Monthly Archives: January 2012

“Türkiye’de Ermeni olmak depremi beklemek gibi”

Standard


Agos’un İmtiyaz Sahibi ve Ermeni tarihi araştırmacısı Sarkis Seropyan’a göre Hrant Dink’in öldürülmesi Abdülhamit döneminden bu yana Ermenilere yönelik her 10 yılda bir yapılan operasyonlardan biri..

Tehcir sırasında yedi yaşında olan annesi, Sarkis Seropyan’a çocukluğunda masallar yerine Ermenilerin yaşadıkları vahşeti anlatmış hep. Daha çocukluk dönemi bitmeden Seropyan, yoksulluk nedeniyle ortaokuldan sonra bir buzdolapçının yanında çalışmaya başladı. Anneannesi ve annesiyle Tarlabaşı’nda tek odalı bir evde yaşıyorlardı. Askere gitmeden hemen önce gayrimüslimlere yönelik yağma hareketi olan 6-7 Eylül Olayları patlak verdi. Dönüşünde kendi işini açtı, ama en büyük tutkusu kitaplardı. Sürekli Ermeniceden Türkçeye çeviriler yapıyor, Ermeni gazetelere yazılar yazıyordu. Yıllar sonra Hrant Dink’le yolları kesişti; sonra, 1995 yılında, tam 60 yaşında gazeteciliğe başladı. Hrant Dink’le birlikte hakkında 301. maddeden dava açıldı. Adliye koridorlarındaki saldırılardan o da payını aldı. Bu davadan yargılanması hâlâ sürüyor. Hayatı Türkiye’deki Ermenilerin yaşadıklarının özeti olan Sarkis Seropyan’a göre her 10 yılda bir Ermenilere sopa gösteriliyor. Ancak Seropyan’ı umutlandıran gelişmeler de yok değil: “Hrant’ın cenazesine binlerce kişinin katılması bize ilk defa umut verdi.”

– 1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül Olayları’nda İstanbul’da mıydınız?
– Yalova’daydım. Sabah erken dönecektik İstanbul’a, hiçbir şeyden habersiz. Üç arkadaş, sabah 06.00’da yola çıktık. Büyükada’ya geldiğimizde denizde kayıklar gibi yüzen masa ve sandalyeler gördüm. İskele civarındaki bütün kahvelerin, lokantaların malzemeleri denizdeydi. Önce masa ve sandalyelerin çatlaklıklarının gitmesi için suya bırakıldığını düşündüm. Sonra gemideki çalışanlar anlattı: “Ya sizin haberiniz yok mu, Atatürk’ün evine bomba koydular.” Belli kişilerin, gayet organize bir şekilde insanları galeyana getirip İstanbul’u yerle bir ettiklerini orada öğrendim. Yıllar sonra da bunun düzenlenmiş, programlanmış bir eylem olduğunu öğrendik.

– O sırada kaç yaşındaydınız?
– Askere gidecektim, 20 yaşındaydım. Askere gitmeden önce arkadaşlarla son gezilerimizi yapıyorduk. Olayı öğrendikten sonra ilk olarak evimi merak ediyordum. Annem ve anneannem vardı evde bakmakla zorunlu olduğum. O zaman iskelelerin çoğu köprülerin üzerindeydi. Ada gemileri tam Galata Köprüsü’nün ortasına yanaşırdı. İndiğimizde köprüden araç geçmiyordu. Köprünün üzeri kumaşlarla kaplanmıştı. Kumaşların üzerine de yiyecekler, başka şeyler dökmüşler. Bunların üzerinden yürüyerek Karaköy’e oradan da Şişhane’ye kadar yürüdük. Ondan sonra bir tramvaya asıldık. Evin durumunu tespit ettikten sonra çalıştığım dükkâna gittim.

– 6-7 Eylül’de evinize zarar vermemişler miydi?
– Hayır. Çünkü Tarlabaşı’nda ara sokakların birinde tek bir odada yaşıyorduk. Ev sahibimiz Rüştü Bey, Kıbrıslı bir Türk’tü. İki gözü görmeyen bir adamdı. Eşi Ermeniydi. O evde her odada bir kiracı otururdu. Sinema artisti Muhterem Nur da karşımızdaki odada kalıyordu. Olaylar başlayınca Kıbrıslı Rüştü Bey, elinde bastonuyla evin kapısının önüne koyduğu sandalyeye oturuyor. Yağmaya gelenlere de “Ben Kıbrıslıyım, bu evde Rum yok, gidin,” diye bağırıyor. Gerçekten de evde Rum yoktu ama Ermeni vardı.

 

– Vahşetin görünen sebebi Kıbrıs’tı. Ermenilere göre asıl neden neydi?
– Operasyonların başlangıcı Abdülhamit’e kadar gidiyor. Ermenilerin bir inancı vardır: “Türkiye’de yaşıyorsan 10 senede bir sopayı yiyeceksin kafana.” Bu artık bir atasözü oldu. Gerçekten de, 10 senede bir Ermenilere ya da genelde gayrimüslimlere yönelik bir operasyon olmuştur. Aklıma gelenleri sayarsam; 20 Kura Askerlik, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları… 20 Kura Askerlik’te amaç 20’den 40 yaşına kadar olan gayrimüslim erkekleri askere almaktı. Şaheser bir fikirdi! İsmet Paşa’nın o dokuz tilkinin dolaştığı beyninden çıkmış bir şaheserdi! Varlık Vergisi için de bugün “Türk ekonomisini kalkındırmak için gerekliydi,” diyenler bile oluyor. 6-7 Eylül Olayları’nı planlayan ise Ermenilerin çok güvendikleri ve inandıkları Demokrat Parti’ydi. Bu ülkede Ermeniler CHP’ye oy vermezlerdi. Bülent Ecevit’e kadar. Çünkü CHP’nin başında İsmet İnönü vardı ve İnönü, Ermeni düşmanı olduğunu defalarca ifade etmişti. CHP de, sol parti diye ortaya çıkınca Ermeniler de oy verdi. Ermeniler, İsmet Paşa’ya karşı Demokrat Parti’ye kurtarıcı olarak sarıldılar. Ama onların da ilk icraatı 6-7 Eylül Olayları’nı gerçekleştirerek bazı kesimleri zenginleştirmek oydu.

– Belli aralıklarla azınlıklara yönelik olayların veya operasyonların gerçekleştirilmesi Ermenileri nasıl etkiliyor?
– Durumu iyi olanlar göç ettiler. Yurtdışında kendine yeni bir hayat sağlayamayacak olanlar ise burada kaldılar. Bakın, zaman zaman bazılarımız yurtdışına göç edebilecek durumda olsak bile gitmiyoruz. Doğduğumuz toprakları sevdiğimiz için kalıyoruz. Hrant Dink yüz kere gidebilirdi. Gitmedi ama ona tahammül edemediler ve öldürdüler. Hep aynı zihniyet: “Yine bunların sesi çıkmaya başladı. Bir tokat atmak lazım.” Hrant Dink’ten sonra insanlar gitmeyi düşünmedi değil. Gidenler de oldu. Yine de gidecek. Her operasyondan sonra Ermeniler, “10 sene geçti, operasyonu yedik. Bir on sene daha rahatız, bu arada yavaş yavaş gideriz,” diye düşünürler. Ama zamanla unuturlar, gitmezler. Yeni operasyon olunca da “Gidecektik, nasıl unuttuk,” derler. Yani deprem gibi. Şimdi ise yavaş yavaş bir şeylerin düzeleceğine inananlar çoğaldı.

