrocuları sahne üzerinde görmekten hoşnut değillerdi. Zira, onlara göre, Türkçe’yi kendilerine özgü bir aksanla konuşan bu insanlar sahneye yakışmıyor, kullandıkları dil seyircinin karakterle empati kurmasını engelleyen bir öğe olarak ortaya çıkıyordu.

Bu elbette bir bahaneydi. İki nedenle: Birincisi o dönemin seyircisi için bu aksanlı dil hiç de yabancı oldukları bir şey değildi; gündelik hayatta çokça karşılaştıkları bir şeydi; ikincisi hangimiz Münir Özkul’un Sersem Kocanın Kurnaz Karısı’nda Thomas Fasulyeciyan rolünde Ermeni aksanıyla attığı o muhteşem tiratla empati kurmayız, bu tirat karşısında hangimizin gözleri dolmaz. Sonuçta Türk entelijensiyasının kusursuz Türkçe saplantısı Ermeni oyuncularından sahnelerden silinmesinde önemli bir rol oynamış ve Hagop Ayvaz’ı daha doğmadan kaybetmemize neden olmuştu.

Kuşkusuz Hagop Ayvaz’ı ikinci kez 1915 tehciri sırasında yaşanan Ermeni katliamında kaybettik. Yüzyıllardır bu toprakların kültürel zenginliğine en önemli katkıyı yapmış bir halkı düşman olarak görmeye başladığımızda kaybettik. Bu katliamı henüz dört yaşında olan bir çocuğun zihnine nakşettiğimizde kaybettik. Her ne kadar tehcirden etkilenen asıl kesim Anadolu’da yaşayan Ermeniler olsa da, artık bu topraklarda -İstanbul da dahil- Ermeni olmak başlı başına meseleydi.

Henüz dört yaşında olan bu çocuk artık soydaşlarının katlediliş hikayeleriyle büyüyecek, hayat boyu bu travmanın yarattığı “ürkeklikle” yaşamaya zorlanacaktı. Henüz dört yaşında olan bu çocuk dilini kamusal alanda rahatça konuşamayacağı, kendi dilinde özgürce tiyatro yapamayacağı bir ortamda büyüyecekti.

Çocukluktan tiyatroya sevdalanan ve ilk kez 18 yaşında Şark Tiyatrosu’nda sahneye çıkan Hagop Ayvaz’ı kendi dilinde, Ermenice tiyatro yapmak yasaklanınca kaybettik. İttihat ve Terakki yıllarında ve cumhuriyetin ilk döneminde profesyonel sahnelerde Ermenice’yi duymak mümkün değildi. Hagop Ayvaz yıllarca “yabancı dilde” tiyatro yapmak zorunda kaldıktan sonra, İkinci Dünya Savaşı sonrası “demokratikleşme” ortamında Ermenice tiyatro yapma yasağının kalkmasıyla anadilinde tiyatro yapmaya dönebildi. 1946’da İsmet İnönü’ye “neden Ermenice tiyatro yapamıyoruz?” sorusu sorulduğunda, İnönü “böyle bir yasaktan haberi olmadığını -nasıl oluyorsa- isteyenin Ermenice tiyatro yapabileceğini” söylüyor. İsmet Paşa’nın bir anda “özgürlük havarisi” rolüne bürünebilmesinin nedeni savaş sonrası dönemin “demokratik” rüzgarları olduğu kadar, sayıları milyonlarla ifade edilen bir halkın nüfusunun artık on binlerle ifade edilen rakamlara inmiş olmasıdır. Ne de olsa varlık vergisi sayesinde nüfus olarak azalmış olan gayrimüslimlerin ekonomik olarak da zayıflatılması operasyonu başarıyla tamamlanmıştır.

Elbette Hagop Ayvaz’ı Varlık Vergisi’yle de kaybettik. Aylığı 75 lira olan Hagop Ayvaz’dan 500 lira vergi istediğimizde kaybettik. Vergisini ödeyemeyenlerin Aşkale’ye sürgüne gönderildiği, buradaki çalışma kamplarında insanlık dışı koşullarda çalıştırıldığı Varlık Vergisi yılları, gayrimüslimler için hem kalan son ekonomik güçlerinin ellerinden alınması, hem de devlet tarafından “üvey evlat” olarak görüldüklerinin bir kez daha yüzlerine vurulması yıllarıydı. Neyse ki halkımız -en azından bazıları- devletimiz kadar acımasız değildi ve askerlik döneminde komutanı olan bir albay Ayvaz’a 500 lira borç vererek onu son anda Aşkale’ye gitmekten kurtarmıştı.

Askerlik demişken: Hagop Ayvaz’ı dört kez askere aldığımızda da kaybettik. Vatandaşlık haklarından minimum düzeyde faydalanabilen Ermeniler, vatandaşlık “sorumluluklarını” tam anlamıyla yerine getirmek zorundaydılar. Hayatının belki de en verimli yıllarında bir tiyatrocuyu dört kez askere alarak onu kaybettik.

Hagop Ayvaz’ı babasından kalan Üsküdar’daki evini satmaya mecbur bıraktığımızda kaybettik. 1946 yılında çıkarmaya başladığı Kulis dergisini yaşatabilmek için Hagop Ayvaz evini satmak zorunda kaldı. Ama Ayvaz yılmadı; kendi deyimiyle “bütün Şark’ı dolaştı”; Halep, Beyrut, İran, Yunanistan’dan dergisine aboneler buldu. Bunu yapmak zorundaydı zira Ermeni nüfus giderek tükenmeye başlamıştı. Türkiye ile sınırlı kalmak Kulis’in de sonu olacaktı.

Hagop Ayvaz’ı 6-7 Eylül olaylarıyla kaybettik. Ülkenin tarihine kara bir leke olarak düşen olaylar asıl olarak Rumları hedef alsa da Ermeniler de linç kalabalığının hışmından nasiplerini almışlardı. Azınlıkları azaltma politikası sürüyordu ve azınlık vakıfları, okulları üzerinde yürütülen politikalar hep azınlıkların genişlememesi, gelişmemesi içindi. Bu yıllarda sadece insanlar gitmedi, binalar da bitti, Ermeni okulları ve kiliselerinin çoğu yıkıldı, spor tesisi, cami, devlet binası oldu, halk arasında dağıtıldı. Hiçbir şeyin izi kalmadı. Bu iz silme operasyonu sonrasında Ermenilerin de nüfusu artık iyice azalmıştı. Kulis’in okuyucusu azalmış, Ermenilerin tiyatro faaliyeti artık tamamen cemaat içi bir etkinliğe dönüş(türül)müştü.

Hagop Ayvaz’ı demokratik hayatın köküne kibrit suyu eken ve toplumun gericileştirilmesine hizmet eden darbelerle kaybettik. Darbeler dönemi sonrası Hagop Ayvaz ve Kulis için abonelerin azalması demekti: “Sonra bir zamanlar da askeri darbeler yapıldı. Birçok Hıristiyan, Yahudi, Ermeni aileler ondan korktu kaçtı. Benim de abonelerim gitti. Böylelikle stop etmek mecburiyetinde kaldım.”

Evet. Biz Hagop Ayvaz’ı, Hagop Ayvaz’ları kaybettik.

Hem de defalarca.

Ama Hagop Ayvaz kaybolmadı. O elli yıl boyunca çıkardığı Kulis dergisiyle, yarattığı “Lutzika Dudu” karakteriyle, gazete yazılarıyla var olmaya devam ediyor. Kimliğini, dilini, kişiliğini kaybetmeden onurlu bir yaşam sürmenin simgesi olarak var olmaya devam ediyor.

 

(29.08.2009 tarihinde Bianet’de yayınlanmıştır)


Kaynaklar:

(*) Aras Yayıncılık – Lutzika Dudu (2003)

(**) Cüneyt Yalaz – HAGOP AYVAZ’I NE ZAMAN KAYBETTİK? (www.bgst.org)

Karin Karakaşlı – Yılların İkilisi: Lutsika Dudu ve Baron Ayvaz (AGOS 20.04.2001)

Ferid Demirel – Evrensel Arşivi (2005)

Bülent Günal – Sabah Arşivi (2001)

 

Udî Yervant

Standard

Dikranagerd’li Kekê Yervo

 

Biz onu Knar grubunun konuk sanatçısı, Diyarbekir türkülerinin Ermenice yorumcusu Yervant Bostancı olarak tanıdık. Oysa ki o ‚herbi Mardin Kapi cocigi‘dir. Sahne ismi Udi Yervant, yüreğinin ismiyse Dikranagerd’li Kekê Yervo.

Tüm profesyonel hayatının aynası olması gereken resmi internet sitesinin ana sayfası bile memleket hasretini yansıtır eserlerinden önce. ‚Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir’ Amida seslenir bize orada, Kekê Yervo’dan evvel.

Gurbette yaşayanların en zor telaffuz ettiği kelimelerdir memleket ve hasret. ‚Alıştın mı?‘ diye soranları gururlu (ama sahte) bir gülümsemeyle “Alıştım elbet ne var ki alışmayacak? Gurbet bana alıştı mı asıl ona sor sen bunu…“ diye cevaplarken içindeki acıyı örtbas edercesine, aslında o acı ve hasret dağları delecek şiddettedir. O susturulamayan içses, artık ona ait ol(a)mayacağını bildiği topraklara hasretle “memleketim“ diye haykırırken yüksek oktavdan, ama yine de sessiz sessiz, gurbet kuşlarının doğduğu değil de doyduğu yeri öve öve bitiremesi ürkütücü bir paradokstur aslinda. Ve memleket hasreti diye de adlandırılan o lanet hüzün yumağının sabıkalısı, pis pis güler acılarla dalga geçercesine, insanın hem yüzüne hem arkasından.

Güneşin yükseldiği doğunun hasret kokan şehridir Dikranagerd veya Amed. Kent sizi Mehmed Uzun ve cenazesi bile memleketine hasret göm(dür)ülen Aram Tigran’in özlemiyle kucaklar ilk ayak bastığınızda.

“Diyarbakır; harcı, acı ve hüzünle karılmış ama umudu her zaman diri tutmuş, ebedi kent… Diyarbakır; bedeninde derin yaralar açılmış yaralı kent… Diyarbakır; ahir zamanlardan bu yana, zamanın ve insanın sayılamayacak kadar çok musibet ve felaketine karşı durabilmiş, dayanabilmiş bir kent. Bir erdemli yürek. Diyarbakır; acısı, hüznü ve umudu henüz yeterince seslendirilmemiş kent…”

Dört yaşında ‚ben çalgıcı olacagam‘ diye tutturan ve bunu başaran Udi Yervant, Diyarbakır’da birçok ilk’e imza atmıştır. Mesela Mardin Kapı’nın Keçi Burcu’na karşı olan Alpaslan ilkokulunu tamamlaya(bile)n ilk ve tek Ermeni olmuştur. Kendi deyişiyle: “Yani ben herbi Mardin Kapi cocigiyam“ Okulunun etrafını saran tüm ağaçları arkadaşlarıyla dikmişler. Diyarbakır’ın en yeşillik ve en ağaçlı ilkokulu yapmışlar orayı. İlkokuldayken Kekê Yervo, mahallenin büyükleri, sesi güzel olduğu için ezan okutmuşlar ona bir gün. Sonra da diğer çocukları azarlamışlar:“ula halızdan utanın. Baxın gavur söli, sız bılmisiz” diye.

„Ula fille, hoş geldın“ diyerek karşılıyordu Şeyhmus Diken Kekê Yervo’yu yıllar sonra, yılanlı ve akrepli sevdalı şehir yeni sevdalara gebeyken.“Bağn inç e bağcan inç e, hele hele ninnaye  / Axçik ku sevdan inç e, hele yar hele yar ninnaye” diye seslenirken Kekê Yervo “Es kişer hampartzum e” ile, Şeyhmus Diken’in cevabı da en az o kadar yürektendi: “sankime dünegin Diyarbekir’den ayrılmişsan lo, héç merak etmiyesen, bağ da yerinde bağça da. Yalavuz Axçikın sevdasi birez buruk, xeberın ola”.

Kim “Şéxmus abé, üregım pır pır édi” diyebilir ki 28 yıl önce bıraktığı Gavur Mahallesi’ne dönerken? Ancak “Aşkı da, kavgayı da, sevişmeyi de bu mahallede, bu şehirde öğrendim” diyebilen edebilirdi elbette ki bu kelamı. Ama Kekê Yervo için sevincin kursakta kaldığı o an gelecekti işte. Terketmek zorunda kaldığımiz, (daha doğrusu bırakıldığımız) topraklarımızdan bize ancak ‚eski toprak‘ diyebileceğimiz dostlar, tanışlar, arkadaşlarla, belki de harabeye dönmüş eski evimiz kalır. Ancak Kekê Yervo o kadar da şanslı değildi. Leylek bahçesi, Merheli köşesindeki evinin yerini bulduğunda, karşılaştığı manzara iç acıtan türdendi. Evi, belki de hayallerinin tek somut, elle tutulur şahidi yıkılmıştı! 25’ten 29’a atlıyordu kapı numaraları. Ama 27’nin yerinde koca bir arsa. Evin taşı bile yoktu. Nasıl bir düş kırıklığı, nasıl bir hüzündür bu? “Ay lé dilé min, dilé min. / Baran é şil kir cilé min. / Felek é xira kir mala min” (Ay gönlüm, gönlüm. Yağmur ıslattı giysilerimi. Felek de yıktı evimi) “28 yıl önce uzak diyarlara göçmüştüm, ama yüreğim sizinleydi” diyordu Yervant. Sonra da elinde uduyla sırtını surlara yaslayıp ses oluyordu. “Roj é kî min dur ketî / Kîrîn ketî can a min” (Ne zaman ki uzaklara düştüm, acı düştü bedenime). Ve Diyarbekir’lice sitem ediyordu, kendisini, eşi ve oğluyla birlikte dinlemeye gelen çocukluk arkadaşı Nizam’a; “Helal olsun cirano, ma ben evimi sahan béle bıraxmiştım?”

Ve kalemi Şeyhmus Diken alıyor elimizden kelimelerimizin tükendiği şu noktada:

Ama acıydı işte bazen insana kalan. Yıllar sonra karşılaşılan ana dostu Gulé baci kucaklaşıp hasret gideriyordu Yervant’la. “Sizler gittiniz, bizler kaldık oğul. Kaldık da ne oldu. Bak benim evim de yıkılıyor, gör işte” diyordu. Sanki gidişle ilgili “Kî neheqe, xwedé nehéle” (Kim haksızsa Allah ona koymasın) demeye getiriyordu. Sonrasında onca sevgi çok geliyordu Yervo’ya. Surlardan güç alarak dokunuyordu udunun tellerine. Ve hançeresinden gelen olanca davudi sesiyle sevgi seline ses veriyordu. “Ne béle sevgi ola, ne béle ayrılıxlar” derken o da, mahallelileri de gözyaşlarını tutamıyorlardı.

“Çocuktum, yoksulluk işte param yoktu. 10 yıl boyunca eski bir cümbüşü tınlatarak yetindim. Sonra uda döndüm”. Şimdi Udi Yervant Bostancı’ydı artık o. Dar küçelerde yitirdiği yarini arıyordu. Uduyla ünlüyordu sesini; “Yılana bax yılana / Çıxmiş daği dolana. / Ben yarımi yitirdim / Bin altun var bulana”. Ama bulamıyordu kaybettiği sevgilisini. Karşısına çıkan acı bir yoksulluk ve de yoksunluktu. Ama ona belki Amerikalarda bile söyleten bu sevda Diyarbekir sevdası olarak çıkıyordu karşımıza, hem de kendi özgün sözleri ve bestesiyle “Diyarbekir, dansımız budur / Yolumuz serxoşlar yoludur / Ben u Sen bir gelir, bir kaybolur / Ay bile selama durur” diyesiydi. Diyesiydi de! Belki sevgili, simasını bile unutmuştu Yervant’ın. Unutmuştu da, Yervant da farkındaydı, o günün akşamı eski bir Diyarbekir evinde Lebeni’de dostlar arasında unutuluşun. Dökülen saça göndermeydi bu kez ses biraz da ironik; “Buralarda yar seven / Ölmezse keçel olır” du. Geldi Yervant Bostancı. 28 yıllık ayrılıktan sonra binler yıllık kadim Diyarbekir surlarının Dicle’ye karşı güney cephesi Leylek bahçasında sesiyle ses kattı mahallelilerine, hemşerilerine. Ona yol veren Dicle, Kırklar Dağı, Karacadağ, Surlar, yitik mahalleler, evler, göçmüş/göçertilmiş hemşeriler, adetler, aşklar, yarenlikler de tanıktır ki hayattan tad alabilmenin bir yolu da eski hemşerileri bulup buluşturmaktan geçiyor. Belki de bugün Yervant’a düşen; “Kirîvo çima naçî Dîyarbekir a şewitî / Mehkema wenakî” (Kirve, neden yanmış yakılmış Diyarbekir’e gidip mahkeme (dava) açmıyorsun)

Arzu Balcı’nın kaleminden Udi Yervant (*)

(…)

“Bu gece boğazıma geldi yuttum, geldi yuttum…”

O geceye tanıklık eden, gezi boyunca şehrin sokaklarında oradan oraya halay çekerek herkesi sarıp sarmalayan, gül(dür)en yüzünün kıvrımlarında bir o kadar derin hüznü barındırsa da içindeki acıyı lal edip dilini bal eyleyen, çocuklar gibi şen biri daha vardı aramızda. ‘Taşların (ve dahi onun) şahitliği’nde gezdiğimiz, ‘sırlarını surlarına fısıldayan şehir’in ev sahibiydi o. Aynı zamanda, Müjgan Arpat’ın geçtiğimiz yıl sergilediği, kitabı da yayımlanan ‘Gâvur Mahallesi / Kalanlar-Gelenler’ çalışmasının asıl ‘gizli’ öznesiydi; ‘gidenler’den, Kekê Yakup’un (Hagop) oğlu Udi Yervant, Dikranagerd’li Kekê Yervo.

“Ben gâvur mehleli Yervo. Emerin (Fırınci Ömer) pişirdıği, ve teştte (Ekmek teknesi, tepsi) eve gelinceye qeder en az on kişiye ‘hele bu sicağ ekmekten bi lokma kesin’ diyen Diyarbekir kültürünün cocığiyam ben. Kendini bilmez bir cahil bana xaco (Haço, Diyarbakır ağzında argo tabirle,  Hristiyan, haç takan, gâvur) dedikten sonra onu gören ve peşinden qovaliyan insanların çocığiyam ben.”

“Diyarbakır Gâvur Mahallesi’nde doğdum. Puşucu Kekê Yako’nun oğluyum. İlkokulu Alpaslan İlkokulu’nda, orta öğrenimimi ise, Ali Emiri Ortaokulu’nda tamamladım. İlk müzik öğrenimime babam Kekê Yako’nun o içli, hüzünlü sesini dinleyerek, dört yaşında, Diyarbakır’da düğünlerde darbuka çalarak başladım. 70’li yılların başında, hocam Âşık Zülfi’den bağlama dersleri aldım. İlk cümbüş derslerimi hocam Bedros Başak ve dökümcü Sirac Usta’dan aldım. İlk nota derslerimi Hüsnü İpek’tan aldım, daha sonra nazariyat ve nota derslerine hocam Zaven Özatmacıyan’la devam ettim. Müzik, dünya insanlarının konuştuğu tek ve en önemli evrensel dildir. Hayatım boyunca hep müzikle yoğruldum ama yorulmadım.

1976’nın 3 Aralık’ında İstanbul’a, ağlayarak göç ettik. Babamın ayağında şalvarı, belinde kuşağı, ve yıllar yılı Diyarbekirlinin başını süsleyen puşularını geride bırakarak. İstanbul’a gelir gelmez, 1976’da, Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne korist olarak girdim. Üç yıl İleri Türk Musikisi Konservatuarı’na korist olarak devam ettim. Üç yıl üniversite korosunda ud çaldım. 1976’dan 1992’ye kadar mensubu olduğum Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde 1982’den itibaren ud ile meşklere iştirak ettim ve hâlâ Üsküdar Musiki Cemiyeti benim ikinci yuvam gibidir. 1992 Mayıs’ının 15’inde, beynimin her hücresi Diyarbakır dolu olarak, Amerika’ya gittim. Ve hâlâ Diyarbakırlı, Gâvur Mahalleli Udi Yervant olarak müzik çalışmalarımı devam ettiriyorum.”

“Diyarbekir diyarım, yitirmişem (y)anarım”

Bir Kürt kızına âşık olduğu için, kızın abileri peşine düşünce bütün ailesiyle terk-i ‘Diyar’ eyleyen Udi Yervant, bir süre tutunmaya çalıştığı, ama hep gurbet bildiği İstanbul’dan bu kez daha da garba, Amerika’ya göç etmek durumunda kalır. Ama 17 yıldır orada olmasına rağmen, hiçbir yerde kendini Diyarbekir’deki kadar güvende ve mutlu hissedemediğini söyler her daim.

“Ben Udi Yervant olarak hiç bir zaman aziz memleketim Diyarbekir’imden ayrı mutlu olamadım, tıpkı babam Kekê Yako gibi. Dünyanın en şanslı adamıyım, çünkü Diyarbekirliyim, çünkü orada doğdum, orada büyüdüm, aşkı da, kavgayı da orada öğrendim. Namussuzun yüzüne haykırmayı canım memleketim Diyarbekir’de öğrendim.”

“Çok kavgacıydım. Haksızlığa susamıyordum. Çevrem ve arkadaşlarımın tamamına yakını Kürtlerdi. Ama her daim Ermeni (fille) olduğumuz da hissettiriliyordu, o ayrı. Gündemde olan olaylar anında bizi de etkiliyordu. Kıbrıs olaylarında hiç rahat değildik mesela. Hiç unutamam, Süryani papaz Pıtrıs’ı kastederek, ‘Ya Pıtrıs’ın karısı, ya Kıbrıs’ın yarısı!’ diye sokaklarda bağıranlar, bizlere gözdağı vermeye çalışanlar… Gene de Diyarbekir benim bağımdı, sağlam arkadaşlarımın olduğunu biliyordum, kendimi orada ‘arkalı’ görüyordum. Bunu ne İstanbul’da ne de Amerika’da hissedebildim.”

“Benimki, toprakla bulaşan hastalık olsa gerek; dâ-üs-sılâ, memleket hasreti, İngilizcesi ‘homesick’, zannedersem biraz öyleyim. Hani, şaka ile karışık derler ya; insan mecbur kalınca çiğ tavuk da yermiş. Benimki öyle bir şey. Derin düşündükçe taşları üst üste koyamıyorum maalesef. Bazen ne için bunca hasretlik diyorsun. Bazen de geri dönüp bazı olayları hatırlayınca, olması gereken buydu diye teselli buluyorsun.”

“Kıymetini bilmeden koparıp da attığımız gül demeti desem yalan olur. Çünkü kıymetini biliyorduk. Her aile içinde oluşabilen ufak tefek yanlışlıklar, haksızlıklar tabii ki oluyordu, ama biz aileydik. Nasıl ki insanların anadili insanın ağzındaki akide şekeriyse, insanların kendi halklarıyla birlikte olmanın tadı da ayrı bir nebat şekeri gibidir. Erimesini istemezsiniz. Ağzınızdan eksilmesini istemezsiniz. O şeker eriyip gitse dahi, hâlâ, otuz sene sonra bile hatırladığınızda oturup ağlarsınız. Tıpkı, Celal Sesigüzel’in sesini duyuşunuzdaki o kara hüzün sarar bütün vücudunuzu…

“Diyarbakır etrafında bağlar var,
Fitil işler yüreğimde yarem var aman,
Sen gidersen benim başka kimim var, kimim var,
İsterem ki bir gün evvel gelesen aman.”
“Gâvur’u gitmiş, mahallesi kalmış  (mı?)”

Hani derler ya, “Gidip de dönememek, dönüp de bulamamak var” diye… Udi Yervant’ınki de o misal. Terk-i ‘Diyar’ının üzerinden 28 yıl geçmişken, kendi deyimiyle o gün bugündür elini sırtından hiç eksik hissetmediği, hayatında çok önemli bir yeri olan Şeyhmus Abe’sinin (Şeyhmus Diken), onu, Knar grubunun albümünde söylediği türkülerden etkilenip iz sürerek keşfi üzerine, 2004 yazında ilk kez gelir Diyarbekir’ine. “Şehmus Abe, üregım pır pır edi” der evinin, çocukluğunun izlerini sürerken Diyarbekir küçelerinde (Sokak). Ama heyhat! Ne eski küçeleri, ne gâvur mehlesi, ne de ‘eski’ insanları kalmıştır yerli yerinde, yit(iril)miştir değerler…

Onca yıl, sılada, udunun tellerinde yaşattığı Diyarbekir hasretinin, onun payına düşen, her dem kor misali büyüttüğü ‘hasret’ yanı bakiydi de, Diyarbekir’inin hali niceydi böyle! Doğduğu ev yerle yeksan olmuştu. 80’li yıllara kadar cemaatiyle dolup taşan, kendisinin de vaftiz olduğu, Ortadoğu’nun en büyük ve en eski kiliselerinden Surp Giragos Kilisesi’nin çatısı tamamen çökmüş, içi boşaltılmış, harabe halinde. Direniyor yine de, taş sütunlarıyla şahitlik edercesine görkemli tarihine, gelenlere “Ben buralıyım, köküm burada, o yüzden hâlâ ayaktayım ve sizinleyim” der gibi, tüm ‘yaralarına’ rağmen dimdik ayakta selamlarken ziyaretçilerini.