– Ne değişti ki?
– Hrant’ın ölümünden sonra bu kadar insanın, kalkıp bizimle birlikte yürümesi çok önemliydi. İnsanlarda demokrasinin yerleşeceğine dair umut belirdi. Ermeniler ilk kez umutlu. Gençler güzel şeyler düşünüyor. Türkiye’nin geleceğini birlikte inşa etmek istiyorlar.

– Ermeniler son seçimde kime oy verdi?
– MHP’nin tavrı zaten belli. CHP’nin sol parti olmadığı ortada. Demokrat Parti’ye oy verenler oldu. Ama Ermeniler genelde AKP’yi tercih etti. Çünkü gidecek başka parti yoktu. AKP’nin dindarlığı bizi pek etkilemiyor. Ayrıca AKP’nin, Türkiye’yi İran yapacağına inanmıyorum. Hatta bana göre bunu söyleyenler ayıp ediyorlar. Bu belden aşağı vurmaktır. Bunun dışında tabii ki Baskın Oran’a oy verdik. Çünkü azınlık mensubu olmadığı halde azınlıkların haklarını korumayı kendisine şiar edinmiş bir insan.

Yayın tarihi: 16 Eylül 2007, Pazar, Sabah Gazetesi Eki
http://www.sabah.com.tr/2007/09/16/pz/haber,FF54CC098C6C4F3C8AFADA2527B05E6D.html

 

Sarkis’in anlatmadığı göç ‘masal’ı

Standard

Sarkis’in anlatmadığı göç ‘masal’ı

Celal BAŞLANGIÇ

17 Mayis 2004

Demokratik Türkiye Girişimi’nin düzenlediği ‘Ermeni Masalı’ gecesinde anlatıcı Sarkis Seropyan’dı. Ermeni mitolojisinden Ermeni masallarına uzanan anlatımında değinmediği bir ‘masal’ vardı Seropyan’ın, daha doğrusu ‘yaşanmış bir acı gerçek’

 

Fazilet ve alçakgönüllülük anası, üreme ve bereketli sular tanrıçası Anahit’i anlatıyordu. Ardından Ermenilerin fırtına, yağmur, bulut, ateş, güç ve zafer tanrısı Vahakn’a geçiyordu. Sırada Ermenilerin en eski tanrılarından Ara ile Asur Kraliçesi Flamiram’ın yani Semiramis‘in öyküsü vardı. Elçileriyle mektup göndermişti Flamiram, “Sana hitap ediyorum ey yakışıklı Ara. Sen benim eşim olup Ninova’ya ve benim dünyama hükmetmeyi reddettin, kalbin Ararat’ın ebedi buzlarından daha sert” diyor ve “Geri dön” diye çağırıyordu Ara’yı. Elçilere “Ninova’ya dön ve dünyaya hükmeden güneşine buzlarımın ancak kabuğum olduğunu, bu kabuğun içinde ise iki aşkın alevlerinin yükseldiğini anlat” diyordu Ara. Bu iki aşktan ilkinin vatanına, ülkesinin dağlarına, nehirlerine ve ağaçlarına; ikincisinin ise eşi Nuart‘a karşı olan sevgisi olduğunu anlattıktan sonra kesin bir tümceyle bitiriyordu mektubunu:

Ölümsüzlük önersen bile, ben Nuart’ımı alçaltmam.”

Böylece uzayıp gidiyordu Sarkis Seropyan’ın peş peşe dizdiği masallar Beyoğlu’ndaki Tiyatro Seyr-i Mesel Sanat Atölyesi’nde. Demokratik Türkiye Girişimi ‘halkların kardeşliğinin izlerini sürmek, bir halkın varlığının nasıl diğerlerinin varlığıyla iç içe olduğunu göstermek, farklılıkların aynılığını sergilemek için yola düşülecekse en iyi yol bütün bu halkların masallarının izlerini sürmektir’ diyerek ‘Masalların Düğünü’ adı altında bir dizi etkinlik düzenlemişti. İlk etkinlik ‘Kurmançi Masal’dı. İkinci etkinlik ise ‘Ermeni Masalı’ydı ve anlatıcı Agos gazetesinden Sarkis Seropyan’dı.


Bir yol hikâyesi

“Bana masal anlatılmadı” diye başladı Seropyan, “Bana anlatılan masal, tehcirde Karadeniz sahilinde başlayan, Eğin’de süren ve Malatya’da bir yetimhanede noktalanan bir yol hikâyesiydi. Annemin, anneannemin, teyzelerimin ve dayımın geçtiği yoldan bahsediyorum. Hep bunu anlattılar bana. Gece uyumam için ninni yerine bunu anlatırdı annem, anneannem. Sonra başka bir ülkede dayımı buldum. O da aynı masalı anlattı bana. Bu masalı size anlatmak istemiyorum, sizi üzmek istemiyorum. Çünkü gerçekten ağır bir masal.”

Seropyan’ın o akşam anlatmadığı masal 1900’lü yılların başında Gümüşhane’de başlıyordu. Anne dedesi Paranok Avadisyan askeri doktormuş. İstanbul eşrafından bir adamın Hasköylü kızıymış anneannesi Zaruhi. Küçükken Rum okuluna gitmiş. Bu yüzden Gümüşhane eşrafı geceleri doktor Avadisyan’ın evinde toplandıklarında karıkoca aralarında Rumca konuşurlarmış; “Çayı demledin mi, kahve ikram ediyor musun” gibisinden.

1899’da evlenmiş Paranok ile Zaruhi. 1900’de Sarkis’in dayısı Bağdik doğmuş. 1908’de de annesi Nuart-Roza. Sonra küçük teyzeleri… 1915’te ‘tehcir’e başlarken Mutasarrıfın emriyle öldürülür doktor Paranok. Sarkis’in anneannesi Zaruhi, bir erkek, iki kız çocuğu ile birlikte sürgüne gönderilir.

Ermeni kafilesi Eğin üzerinden Suriye’ye doğru yola çıkarken Zaruhi en küçük kızını da komşuları ‘başefendi’ye bırakır.

Hayat kurtaran şaka

Kafile Eğin’e geldiğinde karakolda görevli polisler Zaruhi’nin Rumca konuştuğunu duyunca “Siz Rumsunuz. Bunu kanıtlayın, sürgünden kurtulun” derler. Bir telgraf çekilir Gümüşhane’ye. “Doktor Paranok Avadisyan’ın ailesinin Rum olduğunun işarı” diye. Ancak cevap gelmez. Bu arada birlikte geldikleri kafile yola devam eder. Yalnızca Avadisyan ailesi kalır Eğin’de. Yani bugünkü Erzincan’ın Kemaliyesinde, Bu kez iki katı para ödenerek ‘cevaplı telgraf’ çekilir. Cevap ‘Evet Rum’dur’ diye gelir. Aslında karıkoca aralarında Rumca konuşurken doktorun evinde toplanan Gümüşhane eşrafının “Eşiniz Rum mu” sorusuna doktor Paranok’un şaka olsun diye verdiği ‘Evet’ yanıtı kurtarmıştır hayatlarını. Bir yıl kadar Eğin’de ağaçların arasında yaşarlar. Terk edilmiş evlerde buldukları yiyeceklerle karınlarını doyururlar.