Yıl 2009, her şey ‘yerli yerinde’(!) O hâlâ her canı, zerre ikircik duymadan kucaklayan, grubun neşesi, eğlendireni, udisi Yervant’ın yüreği ezik, yanık, boğazı düğüm, gözleri kan çanağı, “Niye?” diye isyan ediyor, “Burası, onun bunun değil, benim de değil ki!.. Hepimizin, bizim, bu toprağın ürettiği bir değer, neden bunca hor görme?” O ana kadar çok keyif aldıkları, esprilerine katılarak güldükleri Kekê Yervo’nun huzurunda ‘kafle’miz sükûti, başlar önde, edilecek söz yok, ya da aslında çok…

Turistik geziye devam(!) Hadi bunlar ‘gâvurun malı’ da, Kekê Yako’nun, içinde, yıllar yılı, nar kabuğuyla renklendirdiği puşularını dokuduğu, esasen sürgün edilen bir Kürt aileye ait olan Cemil Paşa Konağı da içler acısı durumda; içinde otlar bitmiş o güzelim konağın. “Biz bıraktığımızda en son böyle değildi” diyor Yervant, “(kendi) ocağına incir ağacı dikmek de bu olsa gerek!” Bunca yıkıntının arasında, çölde serap misali, ‘Diyar’ın eşrafından Esma Ocak’ın satın alıp restore ettirdiği Dikici Ermeni Babuş Dayı’nın metruk evi su serpiyor Yervo’nun yüreğine: “Bir Ermeni evinin yıkılmasına engel olan bu Diyarbakırlı annemizin ellerinden öperim.”

“Daha çok işimiz var bu şehirde”

Hasretini udunun tellerine vurur Yervant yıllar yılı. Sevgiliye mektup gönderircesine, bütünüyle kendi emeği olan albümlerine yüklemiştir duygularını her dilden, Kürtçe, Ermenice, Türkçe… Ayrı düşürüldüğü, sonunda yanına varsa dahi kendine bile ‘yabancı’ kentine yazdığı ‘aşk mektupları’ olan albümleri yadigârdır. “Bir udum var, bir de Pişom (kedim) şu hayatta yârenlik ettiğim” der Udi Yervant.

“İlk albümüm ‘Sireli Udıs’ (Sevgili Udum). Kendim teybe okuyup piyasaya sürmüştüm. Yıl 1982. Piyasadaki ilk Ermenice okunmuş müzik albümüydü, hele de o dönemi (12 Eylül, ASALA olaylarını) düşünürsek… On bin satmıştı. İkinci albümüm ‘İm Anuş Mayrig’ (Benim Güzel Anam). Sonra Udi Hrant’ın eserlerini derledim. 92’de babamı kaybettiğimin ertesinde gittiğim Amerika’da Arto Tunçboyacıyan’la beraber hazırladığımız ‘İm Hayrig’ (Babam) albümümü yayınlamadım. Ardından ‘Sen Gideli’, ‘Maro Jan’, ‘Deste-i Gül’, ‘Duvardan Duvara Diyarbekir Dansı’, ‘Dicle Başında’ albümlerimi hazırladım. 2006’da, Şehmus Abemin kitabının adını verdiğim ‘Sırlarını Surlarına Fısıldayan Şehir Diyarbakır, Dikranagerd, Amed’, hemen arkasından da yine onun kitaplarının adlarından olan ‘Tango ve Diyarbakır’, ‘Diyarbekir Diyarım, Yitirmişem Yanarım’, ve en son Şehmus Abemin aynı adlı kitabındaki şiirlerini bestelediğim ve kitapla beraber yayımlanan ‘Taşlar Şahit’ albümlerimi çıkardım. Aslında, şimdi söylemek ne kadar doğru bilemiyorum, ama çoktandır bitirdiğim, ama yayınlamadığım, kendisine sonsuz saygı duyduğum, kendimden çok şeyler bulduğum, ilk günden itibaren heyecanla takip ettiğim sevgili Hrant Dink’in anısına ‘Yergçod Ağavni’ (Ürkek Güvercin) adıyla, Ermenice olarak hazırladığım bir CD var. İçinde bir de ‘Voğp’ adıyla Hrant’a ağıt okudum.”

“Yuvadan ilk kopuşum, aslında, 10-11 yaşlarımdayken İstanbul’a varıp Tıbrevank’ta yatılı okuduğum yıldı. Öyle hasretlik çekmiştim ki ana kucağına, baba ocağına, ve öylesine yabancılık… İlk ‘şehirli’ Ermenicemi burada öğrendim. Anadolu Ermenisi olduğum için ötelendim burada da. Bir yıl dayanabildim anca.”

Savrulan ‘tespih taneleri’nden, Fransa’da yaşayan Anjel Dikme, hasretini Diyarbekir e-posta grubu üzerinden gidermeye çalıştığı kuzeni Yervo’nun o yıllarını, memleket aşkının ta o zamanlarda dahi nüksettiğini, gruba mektubunda şöyle dile getiriyordu:

“Can kuzen! İnsan kuzen! Cesur kuzen!

Ne desin bilemedi dilim.

Hem geveze, hem lal oldu sayende.

Şu Zadik günü cümbüşünle, sesinle, sözlerinle coşturdun beni.

Nasıl da özlemişim, o kendine has mimiklerinle, sözcüklerinle, keyifle yaşanası anları…

Okumak icin Tıbrevank’a yollandığında, haftasonları bize gelirdin.

Duvardaki gömme, tahta dolabın kapısını açıp, içine kafanı sokup hıçkıra hıçkıra ağlayan görüntün sana dair ilk hatırladığımdır.

Ağlardın, hem de çok ağlardın. Diyarbakır’ı özlerdin. Aileni isterdin.

Kimseler tutamadı seni İstanbul’da, üzüntüden hasta olmandan korktular sanırım ve bir süre sonra gerisin geri Diyarbakır’a döndün.

Küçüktüm, ne kadar kaldın hatırlamıyorum, ama o ağladığı görülmesin diye başını saklayıp, hıçkırıklarla ağlayan çocuk görüntün hiç silinmedi hafızamdan…

Bütün bunları neden mi yazdım şimdi? Bazılarına, belki de abartılı geliyordur, Diyarbakır’a duyduğun özlem, duygularını ifade ediş biçimin… Seni anlatmayı denemeyeceğim can Yervo’m…. Bunu beceremem, ben haddimi bilirim…:)) Ama seni Hrant’a cok benzetirim bilesin istedim. Hrant’ı tanımak gerekirdi, görmek gerekirdi, yaşamak gerekirdi; anlatılamazdı. Öyle değil mi Şeyhmus Abem? Yervo’yu yaşamadan anlatmak mümkün müdür sence? Bazıları ‘kaba’ bulurdu Hrant’ı… Böyle düşünmelerinin nedeni, yüreğini elinde gezdirenlerden olmasındandı bana göre. Halbuki ne çok ihtiyacımız var yüreklerde soyunmaya çırılçıplak. Sana bu nedenle cesur dedim hokis imin! (Erm. Canim benim) O melek babanin, duygulu, cesur ve insan oğlusun bana göre.”

“Ah dedem ah”

“Ah dedem Haçadur (Temo) ah, çok şey öğrendim senden, çok. Türkçe yazmayı bilmezdin, Ermenice yazdığın yazıları temize ben çekerdim. Madrap’ta kaç kilo pirinç, kaç kilo bulgur alıp sattığını ben tercüme ettim Ermeniceden Türkçeye. Canım dedem, seni hiç unutur muyum, toprak damlı evimizi kışın sen tokaçladın, sen saman döküp, sen loğladın. Biz yatakta yatarken, bunları sen yaptın, ey benim ‘vatansız’ dedem Haçadur! Özledim, nenem Emo’nun meftunesini, bulguru yaptıktan sonra, yağı üstüne döktüğü pilavını, velhasıl Diyarbekir’imi, küçelerimi, babam Kekê Yako’nun şehrini özledim! Her karış toprağına canım kurban olsun. Amerika’da Amidasız değil bir gün, bir saniyem bile geçmedi.

Kimse böyle evinden koparılıp yad ellere düşmeye dostlar,

Ve de dırnağınız hiç daşa değmeye…

***

Diyarbekir özüm benim
Hep kalbimde yaşıyorsun
Dinklerinle akar suyun
Kahrı sevda taşıyorsun
Geleceğim, döneceğim sana bir gün, benim canım memleketim.”

“Tango ve Diyarbakır“ adlı albümümde, dedem Haçadur’un yanaklarını yırtarak inen gözyaşlarına sebep olan türküyü, ondan derleyip ismini de yazmıştım.

Mardin kapısında üç ağaç incir
Kolumda kelepçe, boynumda zincir
Zincirin yerleri ne yaman sancir

Burası Muştur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir

Koyun gelir kuzusunun adı yok
Sıralanmış genç kızların sütü yok
Kekêmsiz de bu yerlerin tadı yok

***

Udi Yervant’a akrostiş
(ŞEYHMUS DİKEN)

Çok ama çok az insan teki için iki kez kalem oynattığımı iyi biliyorum. Bunlardan biridir Udi Yervant, ya da nam-ı diğer Yılmaz, isterseniz en doğru adını yazayım: Yervant Bostancı.

Şehrin sicilinden düşmüş bir Ermeni’nin otuz sene sonra şehre döndüğünde evinin yerinde boş bir arsa gördüğündeki ruh halinin fotoğrafyasıdır…

Uzun sürmüş doğu gecelerinden birinde
Devrilende sabaha karşı şafak, uyuyan kurda kuşa inat!
İşte geldi, ey yaralı coğrafyam deyip kulağına üç kez bağırırken

Yervant demiş adına, babası Puşici Kekê Yako
En kadim şehrin en eski evlerinden birinde kayıt düşülmüş mesel gibi
Rehber olmuş şehrin serencamı, tarihe bir kez daha not düşülürken
Var git, bahtın açık olsun, sesin tılsımını yitirmesin demiş
Adıyla kutsayarak, menekşe çayıyla büyütüp, gül rakısıyla efsunlarken oğlunu
Nerede olursan ol, sesim kulağından eksilmesin, unutma vatan bildiğin toprağını
Tenin canda, aklın başında, sesin hançerende oldukça çağır ve unutma…

Budur benim sana dair edeceğim kelam
Omid olan şehrimizin esirgeyen, bağışlayan en eski adıyla
Sabırla ve azimle kazı adını binler yıllık bazalt bir taşa, öyle git
Telaşa hiç gerek yok, aile yadigârı sükûnetimizi anımsa,
Alnına yazılan kader çizgisidir bu şehri kadimin bahşettikleri
Neylerim hali perişanı, neylerim meskânı dese de Dîran
Can evinden vurulduğunu her daim anımsasan da
Irgalamasın seni hayatın küstürdükleri, duyur yine de sesini olduğun yerde…

“Haylê dilêmin, dilêmin, dilêmin
Baran ê şil kir cilê min.
Haylê dilêmin, dilêmin, dilêmin
Felek ê xira kir mala min…”

(Ay gönlüm, gönlüm / Yağmur ıslattı giysilerimi / Ay gönlüm, gönlüm / Felek de yıktı evimi.)

(11 Temmuz 2009)


DERLEME

Kaynaklar:
(*) Agos (Sayı 696)
Radikal 27/06/2004 – ŞEYHMUS DİKEN
http://udiyervant.com

Meraklısı için:
http://www.halkingunlugu.net/yazarlar/udi_yervant_keko_basim_gozum_ustune.html

Amacına Ulaşan Müthiş Örgütlenme: 6-7 Eylül Olayları

Standard

Tarihin kimi sayfaları, insanlığın bittiği yerde açılır. Kapanması gerekirken belirli bir müddet sonra, tam da bir oh çekecekken, gizli bir el oraya bir ayraç koyar ve birkaç onyıl sonra insanlığın pili tekrar tükendiğinde, o sayfaya geri dönülür, farklı bir provokasyonla ama aynı zihniyetle.

İşte tam da bu noktada insanlığın bitiş eyleminin de bir sonu olduğuna ve bir daha benzer olayların tekrarlanmayacağına inanmak gelir içimizden. Oysa nankör belleğimiz, nankörlüğünden mi yoksa ‚polyanna’lığından mı bilinmez, çok çabuk unutur ‚tarih tekerrürden ibarettir’i.

Sonrasında, hafızası zayıf şaşabilen beşer olmak mı daha kötü yoksa belletilmiş bilgilerle donanmış eğitimli cahil mi diye sorası gelir insanın bazen. Misal, anchorwoman’larımızdan biri, program konuğu 1955 çocuğunun, o yaşlarda camlardan atılan piyanoları, körfezden denize itilen arabaları, gayrımüslim komşularına ve evlerine yapılanları gördükten sonraki travmasına ‚gerçekten mi?‘  diye ‚gerçekten‘ şaşkın bir biçimde ağzı karış boyutunda açık sorunca, ‚gerçekten ulan gerçekten geri zekâlı‘ diye haykırası gelir ister istemez. Bu durumda elbette ki hafızası zayıf olmak daha hayırlıdır, alt tarafı ‚unuttum‘ diyerek geçiştirilebilir. Ama ya eğitimli cahillerin durumu? Onlar, meşhur dayatılmış eğitim ürünlerimiz, onlar birer prototip, onlar memleketimin ‚gavur’ şehrinde ‚gavur olmayan’a taş atar ojeli tırnakları, meçli saçları ve akan salyalarıyla. Veya eğer arkaları kuvvetliyse televizyon meşhuru olup akıl sahibi olamadan fikir sahibi olurlar!

* * *

 

Günümüzde bile utanmadan, arlanmadan, hala ‘bir grup çapulcunun başıbozuk eylemi’ olarak adlandırılabilen 6-7 Eylül olaylarının üzerinden yarım asır geçmesine ve sanal alemde bu kadar yaygın yazılıp çizilmesine rağmen, gerçekler hala kabul görmemekte. Bildiğimiz ‚vatansever yavru‘ların, 6-7 Eylül olaylarının yıldönümünde tepkilerini 1974 Kıbrıs çıkartması videolarıyla göstermeleri trajik, trajik olduğu kadar da komik bir olaydır. Tabii ki bir kısım ‚sanal tosuncuğun‘ eylemlerini ciddiye alacak değiliz, ancak bunlarin çoğunun hangi ‚büyük‘ gazetenin hangi ‚meşhur‘ köşe salyacısı‘nın (pardon yazarının olacaktı) okurları olduğu da aynı sanal ortamda gözümüze sokulmuyor mu?

Olayın tanıkları ve ‚kurban seçilen‘ taraf kanayan bir yaradan bahsederken, diğer taraf ‚kabuk bağlamış bir yara’dan bahsediyor. Hem, kaşımayalım ki tekrar kanamasın değil mi? Ayrıca dikkat edin, yüz yıl öncesinden bahsetmiyorum bile, sadece babalarımızın gençlik dönemine denk gelen bir yakın tarih sözkonusu.

Acılarla yoğrulmuş acısına acı katmak için şundan daha iyi bir psikolojik yıpratma yöntemi geliştirilemez: şahitlerin ölmesini bekleyelim, sonra bir belgeselle yırtarız! Ama unutulan şu ki, herşey yazılıyor, çiziliyor, anlatılıyor ve en önemlisi konuşuluyor. Olayların canlı tanıkları yanıbaşımızda hala ve onların toprak olmaları da daha uzun süreceğinden, bu olaylar 1915 gibi hasıraltı edilip, birkaç yıl sonra karşı atak şeklinde onyıllar önce kaydedilip özenle saklanmış ‚gayrimüslimlerin bize ettiği zulüm‘ videolarının ortalığa çıkması artık mümkün ol(A)mayacak! Olsa bile sallayan olmayacak! En azından biraz gurur, biraz onur ve akil-mantık-sağduyu sahibi bir toplumda yapılmaması gereken birşey! Ama gelin görün ki bu vandalizm, bu insanlık dışı zihniyet günümüzde hala mevcut. Nasıl mı? Hayır, 19 Ocak’a getirmeyeceğim konuyu. Bakın, Roni Margulies 4 Eylül tarihli köşe yazısında bir okur mektubunu yayımlamış, okuyalım görelim yurdum insanının bugünkü halini (*):

Öğleden sonra Rum köylerini ziyaret ettik. Adada meşhur olan Barba Yorgo’nun dükkânına sakızlı muhallebi yemeye ve yanındaki dükkândan da ‘madamın dibek kahvesini’ içmeye gittik. Grubumuzun rehberi Barba Yorgo’nun aksi bir ihtiyar olduğunu, grup kabul etmediğini, gelenleri kovduğunu anlatıp bizleri uyardı.

Barba Yorgo’yu görünce adamın ruh halini anlayabilmeye başladım. Doksan yaşını geçmiş dinç bir ihtiyar. O gözler neler görmüş, o kulaklar neler duymuş, o beden ne baskılar yaşamış acaba?

Nitekim Barba Yorgo bizi de kovdu! Aramızdan bazıları kafa tutup münakaşa etti kendisiyle. Aslında biraz empati tüm sorunları çözebilirdi.

Dönüşte bizim grubun Ordulu şoförü başka bir grubun Kürt şoförüyle konuşuyordu. Konu dönüp dolaşıp Barba Yorgo’nun davranışına geldi.

Bizim Ordulu, ‘Defolup gitsinler bu memleketten’ diyor, Kürt şoför de onu destekliyor. Sonra Kürt şoför konuşmaya başlıyor, ‘Bunların burada ne işi var, gitsinler kendi memleketlerine’.

Bizim Ordulu şoför en sonunda günün anlam ve önemini yansıtan bir konuşma yaptı, ‘Bu adaya bizim oradan iki kamyon eşkıya getirsek tek bir Rum kalmaz’ dedi. Kürt şoför de onu destekledi.“

* * *

Yani şimdi kim inanacak elli yıl önceki olayların bugün tekrarlanmayacağına? Daha birkaç hafta geçmedi mi İnegöl olaylarının üzerinden? Aslında ibret olacak birtakım sayılarla bitirmek istiyorum bu yazıyı. Ibret olur mu bilmem ama olayın vehametini en iyi özetleyen iki cümleyi özellikle koyultuyorum.

Son sözüm ise, pek inanarak değil ama en azından temenni ederek: unutmayalım, unutturmayalım ki bir daha olmasın!

* * *

Sayılarla 6-7 Eylül Olayları ve Sonrası (**)

Türk basınına göre 11 kişi, bazı Yunan kaynaklarına göre 15 kişi öldürülmüştür. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven’in Sabah gazetesine verdiği röportaja göre ölü sayısının az oluşu gruplara “ölü olmasın” emri verilmesi sebebiyledir. Resmî rakamlara göre 30 kişi, gayriresmî rakamlara göre 300 kişi yaralanmıştır. Güven’e göre resmi rakamlara göre 60 olan tecavüze uğrayan ve utanmalarından veya korkmalarından dolayı şikayette bulunamayan kadın sayısının 400’e yakın olduğu tahmin edilmektedir.

4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramıştır.

Maddi hasarın, o günün değerine göre 150 milyon – 1 milyar Türk Lirası arasında olduğu tahmin edilmektedir. Demokrat Parti hükümeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk Lirası cıvarında tazminat ödemiştir.

Zamanın gazetelerine göre asıl suçlu, Türkleri provoke eden Rumlardır. Halbuki 6-7 Eylül olaylarının sadece Kıbrıs’la ilgili olarak Rumlara yapılmış bir misilleme olmadığının bir göstergesi, tahrip edilen işyerlerinin sadece yüzde 59’u Rumlara aitken, kalan yüzde 17’sinin Ermenilere, yüzde 12’sinin Yahudilere ait olması, hatta dönmelere ve Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekânların bile saldırıya uğramasıdır.

Olayların başladığı saatlerde İstanbul’da olan başbakan Adnan Menderes saldırıların kontrol edilememesi üzerine Sapanca’dan çağrıldı ve sıkıyönetim ilan edildi. Olaylarla ilgili olarak önce 3.151 kişi tutuklandı. Sonradan bu sayı 5.104’e yükseldi.

10 Eylül 1955 günü dönemin İçişleri Bakanı istifa etti. Başlangıçta soruşturmalar Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşmış olsa da 12 Eylül günü Meclis’e taşınan olaylarda DP iktidarı komünistleri suçladı. Aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru’nun bulunduğu yaşayan fişlenmiş komünistler ile ölmüş dört komünist hakkında dava açıldı. Tutukluların çoğu Aralık 1955’te serbest bırakılır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, muhalefet lideri İsmet İnönü’nün, hükümeti ağır bir dille eleştiren ve gerçek suçluları takip yerine suçsuz vatandaşlara işkenceyle suçlayan konuşmasıdır. Menderes, bu konuşma için İnönü’ye, “Paşam vatan bu konuşmayı affetmeyecek” diyecektir. Dava beraatle sonuçlandı. Kısa süre sonra Kıbrıs Türktür Cemiyeti de kapatıldı. 1960 darbesinden sonra, bu olaylar Yassıada yargılamalarının gündemine oturdu. 27 Mayıs darbesinden sonra cunta tarafından organize edilen Yassıada Yargılamalarında olayların DP hükümetinin başbakanı Adnan Menderes’in provokasyonu sonucu kontrolden çıktığı iddia edildi ve cunta mahkemesi Demokrat Parti yönetimini 6-7 Eylül olayları nedeniyle de cezalandırıldı.

Dr. Dilek Güven’e göre:

Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı Hikmet Bil ve üyeleri cezaevine girdi. Ama “Ya bizi serbest bırakırsınız ya da biz bazı şeyleri ifşa ederiz” deyince serbest bırakıldılar. Olaylar halkın üzerine kaldı. Çünkü mahkemede, “Türk milleti galeyana geldi, olayları gerçekleştirdi” denildi. Kimse ceza almadı. İkinci dava Yassıada’ydı. Menderes ve hükümet üyeleri yargılandı. Bu davada da olaylar sadece hükümet üyeleri üzerine yıkıldı. Menderes, defalarca MAH yani MİT Başkanı’nın mahkemeye çağrılmasını istedi. Ama hep reddedildi. Olaylar aydınlatılmadı.

Olayların ardından, Türkiye’de yaşayan binlerce Rum Türkiye’den göç etmiştir. Rum nüfusun zamanla azalmasıyla Rumların ekonomideki etkisi zayıflamaya başlamış ve daha önceki azınlıklara yönelik eylemlerde olduğu gibi Türklerin sermayeye hakim olması hızlanmıştır. Birkaç bin Rum ise özellikle Mersin ve Tarsus’a yerleşmişlerdir. Zamanla kalan Rumların da büyük çoğunluğu İstanbul’u terketmiştir. Nüfus mübadelesi sonucunda 1925 yılında yaklaşık 100.000’e düşen İstanbul’daki Rum nüfus, 2006 yılında 2.500 kişiye kadar düşmüştür.

6-7 Eylül 1955 olayları, Rumların büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmasına neden oldu. Gayrimüslimlerin büyük bir kısmı için, yaşananlar, Türk vatandaşı olarak kabul görmediklerinin kanıtı olmuştu. Hangi parti iktidarda olursa olsun, gelecekte de ayrımcılıklara maruz kalacakları düşüncesiyle ve kendilerini güvende hissetmedikleri için, özellikle Rumlar yurtdışına göç kararı vermişlerdir. Nesiller boyu bu topraklarda yaşamış olan İstanbul’un gayrimüslim yerlileri, bu gibi davranışlar sonucu evlerini ve anavatanlarını terk etmek durumunda bırakılmışlardır. Ancak hükümetin o dönemde kabul etmediği olaylar 1998 yılı içinde bir meclis önergesi sırasında kabul edildi. Tazminat değeri olan 70.000 Lirayı vermeye hükümet yanaşmadı.

6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK genel sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında şu demeci vermiştir.

“6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.”

(*) http://www.taraf.com.tr/roni-margulies/makale-iki-kamyon-eskiya.htm

(**) Kaynak: Wikipedia

Destek Çağrısı!

Standard

Bir Kökenlere Dönüş Hikâyesi;

Tuzla Ermeni Çocuk Kampı (Kamp Armen) 1963 yılında, çoğunluğu Doğu’dan gelen yetim Ermeni çocuklara eğitim ve barınma imkânı sağlamak amacıyla kuruldu. 1983 yılında kapatılana kadar yüzlerce yetim çocuğun evi, ailesi oldu. Sıcak bir yuva sunmanın ötesinde, çocukların kendi dillerini ve kültürlerini tanıyarak, öğrenerek yetişebilmelerini sağlamak gibi anlamlı bir amaca da hizmet etti. Yaz-kış kampta yaşayan öğrenci sayısı sınırlı olmasına rağmen, her yaz İstanbul civarındaki çeşitli Ermeni okullarından gelen yetimlerin ve yetim olmasalar da, yoksul ailelerden gelen çocukların yaz aylarında buluştukları, çocukluklarının en kıymetli yıllarını, en renkli anılarını yaşadıkları bir yer oldu.