Aile sonunda Malatya’daki Amerikan Yetimhanesi’ne yerleştirilir.

“Anneannem öğretmenlik yapmış orada. Annem daha küçük, yedi yaşında. Aile yetimhaneye yerleşince o sıralar 16 yaşında olan dayısı Bağdik ‘Beni almazlar’ diye ayrılmış yanlarından. Zaten annesinin ve kardeşlerinin de son görüşü bu olmuş. Annem yetimhanede protestan eğitimi almış. Ölene kadar da bu nedenle hep gece gözlerini kapatarak dua etti. Kendi evlatları yetmezmiş gibi Gürün tarafından gelen kafilede bütün ailesini yitiren bir kız da gelip anneanneme ‘Kimsem yok, ben senin kızın olayım. Çocuklarına bakarım’ demiş. Yola çıkarken en küçük çocuğunu komşuları ‘başefendi’ye bırakan anneannem de kabul etmiş bunu. Sonra İstanbul’a dönerlerken 1918’de Sivas’ta bir Ermeni usta ile evlendirmişler ‘sonradan olan’ teyzemi. O teyzem bana gerçek teyzelik yapmıştır. O ve çocukları öz akrabalarım gibi kalmıştır. O teyzem birkaç yıl önce Fransa’da öldü. Anneannem ile annem İstanbul’a döndükten sonra Mahmutpaşa’da trikotaj atölyelerinde çalışıyor anneannem.”

Öykünün burasında bir soluk alıyor Seropyan. “Anneannem hayatında kimseye beddua etmemiştir” diyor, “Bir tek kocasını ölüme gönderen mutasarrufa beddua etti. O adam da Cumhuriyet’in ilanından sonra İstiklal Mahkemesi’nde idama mahkûm edildi ve Beyazıt Meydanı’nda asıldı.”

Bulunamayan teyze

İstanbul Radyosu’nun kurulmasından sonra çok aramışlar, techcire giderken koşuları ‘başefendi’ye verdikleri küçük teyzelerini. ‘Başefendi’nin adıyla radyodan sürekli anons ettirmişler ama bulamamışlar.

Malatya’da yetimhanede ailenin yanından ayrılan dayısı Bağdik’in öyküsüne gelince…
“Dayım açıkgöz bir adam. Kaçak göçek, asker kıyafetleriyle Trabzon’a kadar gidiyor. Gemiye binip İstanbul’a kaçıyor. Zengin olan anneanesiyle dedesini bulacak. Ancak onlar bir süre önce ölmüşler. Köprü altında yatıyor. Sonra İstanbul’u işgal eden İngilizin yanında iş buluyor. Deniz motorunda çımacılıktan kaptanlığa kadar yükseliyor. Hatta Kurtuluş Savaşı’na katılmak isteyen Çerkez Ethem’i tekneyle İstanbul’dan Anadolu’ya kaçırıyor. İşgal orduları çekilirken ‘Sen de bizimle gel, yoksa başın belaya girer’ diyor İngilizler. O da Yunanistan’a gidiyor. Yani 25 yaşından sonra yeni bir hayat kuruyor kendisine Yunanistan’da. Hatta bu arada Yunanistan’a kaçan Çerkez Ethem gidip buluyor dayımı. Oturup konuşuyorlar.”

Bağdik, önce Anadolu’da, sonra da Yunanistan’da kendine iki ayrı yaşam kurduktan sonra bir üçüncüsünü daha gerçekleştirir.

Yunanistan’da işleri iyiymiş Bağdik’in. Kamyonları falan var. 1946’da Ermenistan nüfusunu artırmak için sınırlarını açınca satmış bütün malını mülkünü. Altına çevirmiş. O altınları da bir borudan yaptığı asasının içine doldurmuş. Ver elini Ermenistan…

Açlık, sefillik var Ermenistan’da. Her hafta bir altın bozdurup üçüncü bir hayat kuruyor kendisine. Anneannesinin ve annesinin bir daha göremediği dayısı Bağdik’i gidip buluyor Ermenistan’da Seropyan:

“Gidip oturdum karşısına. Bana anlatmasını istedim Eğin’de, Malatya’da yaşanılanları. Anneannemin, annemin anlattıklarını kelimesi kelimesine aynen tekrar etti bana sabaha kadar. Her şey aynen örtüşüyordu. Söz birbirliği yapacak halleri yok. Ama aynı şeyleri, neredeyse aynı kelimelerle anlatıyorlar yaşadıklarına ilişkin. Bu yüzden şimdi bana kimse yaşananların yalan olduğunu iddia etmesin.”

Yoksul bir ailenin çocuğu olarak Seropyan ortaokuldan sonra çalışıyor. Anneannesi ve annesi ile tek göz bir evde yaşıyorlar. Evi hizmetçilik yaparak geçindiriyor anneannesi. Bir buzdolapçının yanında başlıyor işe Seropyan. İşleri geliştikçe Tarlabaşı’ndaki tek oda yoksul evi, iki odalı, daha derli toplu bir konuta dönüşüyor. Sonra kendi işini açıyor Seropyan. Ama bu arada sürekli okuyor. Ermeni gazetelere yazılar yazıyor. Çeviriler yapıyor. 1995’te yani tam 60 yaşından sonra da gazeteciliğe başlıyor.

Başka öyküler de var

Seropyan’ın ‘anlatmadığı’ daha çok öykü var. O geceki ‘Ermeni Masalı’nı, aynı kaynaklardan beslenen farklı etnik kökendeki duyarlı insanların aynı duyguları hissedeceğini örnekleriyle çoğaltıyor Seropyan.

“Bin bir halkın bin bir masalıyla Anadolu’yu, onun bereketini, cömertliğini, zenginliğini anlatalım istedik” diyerek ‘Masalların Düğünü’ etkinliklerini düzenliyor Demokratik Türkiye Girişimi. Amaçları ‘Nasıl bir demokrasi istiyoruz’ sorusunun yanıtını Anadolu ve Mezopotamya halklarının sözlü tarihinin bir unsuru olan masallarda aramak, kültürel farklılıkları, bölen parçalayan değil esasen bu toprakların her bir damarı olarak vazgeçilmezliğini ortaya koymak ve bütün halkların eşit-özgür birliğini  ‘birbirini anlama’ çabası etrafında yorumlama.

Sırada Yezidi, Çerkez, Arap, Laz, Türkmen, Zaza masalları var. Bunların sonrasında da Rum ve Yahudi masalları da olacak. Masallar anlatıldıkça, herkes ‘anlatılmayan masallar’ı da öğreniyor. Aynen Sarkis Seropyan’ın ‘anlatmadığı’ ama çocukluğunda hep ninni yerine dinlediği ‘masal’, daha doğru ‘yaşanmış acı bir gerçek’ gibi. Demek ki masallar birbirlerine değdikçe çoğalıyor!

Kaynak: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=116570

Üfürükten Teyyare (19.04.2008)

Standard

Ufurukten Teyyare

Ne cok olmus yazmayali. Kiytirik ‚havadan sudan’ ve kutlama vs yazilarimi sayma, ne kaldi geriye…

Ne oldu ki bu kadar zamanda? Cok sey. Mahkemeler, hastaliklar, sagliklar, dogum gunleri, yildonumleri, ölümler, dogumlar… Cok da onemli sey olmamis galiba yazasim gelemedigine gore… Aslinda yazamamamin en buyuk sebebi ve etkeni evdeki kalabaligimizin artisi. Firsat olmuyor artik birakin blogu, bilgisayar basina bile gecmek… Cok da ihmal ediyorum herseyi, herkesi. Oyle olmali ki ne telefonum ne de kapim caliyor artik. Ama onlar da beni ihmal ediyor ne yapayim, tek basima coook zor oluyor hersey gun icinde. Aksama da takviye alabilince ancak gunduzden kalan islerimi tamamlayabilip geceyarisini cook gece yatabiliyorum ki sabaha karsi 4 veya 6 gibi ‚acim ben, doyur beni’ ingaaa’siyla kalkabileyim. Yani butun haftam gunde 3-5 saat uykuyla gecince korkunc nallet bir kisilik oldum.

Agirligim cok haneli degerleri bulunca cikolata ve abur cubur miktarini azaltmam icap ediyor. Bir de yaz ‚tatili’mi gerceklestirmek icin de aynisi gerek, malum, torenler, deniz, havuz icin icine girebilecegim kiyafetler lazim…. Ve fillere uygun abiye kiyafet uretilmiyo 😀

Facebook manyakligimdan kurtulamadim. Tum resimlerim, arkadaslarim orda. Belki de ondan biraz bosladim bloglarimi kimbilir. Umarim telafi edebilirim. Belki de artik yazmaya deger seyler yasayamiyorum. Yoksa artik kasarlandim da ‚amaaan benimki de hayat mi, milletin basina gelene bak ben de bortu bocek yazilari yaziyorum’ diye dusunuyorumdur.

Bilmiyorum artik nicin ama yazasim yok. Neredeyse 1 aydir cok icten birsey yazmak istiyorum cok guclu bir onurlu kadina, yazamiyorum. Elime kaleme gitmiyor derler ya, oyle. Icimi dokemiyorum niye bilmiyorum…

Kalemim mi kirildi, icim mi daraldi, yoksa ilham periciklerim beni kaderimle basbasa mi birakti bilmiyorum ama yazamiyorum artik…

Neyse… Birseyler dokulebilince klavyemden yazicam yine umarim…

Kaliniz saglicakla…

19.04.2008

Zadig (23.03.2008)

Standard

Zadig

Kirmizi yumurta, cikolata tavsan, paskalya coregi

Burada daha 12 olmadi saat. Yani hala Pazar. Yani hala Zadig…

Demek ki daha gec kalmadim kutlamaya…

Yilbasi/Noel zamani da ayni duygular icindeydim… Eski gunlere bir ozlem oluyor insanin icinde boyle gunlerde…

Yaslaniyor muyuz ne???

Ozlediklerimi siralayinca coook eskilere gittim…

Hala insanca duygularin varolduguna inanilabilen gunler….

Elimizde yumurta-coreklerle muslumani-hristiyani ayirt edemedigimiz ve kapi kapi dolasip dagittigimiz, karsiliginda baska renklere boyanmis yumurta ve cikolatalara sahip oldugumuz gunler…

Deyim yerindeyse ‚silah zoruyla’ gidilen ‚buyuk’ ziyaretleri (gnkamayr, aile buyukleri) ve kiliseler…

Khtum gecesi yayanin evinde yenilen topigin, midya dolmasinin tadi…

Rahmetli Hayganus Morak’in ‚teped tnem gi dzagi’ diye dalga gectigimiz pirinci bol, sapana tas olarak da kullanilabilecek sertlikteki zeytinyagli yaprak sarmalari…

Yayamin zerdesi…

Eve senede 2 (Zadig-Dznunt) giren pastirmayi gorunce gozleri isil isil olan rahmetli Roza yayamin huzur veren yuzu…

Buyuklerin agir gun dedikleri avak urpat’ta yapilmayan isler listesi…

Avak hinksapti gunu viktorya kumas boyasiyla, kalaylanmis kocaman eski bir bakir tencerede ozene bezene boyanan, sonra da yagli bir bezle parlatilan yumurtalar…

Pastaneci Ercan Abi’nin malzemelerini verdigimiz corekleri orup firininda pisirerek evlere servis yapmasi…

Pazar gunu kilisede karsilasilan o heyecanli kalabalik…

Rahmetli Snork Badriark zamaninda girmeye destur olmayan badriarkarana girip de elini opmem, karsiliginda koro uyelerine verilen yumurtaya ortak olmam ama rahmetlinin ‚aaar ar paytz meg had ar’ demesi (feci yozgatliydi rahmetli, isiklar icinde yatsin)…

En cok sogan kabuguyla boyanmis o kahverengi-turuncu arasi renge burunmus yumurtalar huzunlendirirdi beni… Sanki yumurta boyasi alacak parasi olmayanlar, fakirler soganla boyarlardi yumurtayi… Ne biliyim kucuktum iste oyle gelirdi bana…

Sonra 2001 Zadigi… Yeni tanistigim ‚sozlu’mle ilk, ailemle son Zadig’im…

Daha devam edebilirim, ozlemini duyduklarimi sayfalarca yazabilirim ama burada bir nokta koyayim…

Hersey gibi Zadig de eskiden daha guzeldi.

Bu sene kapidan baktirip kazma kurek yaktiran Mart’a denk gelmesi sonucu burada lapa lapa karli bir zadig yasadik…

Eski gunlere ozlem kendimizde de basgosterdi. Eskiden suslenip puslenip hazirlandigimiz Khtum/Zadig yerini esofmanlarla oturdugumuz bos bir tatil gunune birakti.