Kaybolmayın Çocuklar işte o en kıymetli yılların, en renkli anıların yitik mekânının, Kamp Armen’in filmi. Yirmi beş yılı aşkın bir süredir atıl bir şekilde bırakılsa da hâlâ içinde o günlerin aydınlığını taşıyan; camı, çerçevesi olmayan pencerelerinden bakarken sanki aniden koşarak birkaç çocuk avludan geçecekmiş gibi; boş koridorlarında yankılanan ayak seslerinize kahkahalar, şarkılar karışacakmış gibi; adeta her kapısı yıllar öncesine açılıyormuş gibi hâlâ yaşayan, büyülü bir mekân.

 

İşte bu nedenle filmi Kamp Armen’in bugününde çekmeye, yitirilen bütün o kıymetli anları, anıları yoklukları üzerinden anlatmayı seçtik. Bu yüzden hikâyeyi Kamp Armen’de büyüyüp, yıllar sonra yitirdiklerini aramak, anılarını, kökenlerini ve her şeyden önce de birbirlerini bulmak üzere Kamp Armen’e dönen iki kardeş üzerine kurduk… (*)

* * *

Kamp Armen’i duydunuz mu hiç? Peki Tuzla desem? Hrant Dink desem?

Bugünlerde Kamp Armen’le ilgili hummalı bir çalışma var. Garabet Orunöz ismi bazılarınıza aşina geliyordur belki. Hatırlayalim: Cemile Bayraktar’in Mayıs’ta ‚Bu Acı Kimin? –Türkiye’de Ermeni olmak…‘  başlıklı bir söyleşisi yayimlandi. (**) O söyleşiden öğrenilecek çok şey vardı elbette. Bunun dışında söyleşide de filmin bahsi geçmişti gözünüze çarptıysa. Sonra AGOS’ta haberini okuduk. Ben bu yazıyı hazırlaren, onlar, Garabet Orunöz ve Gülengül Altıntaş başta olmak üzere, tüm ekip canla başla çalışıyor, çabalıyor. Tüm teknik ve bürokratik hazırlıkları bir kenara bırakırsak şimdilik, Kamp Armen / Kaybolmayın Çocuklar bir sponsor arayışında hala. Maalesef çalınan kapılar açılmıyor maddiyat mevzubahis olduğunda. Sponsor olacağını söyleyen kuruluşlar nedense cayıyorlar bu teşebbüslerinden. Homofobik korku yine başgösterdi, belli!

Böyle bir çalışma, bir tanıtım, bir belgesel, nihayetinde geçmişin önemli bir mihenk taşının hatırlanması için ne yazıktır ki sponsor bulunamıyor. Yürekle yapılan her işe köstek olan maddiyat burada da keskin dişlerini gösteriyor. Maalesef herşey maddiyatta tıkanıp kalıyor. Herkes gönüllü çalıştı diyelim, peki ya ekipmanlar ve vergiler? Evet, ‚suyla çalışmıyor bu meret‘ maalesef…

Aslında çok da birşey değil istenen. Misal, diaspora bu tutarı isterse hemencecik toparlar. Proje, 39,000 TLye mal oluyor. Bunun6,000 TL’lık kısmı, Ermenistan Türkiye Sinema Platformu tarafından destek olarak veriliyor. Proje ekibi, bu hafta başına kadar umutla ve merakla Kültür Bakanlığı desteğinden olumlu bir haber çıkıp çıkmayacağını bekledi. Tahmin edilebileceği gibi destek sağlanamadı.

Proje, manevi yönden olduğu kadar arkasındaki ekiple de etkileyici. Destekleyen ve kamera arkasında gönüllü çalışacak 20 akademisyen Türkiye’nin en iyi dört üniversitesinin sinema televizyon bölümünden. Ermenistan’dan gelecek oyuncunun konaklaması da gönüllü bir dost tarafından karşılanacak. Yani demem o ki, ekip daha fol-yumurtayı bile görmeden canla başla çalışmaya başladı, ilk günkü şevk, heves ve hırsla da devam ediyor yılmadan, bıkmadan ve en önemlisi ümitsizliğe kapılmadan.

* * *

Geçtiğimiz hafta sonundan beri, projeye destek verenler, gönülden bir yardım kampanyasına odaklandılar. Baktılar ki sponsor bulunamıyor, Kültür Bakanlığından destek yok, herkes elini vicdanına koydu. Kaybolmuş umutları hala insanlığın ölmediğine inandırmak için aslında bu çaba. Belki ihtiyaç duyulan miktar yine toplanamayacak ama üç maymunu oynayan yüreksiz, riyakar ölüsevicilerin duyarsızlığına inat, bir çaba gösterilmiş, vicdan rahatlatılmış, ‚bakın sizin kılınız kımıldamıyor, destek olamıyorsunuz köstek de olmayın, biz hallederiz‘ denmiş olacak, böylece insanlık hatırlatılmış, Hrant’ın rüyasını gerçeğe dönüştürmek için çaba harcanmış olacak. Bu işe gönülden destek verenler arasında, isminin anılmasını arzu etmeyen işadamlarımız, evhanımlarımız, emeklilerimiz, Vanklist adlı Yahoogroup’ta birarada bulunan Tıbrevank mezunları ve sempatizanları, Paris Surp Khaç Tıbrevank Derneği, dünyanın dört bir yanından, Avustralya‘dan Amerikaya, Isviçre’den Türkiye’ye, Fransa’dan Ermenistan‘a gönüllü vicdanlılar, Vakıflıköylüler, yeni kurulmakta olan MalatyaHay Derneği gönüllüleri, geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Murat Kılıç’ın arkadaşları , dayanışmaya şahit olup ‚çorbada bizim de tuzumuz bulunsun‘ diyerek katılanlar, insanın yüreğini ısıtacak destekler var…

* * *

‘Kaybolmayın Çocuklar’ı 2011 Ocak’ta, Ermenistan Altın Kayısı Film Festivalinde, Mart ayında da İstanbul Film Festivalinde seyredeceğiz, diğer ülkelerde gösterim için bilgi beklenmekte.

Şimdi ne yapmalı? Bu güzelim projeyi heba mı etmeli yoksa ittirerek, kaktırarak yoluna devam mı ettirmeli? Heba edilen, bir projeden öte Hrant’in rüyasi değil mi sizce de? Yani saygımızı sevgimizi sadece yazarak çizerek, cenazede yürüyerek mi gösteriyoruz, yoksa ‚Kırlangıcın Yuvası’nı tanıtarak, çocukların kaybolmasını engelleyerek mi? Hadi, son bir çaba, hayaller gerçek olsun, çocuklar kaybolmasın, kırlangıç yine gelsin yuvasını bulsun koyduğu yerde. Hadi bir el atalım, bir küçük destekle belki de birkaç adım attıracağız bu projeye.

Garabet Orunöz der ki; 5,000 veya 10,000 verip de, ‚birileri bir filim mi ne yapacakmış, geldiler 5- 10 bin verdim yolladım!‘ diyenlerin vereceği desteğin hiçbir önemi yok; 50 Euro , 50 $ veya 50 TL verip de ‚Ben de “Kaybolmayın Çocuklar” filmine destek vermiştim, ne oldu acaba?‘ diye merakla bekleyenlerin yardımları çok daha kıymetli. Dayanışmanın ortaya çıkardığı film olacak bu. Beş kişi değil, binlerce kişi gururlanıp filmine sahip çıkacak. Bizim için önemli olan budur; çok kişinin sahiplenmesi, çok kişinin izlemesini sağlar; çok kişi izlerse, çok kişiye anlatır, çok kişi dinlerse, kamuoyu oluşur, ‚NEDEN el kondu?‘ diye bir soru da sorulur. Süremiz çok kısıtlıdır. Bu ayın son haftasına kadar vaktimiz var. (*)

Elimizi vicdanımıza koyup bir düşünelim kim nasıl yardım edebilir diye. Ve elimizden geleni ardımıza koymayalim… Geç kalmadan, ah vah etmeden önce, haydi, su projeyi gerçeğe dönüştürelim. Hrant’ın hayali olan ‚KAMP ARMEN’ filmine destekle, bir hayalin dayanışmayla da gerçekleştirilebileceğini ispatlayalim, haydi…

Her  türlü yardım, soru ve bilgi için Garabet Orunöz’le iletişim kurulabilir: garabet44@yahoo.com


(*) Garabet Orunöz’ün kaleminden

(**)http://www.derindusunce.org/2010/05/12/bu-aci-kimin/

İsyanımdır!: Veli Saçılık Olayı

Standard

Lütfen bu satırları okurken, karşınızda, kolu, insanlığını kaybetmiş görevliler tarafından bilinçli, vicdansız ve duyarsızca bir buldozer darbesiyle insafsızca kopartılmış; kurtarma ihtimali varken, o kol günler sonra bambaşka bir şehirde bir köpeğin ağzında bulunmuş,  ve bu eksikle on yılı aşkın bir süredir isyan etmek yerine, tüm umudunu dışa vuran gülen yüzüyle yaşamaya devam eden, olan biten (veya bitemeyen!) herşeye rağmen hayatını yeniden kurmuş, bugünlerde ise yaşadığı her şeyi geçmişte bırakmaya çalışarak bu dünyaya ve bu ülkeye bir yeni can katmanın sevincini yaşaması gerekirken kolu her gün tekrar kopartılmaya çalışılan biri olduğunu her kelimede hatırlayın ve okumanız bittikten sonra da hiç unutmayın!

 

Tarih beş Temmuz ikibin. Burdur cezaevinde terör suçlularının kaldığı iki koğuşta olaylar çıktı. İzmir’de bir dava için ifade vermeleri gereken onbir tutuklu, ifade vermemek için isyan başlattı. Mahkumlar, kaldıkları iki koğuşun kapısını kapattı. Ama güvenlik güçleri, koğuş duvarlarını yıkarak mahkumlara ulaştı. Duvarları kepçe darbeleriyle yıktılar. Operasyonda altmıştan fazla kişi yaralandı. Yaralananlardan biri de Veli Saçılık’tı. Duvara inen kepçe darbeleri Saçılık’ın kolunu kopardı. Kopan kol, yerine dikilmek için alınacağı yerde çöpe atıldı. Bir köpeğin ağzında bulundu. Veli Saçılık gazete ve bildiri dağıttığı gerekçesiyle örgüte yardım suçlamasından tutukluydu. Bu davadan beraat etti ama koparılan kolu için hukuk mücadelesini sürdürdü. Saçılık beraat kararından sonra girdiği sınavı kazandı. içişleri bakanlığı nüfus işleri genel müdürlüğünde memur oldu. Adalet ve içişleri bakanlıklarına karşı açtığı davada 150,000 lira tazminat almaya hak kazandı. Saçılık’a tazminat ödendi, ancak bu arada danıştay kararı bozdu. Cezaevi olayları nedeniyle açılan dava zamanaşımına uğradığı halde, danıştay ‚cezaevi isyanı davasının sonucu beklenmelidir‘ dedi. Dosya son olarak Isparta idari mahkemesine geldi. Mahkeme, Saçılık’ın örgüt üyesi olduğunu ileri sürerek, tazminatın faiziyle birlikte geri alınmasına, mahkeme masraflarının da Veli Saçılık’tan istenmesine karar verdi. Devletin istediği para 500,000 liraya ulaştı. Veli Saçılık, koparılan kolunun üzerine bir de borçlu çıktı.

* * *

Biz bu ülkenin tarihinde çok gördük, hala da görmeye devam ediyoruz bir insanın, insanlıktan çıkmış zihniyetliler tarafından defalarca öldürüldüğünü. Katlettikleri yetmezmiş gibi, ölüsünü bile kıvrandıran resmi ve gayri resmi merciler ve kişiliklerini kaybetmiş kişiler, ölülerin ruhunu da katletmeye devam ederler bu vicdansızlıklarıyla. Ölülerin ruhunun huzur bulmasının sağlanması, hem dini hem de insani bir gereklilik ve hatta mecburiyetken, bunun aksinin yapılması ve bu eylemin bıkmadan onyıllarca sürdürülmesi hiçbir vicdana sığmaz, sığamaz. Her demeç, her mahkeme kararı, açılan her yeni davayla ruhlar bir kez daha katledilirken hangimiz sessiz kalabilir ki? Hele bir de bu yapılanlar öldüremeyip süründürdükleri insanlarımıza yapılıyorsa, işte o zaman sesimiz yükselmeli, çığlıklarımız duyulmalıdır insanlığını unutmuşlar tarafından.