Buyukler telefonla, arkadaslar sms/mail/facebook’la kutlanacak bu zadigde de, tipki son yillarda oldugu gibi… Bir de ‚Krisdos haryav i merelots/orhnyal e harutyun Krisdosi’ diyecegiz 2000 yildir ayni seyi dememize ragmen yeni bir mujde verirmis gibi de sevincli olacagiz bu gun de…

Zadig, Gagant, Dznunt olsun, eski gunlere ozleminiz artmasin… Her gelen sene bir oncekini aratmasin…

Renkli yumurtaniz, cikolataniz, coreginiz ve en cok da mutluluk ve umudunuz bol olsun bu Zadig…

Adet yerini bulsun, ben de soyliyim, eksik kalmasin
Krisdos haryav i merelotz
Orhnyal e harutyun krisdosi

23.03.2008

Hayat Arkadasi (11.01.2007)

Standard

Hayat Arkadasi

Insanin beraber yaslanmak icin sectigi ve hayatini ‚sonsuza kadar’ birlestirdigi insana verilen bu ismin altinda hep daha derin bir anlam aramisimdir. Insan cok badireler atlatir hayat arkadasiyla. Once arkadaslik, flort, icabinda ailelere baskaldiri, sonra evlilik, telas, coluk cocuk derken yillar gecer. Cok guzel, cok zor, neseli, huzunlu her turlu zaman gecer beraber. Ve bir gun ‚o gun’ gelir. Insanin hayatini beraber sonlanacagini dusundugu, aksi bir dusunceyi aklina bile getirmedigi o ‚hayat arkadasi’ artik hayatinda yoktur. Tum guzel gunler gecer hep insanin aklindan. Kavgalar, hastaliklar, cekilen acilar, kotu olan hersey unutulmustur. Cemberimde Gul Oya dizisinden hatirliyorum insan sevdigi insandan ayrilirken hep iyi seyler kalirmis aklinda, kotuleri unuturmus. Iste oyle olur sanirim insan hayat arkadasini artik yaninda goremediginde…

Kac gundur kotu ruyalar goruyordum. Hep ailece hayatimizda onemli yeri olan, akrabamiz olmasa da akrabadan yakin insanlarin ölüm haberlerini aldim son 1 senedir. Ozellikle de son 3 tanesi surpriz olmamasina ragmen cok canimi acitti. Biri bana ‘berbat suleyman, erkek fatma’ adlarini takan Kirkor Amca. Arno dogdugu zamanlarda birgun isine giderken yolda vefat etmis. Babam geldiginde kotu haberini getirdi. Yillardir gormuyordum. Dugunume de gelememisti. Yillarini yasli annesiyle gecirmis, o öldükten sonra da tamamen icine kapanip herkesten soyutlamisti kendini. 70li yaslari yeni geride birakmisti. Son son babamlarla bir arkadas toplantisinda ‘bunu daha SIK yapalim, birdahaki sefere yine burda toplanalim ama aramizda eksik olmasin insallah’ demis basina gelecekleri hesaplamis gibi. Birkac gun sonra kotu haberi gelmis….

Ardindan sevgili Hagop Ayvaz. Arno’nun vaftizi icin Istanbul’dayken artik iyi olmadigini, yatakta, hicbirsey yemeden yattigini soylediler. Gidip gormek, Arno’yu goturmek istedim. Es dost ‘gitme, sen onu eskisi gibi hatirla’ dediler. Kendi torunlari ziyaretine gittiginde surekli uyuyormus. Ben de gitmedim. Taa ki son gun gelip annemin ‘ben gittim gayet de iyiydi, seni sordu’ dedigi ana kadar aklima hic kotu birsey gelmemisti. Sonra kotu bir his kapladi icimi. Ama maalesef ucak saatimiz gelmisti ve gercekten vakit kalmamisti. Biz dondukten 2 hafta sonra kaybetmisiz sevgili Hagop Ayvaz’i. Kendine yakisir bir cenaze toreniyle kendine yakisicak, yillar once hazirlattigi tiyatro sahnesi seklindeki mezarina gomulmus. Bu olaydan sonra gunlerce uyuyamadim vicdan azabindan. Son gorevimi yerine getirmemistim….

Gecen gun de annemin arkadasinin 99luk annesinin ölüm haberini aldim…

Biliyorum, hepsi de yasli, hepsi de bu hayattaki gunlerini doldurmus insanlar. Ama yine de ölümün iyisi yoktur iste. Tum bu insanlari niye anlattim… Onceki Cuma kotu bir ruya gordum. Once Kirkor Amcayi gordum, hayattaydi, Yesilkoy’deki evinin onunde. Ama benle konusmuyordu. Sonra Hagop Ayvaz’in doktoruyla (sanirim bir eczaciydi) tartisiyordum. Oysa ki doktorunu taniyorum, rahmetli Roza Yaya’min da doktoru, ama ruyamdaki o degildi. Megerse yapilan tetkiklerde yanlis teshis ve yanlis ilac kullanimi sonucu ölmüs Hagop Ayvaz ruyamda. Uzun uzun aglaya aglaya doktorla tartisiyorum ruyamda. ‚Ben bile bu halimle anlardim durumu siz doktor olarak nasil teshis koyamiyorsunuz o kadar egitiminizle’ diyorum doktora… Sonra da Marlen’in mamasi geldi ruyama… Daha sonra ruyam kabusa donustu. Babami gordum, sonra da kapali biryerde vucudunun sag yarisi olmayan uyusturucu bagimlisi bir genc o haliyle beni öldürmeye calisiyordu…

Cok kotu uyandim ertesi gun, cumartesiydi. Icimde tarifsiz bir SIKINTI, aciklayamadigim bir uzuntu kaplamisti. Taa ki o uzerinden 2 gun gecene kadar anlayamadim bunun sebebini. Tum mumkun yaslilari arastirdim, cok sukur ölen yoktu! Taa ki….

Pazartesi aksamustu ise gitmeden once Alia’nin annesiyle konusuyordum. ‚Haberin var mi?’ dedi. Sirtimdan assagi kaynar su akti sanki… Korkarak sordum ‚neyden haberim var mi?’ diye. Yan komsum.. Ispanyol yasli bir cift. 5 yildir komsuyuz ama Arno dogdugundan beri konusmaya basladik. O zamana kadar cok SIK gormezdim calistigim icin. 5 torunlari varmis. Kadin 75 kocasi da 70 yasindaymis. Kadin her sabah kocamin ise gittigi saatte cikar kizina gider. Tornuna bakmak icin. Hafta ici her gun yapar bunu. Arno’yu gordugunde deli olur. Dogum gununde hediye getirdi hic beklemedigim halde. Sasirtip durdu beni 1 yildir. Herkese Arno’yu anlatiyormus cok guleryuzlu, cok sevimli diye. Neyse… Bn. Ramos’un kocasini yillardir toplam 4-5 kere gormusumdur. Adamin astimi varmis ve yillardir depresyondaymis. Cok sonralari ogrendim bunu. Kadini her gordugumde sorardim kocasi nasil diye, hep ‘kotu, hic evden cikmiyor, depresyonda, astimi da var, nefes alamiyor, cok kotu’ derdi. Iste benim o ruyalari gordugum gecenin sabahi adam ölmüs. Ben Cumartesi calistigim icin evdeki hareketi farketmedim, o gun cenazesini almislar vs vs vs. Eve geldim, oturdum dusundum saskin saskin. En az 40 yildir beraberler bay ve bayan Ramos. 2 koca cocuklari, ugruna deli olduklari 5 torunlari var. Kimbilir neler yasadilar, gorduler gecirdiler beraber. Iste herseyi yasadiklari o evde artik bayan Ramos yapayalniz yasayacak. Kocasiyla konustugu, beraber oturup tv izledikleri, iyi-kotu anlarini hep beraber gecirdikleri o evde sadece duvarlar ve bayan Ramos kalacak. Cok icim acidi. Her ölüm kotu etkiler beni. Gunlerce uyuyamam, kabuslar gorurum, dengemi yitiririm ben her olumde. Ama bu sefer daha kotu oldum. Empatiyi hemen ve cok yogun yasadim. Hep aklima kotu seyler geldi. Ya ben de bir gun yalniz kalirsam… Ya o gun geldiginde ben yalniz kalamayacak halde olursam… Ya hayat arkadasim benden once hayatimdan cikarsa… Ben ne yaparim…

Adi ustunde, hayat arkadasi. Onsuz olabilecegim fikrini bile aklim alamiyorken o gunun gelecegini dusunmek oyle zor ki. Yan kapimda Bn. Ramos sessiz sessiz hayat arkadasina aglarken ben de burda onun icin agliyorum. Cenaze yarin kalkacak. Gitmeye korkuyorum ama bir son vazifemi daha kacirip vicdan azabi yasamaktan daha cok korkuyorum.

Kiymetini bilin hayat arkadasinizin… Arkadassiz hayat eminim cok zor olacaktir…

11.01.2007

Eskiler (11.08.2007)

Standard

Eskiler

Benden sorsan ummanlardır derdim
Hani gözlerin var ya
Bülbülleri susturup dinlerdim
Tatlı sözlerin var ya

Katmer katmer gül açar gönlümde
Hani gülüşün var ya
Daha mutlu olamam ömrümde
Beni öpüşün var ya

Senden başka, senden başka
Gözüm görmez hiç kimseyi
Senden başka, senden başka
Duyamam ben hiç kimseyi

Senden başka, senden başka
Sevemem ben hiç kimseyi
Senden başka, senden başka
Olamam senden başkasıyla

Dizlerim titrer sen görününce
Hani o gelişin var ya
Aklımdan çıkmaz bütün ömrümce
O çapkın gülüşün var ya

Bir ilkbahar yağmuruydu sanki
Ardından güneş doğar ya
Yaktı bir ateş gibi inan ki
O kor dudakların var ya

Senden başka, senden başka
Gözüm görmez hiç kimseyi
Senden başka, senden başka
Duyamam ben hiç kimseyi

Senden başka, senden başka
Sevemem ben hiç kimseyi
Senden başka, senden başka
Olamam senden başkasıyla

Eskiden hersey ne guzel, ne saf, ne temiz, ne sadeymis… Henuz fesatlik, ikiyuzluluk, adilik, maddiyatcilik duygulari ve ortaya cikan eserleri etkilemiyorken…

Ben dizi dusmaniyim. Her aksam 2 dizi seyreden, reklam arasinda da 3. dizinin ozetlerine bakanlara cok tepki gosteririrm. Kis doneminde 2-3 dizim vardi toplam. Ozellikle Avrupa Yakasi, Cemberimde Gul Oya, Yaprak Dokumu israrla izledigim, izlemeye calistigim dizilerdir. Tekrarlarini hala izlerim ayni heyecanla sonunu bile bile. Annem sayesinde de Asmali Konak hastasi oldum. Simdilerde Senden Baska adli diziye bakiyorum firsat oldukca. Sanirim adini ilk duydugumda bana Fusun Onal’in sarkisini hatirlattigi icin isindim diziye. Bir de tum yalanlara ragmen dizideki o sevginin, askin safligi vurdu beni. Belki arka planda Senden Baska caldigi icin, belki dizide Fusun Onal’i gordugum icin bilmiyorum ama o diziye (birtek o diziye) bakiyor durumdayim su aralar.

Dun aksam bir film izledim. Havva Durumu. Gurgen Oz ve Murat Akkoyunlu basrollerde. Kisaca konusu, abaza iki gencin her aksam bar, cafe cikisi, alem sonrasi hatuna gol atmak amaciyla goturulebilitesini yoklayip geceyi bayrak diregi seklinde gecirmeleri. Sonra da Havva adli yollu bir hatunun ikisini de idare edip, israrla vermemekte direnerek bu iki dallamaya karilardan sirf bir gecelik mal seklinde faydalanilmayacagini ogretmesi! Ne kadar ogretici egitici bir film degil mi? Cok komik oldugunu vurgulamadan gecemeyecegim, zaten Gurgen Oz isminin gectigi bir eserin komik olmamasi mumkun gorunmuyor.

Dusunuyorum da yillar onceki su Emel Sayin-Tarik Akan, Tarik Akan-Gulsen Bubikoglu asklara, Hulusi Kentmen, Adile Nasit, Munir Ozkul, Itir Esen’li filmlere bakinca o saf, temiz, guzel asklar, sevgiler, aile baglari, kahkahalar hatta aldatmalar bile ne kadar asilmis. Sevdigini (sevgilisi degil sevdigi) aldatan Tarik Akan’in Gulsen Bubikoglu’nun kapisinda sokaklara kirmizi boyayla seni seviyorum yazdigi sahne, Munir Ozkul’un aile serefi icin hapse girmeyi goze alip kizina tecavuze yeltenen zengin cocugu vurmasi, Hababam Sinifi’nda caliskan Ali’nin okulu bitirip bir koy okuluna ogretmen olmasi, ayni filmin baska bir bolumunde de Inek Saban-Semra Hoca aski (K. Sunal’in boynunda canla yemekhaneye girdigi sahneyi unutmak ne mumkun) Munir Ozkul&Adile Nasit’li tursucular savasi, cocuklarinin birlik olmasi, daha neler neler… Hersey ne kadar asil, ne kadar agir, asklar, ihanetler bile ne kadar guzel islenirmis eskiden. Simdi en cok sevisme sahnesi olan film 1 numara, en cok hatun goturen unlu en meshuru… E gel de arama o eskileri simdi…

Ayni sey sarkilar icin gecerli degil mi? Bir tarafta yabanci bir melodi uzerine yerlestirilmis komple komple komple tikiyiz adli cok sanatsal agirligi(!) olan 1-2 yil sonra akillarda bile kalamayacak sarki (sozleri S. Aksu’ya ait olmasina ragmen), ote tarafta da yine yabanci bir melodi uzerine yazilmis ‚senden baska senden baska sevemem ben hickimseyi’ diyen sarki ki onyillardir dinliyoruz, hala barlarda, canli performanslarda, tv showlarinda cok okunan o meshur sevimli, kipir kipir, insanin icini sicacik eden parca. Yaninda da ‚gel yatagima gel, koynuma gel, penceremi ac…’ diyen Levent Yuksel’in sarkisiyla ‚hatirla sevgili, o mesut geceyi, camlarin altinda verdigin buseyi’ sozleriyle gonullerde taht kurmus askin safligini en sade kelimelerle anlatabilen unutulmaz sarki. Daha sanat muzigine girmedim bile… Ne kadar sadedir bu sarki sozleri, ne kadar derinden vurur insani, hep dusunurum bu sozleri yazanlar eger yasantilarindan alintilar yapmislarsa meger ne guzel seyler yasayabilmisler, o masum sevgiler kaldi mi acaba bugunlerde?