İşte bu yüzden çok önemlidir Veli Saçılık Olayı’na sessiz kalmamamız!

Veli Saçılık 5 Temmuz 2000 tarihinde tutuklu bulunduğu Burdur cezaevinde çıkan ‚isyanları bastırma operasyonu‘ sırasında kolunu kaybetti! Bu vahim olay, bu korkunç ve bir o kadar da korkutucu acı, bu denli basit bir cümleyle ifade edilememesi gerekirken, yapılanlar, kana susamışları kesmemiş olacak ki bir dozer darbesiyle kopartılan kol günler sonra Isparta’da bir köpeğin ağzında bulundu!

Veli Saçılık ve eşi için beş Temmuz, katılamadıkları bir arkadaş toplantısı için ‚iki elim kanda olsa da katılırdım, gerçi biri kanlıydı ama…‘ gibi bir nükte ile geçiştirilmeye çalışılan bir günün tarihidir. Çünkü, unutmaya çalıştıkça hatırlanan her acıya yapılması gerektiği gibi, dalga geçerek bir gülümseme konusuna dönüştürülebilmelidir bu konu da… Olay şakaya vurulurken, kan ağlayan bir ‚iç‘in dışa akıtılmayan gözyaşlarıdır bu sözler aslında.

* * *

Yazımı, haklı isyanını bile sessizce haykıran, resmi mercilere bu kadar yıl sonra bile hala kendini ifade etmeye çalışan Veli kardeşimin kelimeleriyle bitirmek istiyorum. Yapanlara, yaptıranlara ibret olsun diye, hiç olmazsa bir kişinin, sadece bir kişinin insafa gelip adaleti, insanlık adına yerine getirmek için bir girişimde bulunacağını umarak, yine de ümitle, yine de insanlığa inançla…

Bu memleketten onyıllardır süregelen adaletsizlik, vandalizm ve yaptırımlarla nice Yorgo’lar, Agop’lar, Musa’lar, Dikran‘lar gitti, memleketine hasretle hep, altın kafes gurbete… Bırakın bari Veli’ler kalsın!

* * *

Bana yapılan eza bitsin artık. Bitmeyecekse gideyim bu memleketten.(*)

Beni 5 Temmuz 2000 yılında Burdur Cezaevinde yaşananlardan hatırlarsınız. Olayda koğuşa dalan buldozerle kolum kopmuş sonrasında da Isparta sokaklarında kopan kolum bir köpeğin ağzında bulunmuştu.  Olay olduğu günlerde babaşbakan Ecevit dahil bütün devlet yetkilileri idarenin kusurlu olduğunu ve gerekenin yapılacağı beyanatlarını verdiler. Durumu telafi etmek için de protez kol verdiler. İçişleri ve Adalet Bakanlığına karşı açtığımı Antalya 1. İdare mahkemesindeki tazminat davasını kazandım. 100 bin lira maddi, 50 bin lira manevi tazminat kazandım. Ancak Danıştay 10. Dairesi süren isyan davası olduğu ve onun sonucunun değerlendirilmesi gerektiğini söyleyerek karararı bozdu. Antalya İdare Mahkemesi Isparta da idare mahkemesi kurulduğunu söyleyerek davayı Isparta’ya gönderdi.

Isparta İdare Mahkemesi tazminat davamın reddine karar verdi. Daha önce Antalya İdare Mahkemesi benim kusurlu olduğuma dair hiç bir delil olmadığını ve can güvenliğimi devletin korumak zorunluluğuna vurgu yapmıştı. Yeni kararda ise devletin müdahale yetkisinden dem vuruluyor. En kötüsü kararda yalan yanlış bilgilerin olması. Güya ben yasa dışı örgüt üyeliğinden mahkûmmuşum, isyan davasın yargılanıyormuşum vb. Bir çok yalan yanlış iddiada bulunuyor. Ellerindeki dosyada yardım yataklıktan yargılandığım ve beraat ettiğim, isyan davasının zaman aşımından düştüğü bilgileri mevcut ama bunları görmek istememiş hâkim beyler. Kin kusuyorlar, Danıştayı bile dinlemiyorlar.

Hiç yok yere 2 yıl 6 ay hapis yattım, hiç yok yere kolum koparıldı ve bilerek dikilmesi engellendi, sonunda da kolum bir köpeğin ağzında bulundu. Tarifsiz acılar yaşadım. Şuan nüfus memuruyum, herkesin cebinde taşıdığı nüfus cüzdanını ben yazıyorum. Ama Mahkemeye bakarsanız “katli vacip azılı terörist“im. Sizce bu bana yaşatılan acıların hiç bir karşılığı yokmu? Adalet bu mu, bu kadar mı? On yıldır tek sorumlu mahkeme karşısına çıkarılmadı ve ben mahkeme kapılarında sürüne sürüne bir avukat kadar hukuk bilgisine sahip oldum. Bana yapılan eza bitsin artık. Bitmeyecekse gideyim bu memleketten.

Veli Saçılık

* * *

Not:  Oral Çalışlar’ın 30.06.2008 tarihli köşe yazısından bir bilgi:

Veli`nin kolu kopartıldığında dönemin Cezaevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun`du. 19 Aralık 2000 yılında 32 kişinin ölümüne neden olan 20 cezaevine yönelik operasyonun da etkili isimlerindendi.

Kopan kolla ilgili “Olayın sorumluları hakkında gereken yapılacak” diye demeç vermişti. Kendisi geçenlerde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliğine atandı.

Danıştay 10. Dairesi tazminat kararını reddederken, “zararın oluşmasında zarara uğrayanın ya da üçüncü kişinin kusurunun bulunması halinde ise idarenin tazmin sorumluluğunun ortadan kalkacağı ya da kusur ölçüsünde azalacağı açıktır” ifadesini kullanmış. Veli Saçılık aylarca hapis yattığı davadan beraat etti. Direniş davası ise sürüyor. Veli Saçılık hiçbir mahkûmiyete sahip değil. Buna rağmen kazandığı tazminatı Danıştay kararıyla kaybetti…

Ali Suat Ertosun ise Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyesi olarak görevini sürdürüyor…


(*) Veli Saçılık’ın basın kuruluşlarına yazdığı mektup.

 

Travma

Standard

Kimi günün sonunda durup düşünür insan ‚bu yaşadıklarım travma mıydı?‘ diye. Güzel geçen bir günün yıkıcı finalidir travmaların en büyüğü. Laylaylom bir günün alkol kokan gecesinin en keskin bıçak kesiğidir o. Takvim yaprakları gün gün dökülürken dalından, kalan son haftanın bir tutamıdır en acıtanı. Bir bira bardağındaki köpük kimi zaman, bir böreğin ağızdaki çıtırtısıdır bazen o, veya bir sigaranın son nefesteki izmarit acılığıdır travmanın yakan tadı.

Ben en çok denizi özlerim gurbette. Sevmediğim yosunun, ada sahilinde kıyıya vurmuş keskin kokusu en sevdiğim şey olur uzaktayken. Travma, aşkın ‚-de hali‘nde, sonsuz sevilen denizden nefret edebilmektir kimi zaman. Yosunun eksikliği hissedilen kokusunu bir kenara bırakılıp, suyun berrak olması gereken saydamlığğının ve saflığının kirletilmesine duyulan öfkedir travma. Ve o denizin güzelliğinden tiksinebilmektir travmanın yan etkisi de, aylar, yıllar sonra bile.

Soğuk bir kış gününde, bir Ocak’ta, bir ocağın, hatta birkaç ocağın sönüvermesi, söndürülüvermesidir travmanın sebebi bazen de. Dört yılın yığdığı birikmiş öfke yumağının ucu bulunamayan yün topağıdır. Suçlu sayarken eli kanlıyı, suçluyu çok da uzakta aramamak gerektiğinin farkedilmesiyle oluşan bir duygu karmaşasıdır travma. Ve o suç öbeği içinde, en büyük celladın bir anda kurbana dönüşüvermesi ise, insan mantığını zorlayacak en büyük paradokstur.

Travma, sıcak bir yaz günü duyulan kötü bir haberin yarattığı soğuk duş etkisidir. ‚Olamaz böylesi, dedikodudur‘ diyecekken, gerçeğin insanın suratına çarptığı tokattır. Acı(tılmış) gerçeğin çarpmaya tepki olarak kızarmış yanakta yarattığı tokadın etkisi daha geçmemişken aylar sonra bile, soğuk olması gereken o sıcacık kış günü anlatılan hikayelerin enseden aşşağı akan soğuk su etkisi yaratmasıdır belki de travma. Tüm detayları öğrendikten sonra insanın hem çaresizliğinden, hem kadınlığından duyduğu derin ve bir o kadar da ağır bir utançtır.

Yıllardır birikmiş acıları paylaştıktan sonra, derman beklenen bir halde sarıldığı yılandan medet ummasıdır insanın bazen de travma. O medet gelse zaten travma olmayacak, ama doğanın cilvesi işte, yılanın dili çataldır ve çoğunlukla zehirlidir. Zehirin panzehir olmasını umacak kadar büyük bir çaresizliktir aslında yaşanan. Hayatı yaşamak yerine günü geçirmeye çalışmak ne kadar zorsa, mutsuz ve umutsuzken ‚mutluyum ben‘ oyununu başarıyla oynamak o kadar kolaydır. Bu oyundaki başarının ödülü ise çok derin bir mutsuzluktur. Günler, aylar ve hatta yıllar kayıp giderken ellerinden insanın, mutluluk oyunundan sıkılır, ‚ben artik mutsuzum‘ diye haykırmak ister doyasıya, ama sadece boş duvarlara… Mutsuzluğunu, ‚ben mutluyum’la örtüştürmede profesyonelleşmiş bir mutsuzun umutsuzluğunun ve çaresizliğinin anlaşılabilmesi, anlatsa bile kabullenilmesi haklı(!) sebeplerle imkansızdır. Travmanın başlangıcıdır zaten bu tiyatro çalışması. Sahnede profesyonelleştikçe, kaşarlanmış bir fahişe edasıyla ‚ben feleğin çemberini ters çevirip hula hop yaparım anasını satayım‘ eşliğinde şuh bir kahkaha atar insan. Artık kendi bile unutur bunun bir oyundan ibaret olduğunu, salakça inanır oldukça iyi, hatta başarılı bir oyuncu olduğuna, kendi bile unutur acılarını. O kadar unutur ki, hatırladığında ‚sevgili dost‘ travma, el sallar, hatta orta parmağını bile uzatabilir uzaktan pis pis gülerek adama…

Travma, kimisi için ölü arkasından yapılan helvanın ağızda yarattığı acı tatken, kimisi için bir kaşık bulgur pilavıyla çoban salatasının her lokmasına edilen bedduadir. Yıllarca masada bulgur pilavı görmekten tiksinmek, pişirmekten itina ile kaçmaktır, kaçabildiği yere kadar. Epey çoğalan ölüsevicilerin artışındaki önlenemez ivme mi yoksa ölümün gerçekten yakan, acıtan soğuğu mu daha can yakıyor anlayamaz insan travmaların en dağlayanında.

En çok neyi özlediğini düşünüp karar veremezken insan, aslında hep olamadığı yeri özlediğini farketmesidir travmanın sebeplerinden biri de. Ve bunun adı da ‚alışamamak’tır aslında. Bunu yıllar önce söyleyenin asıl söylemek istediği ise ‚Velhasıl, hiç alışamayacaksın bacım, böyle gelip böyle gidecek bu. Becerikliysen göründüğün kadar, bununla yaşamayı öğreneceksin, değilsen çektirip gideceksin vaden dolduğunda‘. O vade dolalı çok olmasına rağmen inadına yaşamaya çalışmak, direnmek, boyun eğmemektir ‚alışamamaya‘ aslında travma. Bu ikilemi ikilettirmemekse bir meziyet. Öyle gibi yapmak, günü yaşamak ve en nihayetinde günü kotarmaktır travmaya karşı ayakta durabilmenin ilacı.

Diş ağrısı misali ayrılıklara dayanabilme gücüne güç katmaya çalışmaktır bir travma sebebi de. Hatta travmanın kendisi bizzat. Ne demiş en yazar?

Ayrılıklar; diş ağrısı gibi,
Ölümler; kalp ağrısı gibi,
Yok sayanlar; göz ağrısı gibi.

Peki, diş ağrısı mı ayrılık mı? Ölüm mü kalp ağrısı mı?… Tadından yenmeyen hangisi? Üç haftada çok diş ağrısı mı daha yordu yoksa çok ayrılık mı? Üç haftaya iki ölümü mü sığdırmak zordu yoksa koskoca bir kalp ağrısını mı? Yok sayanları yok sayıyorum zaten, parametre azken bile denklemi çözebilmek imkansızken biri de eksik olsun değil mi ama?

Soğuk bir kış gününde sıcak bir kahvenin telfesinde görünen tehlike; daha soğumuş kış günlerinde yalnızken de, kalaballıkken de aynı tehlikeyi yanıbaşında, her gittiği yerde, her aldığı nefeste hissetme; direnmekten yorulan zihnin insana hazırladığı trajikomik sürprizler; duvara toslayan başarısız bir ‚kısa yolculuk‘ planının ağırlığı; bu yolculuğun aslında travma sahibini hedefe değil, kahvedeki ‚tehlike’ye götürme ihtimali; bu ihtimalin sıfırlanması ve hüsranın, maktulü bir ölüm sessizliğine gömmesi ve en nihayetinde yine bir Ocak travmasının hatırlanmasi…. Tüm bu zincir dahilinde çırpınmalarıyla suyüzünde kalmaya çabalayan, yüzme bilmeden suya atlayan salağın artık yorulması… Dizlerinin bağını çözüvermesi ve bataklığın dibine çeken girdabına kendini salıvermesi… Travma, mecburiyetten bataklıkta çırpınırken, kendi için değil ama diğerleri için oradan kurtulmak umuduyla, aslında dibe vurmak istemektir çaresizce, umutsuzca ve ağlayamayarak çaresizlik ve umutsuzluktan…

Ve nihayetinde, bir ondokuzocak’ta uzakta olmaktır travmanın ana sebebi…

Gözyaşlarını silmek isterken her canı acıyanın, gözyaşlarını boşluğa akıtmaktır nafile…

Anlam veremeyen, anlayamayan ve hiçbir zaman anlayamayacak bakışlar eşliğinde yutkunmaktır ağlayan bir hava eşliğinde…

Bugün, bu kara gün, boğazdan birtek sigara dumanının geçmesine müsaade edebilmektir etrafta yenilen her lokmaya lanet ederek…

Ve travma aslında yalnız kalamamaktır, orada olamamaktır…

Sınırsız isyanın, dolu dolu gözyaşının eşiğinde güler gibi yapmaktır günahsızların günahına girmemek için…

Kimileri sıcak yuvasında sıradan bir günü yaşarken geyikler eşliğinde, sırasız bir ölümün günü sıradanlaştıramamasına isyan etmek, isyanını duyuramamak, sessiz başkaldırısını içine gömmek zorunda kalmaktır…

Her ölümün bir doğum olduğu yalanına artık inanmamak, yalnız başına anıra anıra ağlamak istemek ve çaresizliğine lanet etmek isterken yine de mecburiyetten sıradan bir gün yaşamak zorunda kalmaktır…

Ve en nihayetinde, artık inadına yaşayamamaktır…

Ocak 2011

Gurbette Aşk

Standard

Gurbette Aşk


Seçtiğimiz hayatlar mı bunlar?

Seçtiklerimiz mi?

Bunca yokluk, bunca kırıklık, bunca acı…

Seçtiklerimiz evet!

Hayat bu sevgilim çoktan seçmeli

Senin aşkınsa bir dönem ödevi

(İclâl Aydın)

Seçtiğimiz hayatları yaşamak adına günü kotarmaya çalışmak başta ağır gelmez insana. Seçtiği hayatı gönüllü yaşadığını sanır çünkü bilinçsizce, şuursuzca ve bir o kadar da salakça…

Aşka gelince… İlkokul bilgilerimize dönmek lazım aşkın en yalın halinden en zor haline kadar özümseyebilmek için…

Yalın hali; adı üstünde, en yalın hali en temizidir sanki aşkın. En dokunulmamışı, en kirletilmemişi, en dil(ler)e, yazılara, içdokümlerine düşememişi henüz. Yalın işte, sıfatı üstünde. Su katılmamışı aşk denen illetin. Sessiz bir dolmuş yolculuğunun son durağına varmadan önceki en uzun susuşu. Eli eline, dizi dizine, yüreği yüreğine değmeden önceki en saf hali Bir bakışı değmiştir bakışına, bir acısı değmiştir acına, bir korkusu değmiştir sakladığın en derin korkuna ancak. Henüz bu aşamadadır aşkın yalın hali. Öyle yalındır ki, sen bile farkında değilsindir aslında aşkının henüz. Oksijenin hidrojenle buluşup suyu oluşturmadan önceki son ayrışık hali. Birleştiğinde ikisinin de saflığı bozulup aşkın E halini oluşturacaktır çünkü.

E hali’ne gelince aşkın… İşte o ilk yürek kıpırtısıdır. Aşka aşık olunan ilk haldir. Yalın haline az tereddüt, bol umut, bir tutam da anlamsız gülümseme katılmış halidir. Acı birazdır aşkın E halinde. E hali çünkü. Aşık olunan en berrak, en pussuz, en sissiz, en guneşli, sıcak ama yakmayan, veya yağmurlu ama ıslatmayan İstanbul havası gibidir bu hal. Uğruna henüz dağlar delinmeyen ama yollar aşılan, arşınlanan, ve arşınlanan yolların özleme dönüştüğü en az acı veren ve en farkında olamadığınız halidir aşkın. Sonraki halleri yürekleri dağlayacaktır çünkü. ‚Şiddetin ne hoş, ne güzel şevkatin’den bir önceki haldir bu hal. Adı üstünde, E hali işte. Aşk’ın E hali, yüzünüzdeki o, hiçbir açıklama getiremediğiniz ama aslında anlayabilene, sezebilene çok şey anlatan şapşal gülümseme, ‚sıçtığımın hayatı‘ olarak nitelendirdiğiniz yaşamınızın en keyifli anlarına sahip haldir. ‚Vay bee, lan aşk, sen neymişsin meğer?‘ diye aşk öncesi en bir salak olduğunuz haldir bu farkında olmadan, ama aşık olarak, E halinde…

İ hali ise aşkı aşka dönüştüren bir haldir. Yoldan gelenin bile anlayamayacağı bir haldir bu. Aşk uğruna herşeyden vazgeçilebilinecek kaygan bir zemindir. Askin henuz iyelik eki içermeyen hali bu. ‚Gözünü sevdiğimin aşkı‘ da denilebilecek, bıçak sırtında dans etmeye çeyrek kala aşamasıdır. Aşkı severiz illa ki bu aşamada. E halinden İ haline dönüşmüştür çünkü. Daha yüreği dağlamaya başlamamıştır çünkü  aşkın i hali. Methiyeler düzeriz, şiirler yazarız, okuruz, dinleriz şarkıların en i halini. Her şarkı aşkın bu halini anlatmaya meyillidir çünkü. Daha zıkkım olmamış aşkın en güzel hallerinden ikincisidir e halinden sonra i hali… En sevilen halidir aşkın bugelindiinde. İlerledikçe önceki halleri özlenecektir çünkü. Tam ortasındayız fırtınadan önceki sessizliğin, yaşanmamış yaşanmışlığın ve dokunulmamış sevdaların arasında. Sonrası mı? İşte fırtına kopar, sesler yükselir, yaşanmışlıklar boka dönüşür, dokunmalar yakar sonraki hallerinde ve durumlarında aşkın.

Ve aşkın DE hali. En içinde bulunulan haldir bu işte. İçinDEsinizdir çünkü. Cayır cayır yakan, kıça girmiş bir demirin kıçtaki tarafı soğuk, ama tutulacak yeri çok sıcak olan halidir. Tutup çıkarmak istersiniz, çıkartamazsınız, yakar çünkü elinizi aynı o demir gibi aşkın DE hali. Aşkta, aşıkta, en yılışık halindesinizdir şerefsizoğluşerefsiz aşkın. Şarkılardan fal tutma devri bitmiş, şarkılar ona söylenmektedir DE halinde artık. Aşkın bedene olmasa da ruha en sahip halidir bu hal. Tam içindesinizdir çemberin; aşıkların şakşakçılığınızı yaptığı, aşka inanmayanların ise ‚salak aşık‘ diye tanımladığı bir kıvamdasınızdır. Manevi sikilmişliğin (sıkılmışlığın degil, sahiden sikilmişliğin) bir önceki hali. Aşkın E halindeki o sersem (aslen çok manalı ama durum itibarıyla) manasız gülücük, yerini az acılı adananın yaktığı bir can acısına bırakmak üzeredir bu halde.

Yüz dilde ‘seni seviyorum’ desen ne fayda..

Bir dilde adam gibi sevmedikten sonra…

(Turgut Uyar)


Sonuncusu, DEN hali. İşte bu en yürek yaralayıcısıdır aşkın hallerinin. DEN hali, aşktan vazgeçme kıvamıdır çünkü aşkın. Nefret edersiniz DEN halinden aşkın, yani aşkTAN. Fal tutulan şarkılar ayrılık şarkılarıdır bu aşamada. Tiksinirsiniz aşktan bu haldeyken. En kusunç, en tiksinç, en nefret halidir. İstemdışı bir ayrılığın halidir aşkın DEN hali. Aşktan vazgeçme, vazgeçirtme, vazgeçirttirilme halidir en sızılısından. Sızım sızımken, nefret nefrete dönüşülebilecek bir kıvam; kıvamı tutmuş bir kekin yumurtası sıcak su görmüş gibi kesildiği andır. Sonudur, nihayetidir, son durağıdır aşkın. Ayrılığın en isotlusu, ayrılışın en hüzünlüsüdür. Tek taraflıdır çünkü. Oysa ki çift taraflı olsa, ismin ve aşkın dilbilgisinin sadece 4 hali olacaktır. Nefret etmek isteyip edemediğiniz, ayrılmak isteyip ayrılamadığınız, siktir çekmek isteyip çekemediğiniz ama bir yanınız yalın halini özlerken, e haline dönmek istediğiniz bir aşamadasınızdır. Aşkın hallerinin geçişi tek yönlü bir geçiştir, bir önceki hale dönüş yoktur çünkü. Hani şu cep telefonu oyununda tavşan havuçları toplarken geçtiği karelerde bir mayın çıkar da geri dönme şansı yoktur ya, işte öyle bir şey. Geri dönünce o mayına basar ve bir ‘can’ı gider. E tavşan bu, alt tarafı bir bilgisayar oyunu, 3-5 canı vardır, bir daha başlar toplamaya havuçlarını. En fazla Game Over olur, baştan başlar salak tavşan aşklarını, pardon havuçlarını toplamaya, dimi? Biz de insanız çok şükür, kedi değiliz ki 9 canımız olsun da baştan başa bir daha yaşayalım aşkın 5 halini? Can bir kere kırılır, one way ticket kesilmiştir, geri dönüşü artık yoktur. Uçaktaki kanlı gözyaşları ise bedelidir aşkın DEN halinin, o vazgeçiş zorunluluğunun en guvenlisinden. Aşkı bu DEN halinde, taze toprağı kazıp, aşk denen zıkkımı diri diri bir mezara sokmak suretiyle öldürmek, sonra da sıcaktan kuruyan toprağı sulayarak taze tutmak, kurumuş yabani otları temizleyerek canlandırmak, ve arada eşeleyerek aşkın o mezardan çıkıp geleceğine umutlanmak halidir bu olmayacağını bile bile. Velhasıl, aşkın en gömülmüş halidir DEN hali. Vazgeçmek zorunda bırakılmış, ayrılığın geçmişinizi geleceğinizi bellediği, yokluğunun da uykularınızdan gözyaşıyla uyandırdığı aşaması. DEN hali, en acılı hali, en sakat, güvensiz, nostaljik ama en umutsuz hali aşkın…

 

Sanırım hayal kurarken malzemeden çalıyoruz, çünkü sürekli yıkılıyor (J. Christophe)

Ve sen… Aşkın her haline sığan ve her halinden taşan kocaman yürek… Her anımda yanımda, her nefesimin şahidi ama bundan bir o kadar habersiz sen! Kimi zaman ta uzaklardan sana seslenirken ben, sen nerelerde neler yapmaktasın bensiz, bence ise bir o kadar benle… Yüzünü ender de olsa aydınlatan, ama herdaim sana  yakışan o gülüşün yüzüne çakılı kalsın hep, yaşan(amay)anlara, yaşatılanlara inat…Ben bu uzaklarda sensizken, sen sence bensiz ve bazen de benden habersizken, ben inadına yaşamaya çalışıyorum, haberin var mı? Yok, olmayacak, oldurtmayacağım elbet, böylesi en güzeli. Bildiğim herşeyi bildiğinden adım gibi eminim, ve hatta sen bunu da biliyorsun zaten. Ve elbette ki dile getirmeyeceğim ben bunları sana, aşkımın her haline inat her ne kadar dile kolay, yüreğe zor ise de…

Şubat 2011

Gurbet Kuşu’ndan Nâmeler – Girizgâh

Standard

Girizgâh

Yeni bir ülke bulamazsın,
başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir (1)

Siz hiç bir gurbet kuşundan mektup aldınız mı? Alamancılar olarak adlandırdığımız memleket hasretinin sembolleştirilmiş karakterleri dışında hiç memleketini özleyen bir dostunuz oldu mu? Olduysa da hiç size içini döktü mü?