Iste birkac ornek daha. Metaforsuz, alengillisiz, basit, sade, saf tertemiz ve ari bir dille ne guzel anlatilmis hem ask, hem ayrilik acisi hem de aldatilma duygulari…

Biliyorsun bir zamanlar seni ne cok seviyordum
Kederinle uzuluyor , sevincinle guluyordum
Goz goze gelmek istemem
Yuzunu gormek istemem
Seninle gulmek istemem
Ellerle aldattin beni
Beraberce gezdigimiz o yerlerden kaciyorum
Kederlerden uzaklastim , simdi nese saciyorum
Goz goze gelmek istemem
Yuzunu gormek istemem
Seninle gulmek istemem
Ellerle aldattin beni

Ya da…

gozlerinin icine baska hayal girmesin
bana ait cizgiler dikkat et silinmesin
istersen yum gozlerini tipki dusunur gibi
benden evvel baskasi seni gorup sevmesin
kiskanirdim seni ben kendi gozumden bile
nasil verirdim seni bir gun yabanci ele
sana gelen yollarda daima beni bekle
benden evvel baskasi seni gorup sevmesin

Dediler zamanla hep azalirmis sevgiler
Olsun bana seninle gecen yillarim yeter
Nasil olsa herseyin zamanla sonu yok mu
Omur dedigimiz sey kusecek kadar cok mu
Dediler ki gun gelir unuturmus gidenler
Olsun bana ask dolu gecen yillarim yeter
Nasil olsa herseyin zamanla sonu yok mu
Omur dedigimiz sey kusecek kadar cok mu

Gozyasimda saklisin, aglayamam ben
Duseceksin sanirim kirpiklerimden
Damarimda kan olup dolasiyorken
Beni boyle birak git, git gidebilirsen
Git mutlu olacaksan, beni dusunme
Sen iyi bak kendine, beni dert etme
Once beni bir dinle, bir bak halime
Beni boyle birak git, git gidebilirsen
Bir kapanmaz yarayla boyle caresiz
Belki yine yasarim sevgisiz, sensiz
Git yolun gulle dolsun, guller dikensiz
Beni boyle birak git, git gidebilirsen

simdi uzaklardasin
gonul hicranla doldu
hic ayrilamam derken
kavusmak hayal oldu
sevda bahcelerinin
cicekleri hep soldu
hic ayrilamam derken
kavusmak hayal oldu

Acaba hangimiz yasayabildi boyle guzel bir aski, hangimiz ayrilabildi sevdiginden vakti geldiginde ama tum asaleti ve gururuyla… Cep telefonlarindan kufurlu ayrilik sms’leri atarken ‚git yolun gulle dolsun guller dikensiz’ diyebilen ya da diyebilecek bir babayigit var mi aranizda? Ayriligin, aldatmanin, ayriligin edeplisini yasayabilen kim kaldi gunumuzde?

11.08.2007

Bayram, Noel, Yeni Yil (18.12.2007)

Standard

Bayram, Noel, Yeni Yil

Hastaliktan basimizi kaldirir gibi olduk, bir baktik bayram gelmis sessiz sedasiz.

Aslinda ses cok ama burasi cam agaclarina, kirmizilara, noel babalara burundu.

Eskiden ‘bizim oralarda’ kimse bilmezdi noel kutlamayi.

Bizim evde yapma bir cam agaci var diye sevinirdik.

Beyoglu’nun arac trafigine acik oldugu gunlerden bahsediyorum, cok degil birkac on sene once canim.

O zamanlar sokaklar suslenmezdi ‘gawur’ gelenegidir diye.

E biz gawuruz ya, suslerdik iste :))))

Evet Noel geldi yine isik hiziyla gecen zamanla beraber. Daha bir oncekini yeni kutlamistik oysa ki…

Bayrami da getirdi yaninda bonus olarak bu sene.

Yine cakistilar.

Din bilgim zayiftir, bilmem oyle bayram seyran, ne neye tekabul eder, niye mum yakilir, niye kurban kesilir, niye su bu yapilir vs vs vs. Maksat adet yerini bulsun, gelenekler kaybolmasin, inananlar da mutlu edilsin basit bir tebrikle, bir hatirlamayla.

Bayram eskiden kutlamak demekti. Ne bayrami oldugu onemsiz. Hristiyan, Musluman, Musevi… Hepsi kutlanirdi.

Simdi bayram = tatil oldu. Bu bayram nereye kapagi atsak acaba oldu… Allahtan mevsimlerden kis da milletin pacalari yaz kadar tutusmadi bu sefer 😉

Bu bahaneyle belki el openler cogalir, yastik alti ayakkabilari, ilk kez bayramda giyilecek kiyafetler, babaaneden gelen islemeli mendiller, disin kovuguna bile gitmeyecek ancak yine de cocuk olani mutlu edecek harcliklar, hediyeler, adetler, birseyler hatirlanir tekrar, ama yasayarak, sadece anarak degil ‘aah nerde o eski bayramlar’ diye…

Kurban… Hristiyanlikta da varmis adak adamak adiyla. Ben yapmadim, bilmem, ama kesilen hayvancagizlara acirim hep. Oyle ahim sahim bir hayvansever de degilim… Et yemez miyim? Yerim, kokorecine kadar yerim serefsizim, ama kesilirken gormek icimi acitir. Tuhaf bir tezat. Herhalde cocuklugumda evimizin yanindaki, karsisindaki arsalar mezbaha olarak kullanilip bayram zamani o boguren hayvancagizlarin sesi kulagimdan gitmediginden olsa gerek…

Evet, oyle ya da boyle, bir bayram daha geldi. Bir noel daha. Ardindan yeni yil. Dogum gunlerini, yildonumlerini sayamiyorum bile.

Hangisini kutluyorsaniz… Bayramsa bayram, kurbansa kurban, noelse noel, hicbiri degilse yeni yil diyelim.

Herkesin bayrami/noeli/yeni yili kutlu olsun (arada kacirdigim musevi/rum bayrami seyrani varmi bilmiyorum :D)

Tum dualar ve dilekler gercek olsun.

Bir sonraki bayram bir oncekini aratmasin.

Hepinize iyi ve mutlu bayramlar, sevdiklerinizle, yaninizda olduguna sukredeceginiz ailelerinizle, kucuk buyuk tum sevenlerinizle huzurlu bir tatil diliyoruz.

18.12.2007

Topik

Standard

Topik

Bilen bilir ya, bilmeyenler için anlatıyor olayım. Malum, çalışan anne-babanın çocuğu olmak zor meziyet. Ama evde yaya varsa, hem de o yaya en yakın kankan olmuşsa değme keyfine çalışan anne-baba çocuğunun. İşte ben de o ballılardandım. Ev kapısını hiç anahtarla açmadım, hep açanım oldu. Sırf bu yüzden bile, yaya en kıymetlisidir tornunun.

Yaya diyoruz, bir de altyazı geçelim. Gerçi artık yabancılı dizi çok, bilenler de çoğalmıştır ama yaya, ermenicede nine demek. Diğer bir deyişle anneanne, babaanne. Benim bu yazıda bu satıra kadar bahsettiğim kişi babannem, meşhuuuur Roza Yaya’mdı. Şimdiden sonrası ise ananne, Süzan Yaya, namı diğer Kangallı.