Sene 2000, aylardan Aralık. Gurbet kuşumuzun elinde iki iş sözleşmesi, ikisi de ‚yurtdışı’ndan. Birine akıl yatmayacak gibi değil. Hayallerinin işi, hayallerinin ülkesi ve nihayetinde hayallerinin şehri. Yıllardır yaşamayı hayal ettiği, orada yaşamaktan ve her metrekaresini adımlamaktan keyf alacağı şehirden bahsediyoruz… Herşey hazır; kalacak yer, güzel bir maaş ve ömür boyu Paris sokaklarını arşınlama özgürlüğü… Daha ne isteyebilir ki insan? Hem dilini, hem metroda yönlerini bildiği ve çok da sevdiği şehirde yaşamak, yaşlanmak… Rüya gibi… Her rüyanın da bir sonu vardır, olmalıdır da eğer rüya, rüya olarak kalmaya mahkümse. Aralığın o son günü bir aile meclisinde niyetini bir anlık cahil cürretiyle açık edince sevgili gurbet kuşu, bir tarafta fırtınalar koparken, öbür taraf tuhaf bir biçimde sessizdi. Hayra alamet değildi bu sessizlik, bildikti, öğrenilmişti artık. Kısa ve öz konuşma şu şekilde gelişti:

– Niye gitmek istiyorsun? Rahat mı batıyor? Neyin eksik?
– Ya ben bu ülkede ölmek istemiyorum!
– Niye? Paris’te mezarına kuşlar sıçmayacak mı?
– …

Ve akabinde, büyüklerin ‚Peki, istediğin gibi yap AMA….‘ lı klasik cümlelerinin benzeri ama mantıken tam tersi bir cümle kuruldu. Hani gönül isterdi ki, aile büyüğü, kocaman adam kalkıp desin ki: ‚Git AMA ilerde ….‘ ve müthiş öngörüsü ve hayat tecrübesiyle tüm olumsuzlukları sayip, bu bahanelerle gurbet kuşumuzu daha da kamçılasın gitme konusunda. Ama yapmadı. Hatta tam aksini yaptı müthiş yaratıcı zekasıyla. Yurt dışında yalnız yaşamanın sonsuz zorluklarını uzun uzun sayıp sıraladıktan sonra, bilinç açılmaya yüz tuttuğunda son sözleri: ‚AMA istiyorsan, istediğin bu ve illa ki gideceksen git, engel olmam‘ oldu. Kendi değil ama beklendiği gibi sözleri engel oldu gurbet kuşumuza… Ve ‚sanırsam bu memlekette öleceğim‘ diye endişelenmeye başladı…

Ne demişler? İnsan olanın yüreği temiz olsun. Bu konuşmadan, çok değil iki ay sonra gurbet kuşuna, hayallerindeki şehirde yaşamak olamasa da, kabusu olmaya aday şehirde yaşamanın, yaşlanmanın kapıları açıldı hiç umulmadık bir şekilde… Ve ‚masal‘ böyle başladı…

Masal başlangıcından bu yana tamı tamına on yıl geçmiş, dile kolay. Şimdilerde ise on yıl öncesinin dertlerini aratır oldu günlük dertler, dermansız yaralar.

* * *

İnsan, okuru aynı konudan bıktıracak endişesine rağmen, temcit pilavı misali koyup koyup yerken konuyu önüne, elinde kalan tek silahı kalem olunca yazmaktan başka şey gelmiyo işte o elden. Bıktırıncaya kadar hasret, bıktırıncaya kadar özlem, bıktırıncıya kadar deniz ve yürek çarpıntısı, bir o kadar da çırpıntısı…

Hayatının her anını, her güzel anısını, hatta en güzel anısını denizle süsleyen bir yengece elbette ki zor gelir başlarda ‚denizsiz‘ yaşamak. Ama, havasına, suyuna, taşına toprağına bin can feda bir tek dostuna olmaya aday ‚yeni‘ memleketin de ne kadar yaşanası bir yer olduğu, bir bok varmış gibi dillere destan olmuştur. E dile kolay, Avrupa’nın, hatta dünyanın en medeni memleketi orası. Kardeşim, madem en medeni memleketi seçeceksin, niye en denizsizini seçersin ki? Onlarca deniz kenarı dururken, niçin göllerine deniz süsü verilen bir memleket en medenisi olur? Öbürlerinin suyu mu çıktı? Sudan çıkmış yengecinkini andıran hayat hikayesinin sonu da yengecinkine mi benzemeli gurbet kuşunun?

* * *

Memleketini Özleyen Yengeç (2)

Acıyı dağlara vermişler, dağlar taşıyamamış.
İnsana vermişler, katlanmış…
Acıya da, kedere de…

Her ziyaretinde bizimkilerin memleketinden söz açılır, eski anılar anlatılır ve o da mutlaka memleket ziyaretlerinden birinde yaşanmış olaylar anlatırdı. Bunlardan hiçbiri olmazsa bile, yeni ve ilginç bir buluntu günün konusu olur, konu da bir açıldı mı gizli acılar ve gün yüzü görmemiş acı tatlı hikayeler birbirini kovalardı.

Bu sefer de konu bir yengeçti; daha doğrusu, son ziyaretinde bizim memleketimizden getirdiği bir yengeçten bahsetmeye başlamıştı.

Bir yengecin hikayesi… Ne kadar basit ve sıradan, çekici olmayan bir konu öyle değil mi? Ne var ki bu konu hakkında yarım saattenfazla konuştuk, hikaye bittiğinde ise uzun süre sessiz kaldık. Hikayeyi size de anlatayım. Çoğunuz bizim memlekette doğmuş olmasanız da, sonuçta hepinizin, dayımın hikayesindeki yengeç gibi bir memleketi vardır. Hikayeyi anlatayım ve bakalım siz memleketini özleyen yengecin hikayesi bittikten sonra hemen yeni bir konuya geçebilecek misiniz?

‚Bir zamanlar bize ait olan meyve bahçelerinden geçiyordum…‘

Hikayesine böyle başlamıştı dayım, o gün.

‚Hayal meyal, sisler ardından hatırlıyorum, ancak hiçbir zaman unutmadım. Şimdi ne babamın diktiği ağaçlar, ne atalarımızın diktiği geniş gövdeli ceviz ağacı, ne de sık gövdeli fındık ağaçları var tabii. Ama –hatırlıyorum- o topraklardan bir su geçerdi ve bugüne kadar hep aynı berraklıkta kaldı ve nereye gidersem gideyim, hangi sulara kulak verirsem vereyim, kulaklarımdan hiç eksilmeyen o aynı tatlı şırıltıyla akmaya devam etti. İşte şu son ziyaretimde de akıyordu; ama sanki öksüz ve sahipsiz kalmış gibiydi.

Suyun yukarısına doğru yürüdüm. Kıyıdaki çakılların üzerinde güneşin ılık ışınlarını korkusuzca ve telaşsızca, doğanın temiz ve güzel ıssızlığında içen ve bundan sarhoş olacak kadar memnun görünen bir yengeç gördüm. Oldukça yaklaştım ona, o ise karnı güneşe dönük halde, sıcacık çakılların üzerinde yatmaya devam ediyordu. Memleketin suyunu içmiş, havasını solumuş canlı bir anı olarak onu yakalayıp buraya getirmek geldi aklıma. Her seferinde bir şeyler getiriyordum zaten. Bir avuç toprak, birkaç meyve, çeşit çeşit taşlar, hatta bir seferinde memleketin mahsulüdür diye babanın mezarına koymak için çiçekler getirmiştim; ama hiç canlı bir şey getirmemiştim. O yüzden bu defa Bardizag’tan(3) canlı bir hatıra olsun diye yengeci alıp getirmek istedim. Yengeçler birkaç saat susuz yaşayabilirler…‘

Bir süre dalgın boşluğa baktı, sonra devam etti.

‚Bir kutuya koyup eve getirdim. Evde genişçe bir kaba aktardım, temiz su doldurdum, yemek olarak da ekmek kırıntısı ve et parçacıkları koydum. İstediği kadar yesin dedim. Bizim ‚hemşeri‘ dağ başında daha iyisini mi buluyordu sanki?

Ertesi sabah baktığımda ekmeklerin ve et parçacıklarının olduğu gibi durduğunu gördüm. Kendisi de kabın kenarına asılmış duruyor! Elinden gelse dışarı çıkacak, başını alıp gidecek!…

Şu yaramazın yaptığına bak, dedim kendi kendime. Avuç dolusu yemek verdim, aklı hala kaçmakta… Ancak bizim ‚hemşeri’nin ekmeği ve eti sevmemiş olabileceğini düşündüm ve o gün çarşıdan balık aldım, eve getirip ayıkladım, ufaladım, ‚ye şimdi yiyebildiğin kadar‘ dedim. ‚Al sana taze balık eti! Artık arayan da bulamıyor, çatlayana kadar ye!‘

Ertesi sabah ilk işim yanına gitmek oldu. Baktım, balıklar da ekmek ve et gibi aynen duruyor ve yengeç de kabın kenarına yapışmış durumda, devamlı kaçma çabasında…

Herhalde balık etini de sevmedi diye düşündüm ve aynı gün gidip karides aldım, eve getirip temizledim ve bu müşkülpesent yengeci memnun etmek için başka bir çaba göstermeye karar verdim. Nasıl olsa bütün gün yiyecek başka birşey bulamayınca yemek zorunda kalacağını düşünerek karidesleri kabın içine attım.

Günler geçti ve yengeci görmek için kabın yanına her gittiğimde hayvanı hep delice bir dışarı çıkma ve kaçma telaşı içinde, yiyecekleri ise hiç dokunulmamış halde buldum.

Sonunda bir gün, kabın kenarından oldukça yukarıya tırmanıp orada hareketsiz kalmış olduğunu gördüm. Tam zamanında yetişmiştim; çünkü eğer biraz daha geç kalmış olsam, büyük olasılıkla dışarı çıkıp bir kediye yem olacak veya bir köşede aç susuz kaybolup gidecekti.

Ama tuttuğumda kurtulmaya çalışmadı, hareket de etmedi. Parmaklarımla ayaklarını hareket ettirmek istedim. Gevşek ve hareketsizdiler, yengeç ölmüştü…

Üzgündüm, ancak ne pahasına olursa olsun ondan ayrılmamaya da niyetliydim. Onu alıp alkol dolu bir kavanoza koydum, ağzını da kapattım. Şimdi ne zaman bakacak olsam, canlıymış gibi geliyor; ama kavanozda öylece hareketsiz duruyor. Ne kaçmaya çabalıyor, ne de yiyecek birşeyler bulamaya…‘

Dayım memleketini özleyen yengecin hikayesini bitirmişti. Bir süre hepimiz sessiz kaldık, sonra –sadece annem- uzun uzun iç geçirip sessizliği bozdu.

‚Acıyı dağlara vermişler, dağlar taşıyamamış. İnsana vermişler, katlanmış… acıya da, kedere de…‘

Hayvan, toprağının, doğum yerinin özlemine dayanamamıştı. Zavallı, ne yapabilirdi. İnsan değildi ki…

Menk Anunı ‚Hay Dzağig‘ Tırink

(1) Konstantin Kavafis – Şehir şiirinden.
(2) Yervant Gobelyan’ın Aras Yayıncılık’tan çıkan, ‚Memleketini Özleyen Yengeç‘  isimli kitabının aynı isimli ilk hikayesi. (Bkz: http://www.arasyayincilik.com/store/Getron_viewItem.asp?idProduct=72)
(3) İzmit’in 20km. Kadar güneybatısında, günümüzde Bahçecik. Yüzyıl başında Ermeni yoğun bir yerleşmeydi. Nersesyan-Şuşanyan okulunda bin dolayında öğrencisi, çeşitli dergileri, tiyatro temsilleriyle kültürel bakımdan gelişmiş bir merkezdi.