Efendim, yaya dedik, koyduk bir kenara. Bırakın orada dursunlar iki dakika. Biz ermeniler için, aile büyükleri kadar mutfak da mühimdir. Yine bilenler bilmeyenlere anlatsın diyerek geçemeyeceğim kadar hassas bir konu olduğundan azcık detaya girmem lazım. Mutfak dendi mi akan sular durur bizde. Hele ki özel günlerde… Ermenice “donagan” deriz, kutlanılacak tam karşılığı, bayram da denebilir ama bana yaban geliyor ikisi de. Neyse işte bizim “kutlu” günlerimizin menüleri de az çok bellidir. Özellikle Noel ve Paskalya dönemi Kurtuluş’tan geçerseniz iki evden birinden o kavrulan soğan kokusunu kesin alırsınız mesela. Hah işte dolmayı bilirsiniz, topiği de. Ama dolmaki, sarma derken, bir şekilde, birden çok coğrafyada mevcut yiyecekler başka, tek bir toplumla özdeşleşen yiyecek bambaşka. Bizim başka ise tartışmasız topik. Yani demem o ki, siz siz olun, yolunuz düşer de Ermenistan’a giderseniz, ya da Ermenistan’lı bir Ermeni ile karşılaşırsanız topik mopik demeyin. Topik dediğimiz arkadaş, İstanbul Ermeni’lerinin geleneksel yemeğidir. Yurtdışında yapanlar da yüksek ihtimalle, İstanbul kökenli olanlardır. Hatta Anadolu Ermenileri (asdfghhhhgf) bile bilmez topiği. Gerçi bizim Kangallı da lakabından da anlaşılacağı gibi pek İstanbul’lu sayılmazdı ama öğrenmeye ve gelenek göreneklerimize çok düşkündü. Okuma yazma bilmez, ama yol yordam çok iyi bilirdi. Dolayısıyle muhtemelen sonradan öğrendiği topiğin uzmanı olarak ailemiz tarihinde yerini almıştır kendisi. Öyle ki, mutfağına kimseyi sokmayan Roza Yaya’m, senede iki kez, topiğe elini sürmez, o görevi dünürüne devrederdi. Süzan Yayam da özene bezene yapıp amerikan bezlerine sarıp sarmaladığı topikleri tepsi içinde getirirdi biz de löpletirdik.

Topik denince, çoğu tanıdığımın yaptığı gibi saygı duruşuna geçmek farzdır. Bakmayın laf arasında “kolaydır, yapılır ne var ki?” demelerime. Eni konu el tutar ve epeyce meşakkatlidir. Tarife geçmeden önce hikayesine (kendi hikayem, yoksa topiğin tarihine girecek bilgi hazinesi bende nerdeee) bir bakalım.

Efendim, malum, çalışan ebeveynin armudu da dibine düştü ve lise bitince kendimce çalışma hayatına atıldım. Hem çalış, hem oku, hem gez toz tabii ki evişi, mutfak her çalışan tiki gibi nanay bende de. Bırakın topiği, makarna haşlamam bile namümkün. Evet yaş 28e varana kadar bu böyle. Sonrası, boşverin şimdilik, hedefe varalım… Sene 2001 aylardan Temmuz. Söylemesi ayıp bir gariban bulmuşum, nişanlanmışım, birkaç aya evlenecem. Hadi bari bazı klasikleri öğrenmeye çalışayım dedim. Aldım bizim Kangallı’yı karşıma. Bir hata işleyip sormaya başladım. Hayır hatamdan ders alıp susmadım da, ettikçe devam ettim, aynen şöyle: (Y: Yaya, M: Anam, G: Ben)

G: Yaya topik nası yapılır? (kağıt kalem elde, önce malzeme listesi gelecek diye başlamışım yazmaya)
Y: Haşlanmış nohutla patatesi rendeden geçireceksin…
G: Patates?
Y: He, nohutla… Ama kabuklarını çıkaracaksın..
G: Patatesin?
Y: Yooook nohutun
G: Patates kabuğuyla…
M: Garine saçmalama
G: Niye? Vitamini kabuğunda?
M: Sus
G: Tamam… Yaya sonra?
Y: Tahinle karıştırıcaksın…
G: Kimi?
Y: İşte hazırladın ya?
G: Neyi lan?
Y: E dışını…
G: İçine sıçıyım böyle işin. İçi dışı mı var bunun?
Y: E helbet kızım…
G: Peki ne kadar nohut?
Y: Bir kavanoz
G: Bardak?
Y: Yok kavanoz
G: Susayım…
Y: Evet
G: Tahin?
Y: Evet tahinle karıştır iyice aman topak olmasın…
G: Ne kadar tahin koyuyoz?
Y: Göz kararı işte…
G: Yaya gözüm mü var kararım olsun canını yediğim, bana ölçü ver..
Y: Göz kararı…
M: 500 gram yaz sen…
G: Peki öbürleri ne kadar? Dışı ne içi ne? İçi seni yakar dışı beni? Ölmek istiyorum, ölünce cenazemde topik yapın dağıtın, vasiyetimdir. Tarifini bile almaktan acizdi deyin, hatta mezartaşıma yazdırın… İmdat!

Bu kadar yazıp çizdikten sonra son bir rahmet isteği daha geldi. Efendim 2008 sonrası bizim Kangallı da göçünce öte tarafa, bu ulvi görev mamadan çok babaya kaldı. E malum tescilli gurme, mideli adam ya illa o yapacak özene bezene. Hem de ne özen… İşte o da gittiğinden beri anama kaldı tüm iş…

Neyse işte, benim mutfak sevdam o kadarken şimdi senede en az 1 en fazla 2 kez, 10 yılda bir olmak üzere kafama esince 3 kez yapabilen bir bünyeye dönüştüm. Aşağıda dışı, içi için ayrı ayrı malzeme listesini yaptım. Denenmiş onanmıştır. Yapın, yiyin, rahmet dilemeyi unutmayın…

Malzemeler:

Dışı İçin:
Yarım kg nohut
250 gr patates
250 gr tahin
1 tk tuz

İçi için:
1 tk tuz
1,5 kg soğan
1 çk kuşüzümü
1 çk çamfıstığı
2 tk şeker
2 tk yenibahar
2 tk tarçın

250 gr tahin

Yapılışı:

Eğer nohutu konserve kullanmayacaksanız bir önceki akşamdan ılık suda ıslatın. Konserve nohut da kullanılabilir, eğer sertçeyse bir iki taşım kaynatın işe girişmeden.

Bir püf: Mümkünse önce içi hazırlayıp soğumaya bırakın, sonra dışa girişin. Yoksa dışı beklerken kurur ve sarması zor olur veya çatlama olur.

Dışı:

Islanmış nohutu iyice haşlayın ve süzün. Kabuklarını soyun. Gerçi kabuk soymadan da rondodan geçirdiğim oldu, fena da olmadı ama ben yine de soymayı tercih ediyorum. Patatesi haşlayın ve soyun. Haşlanmış ve soyulmuş nohut ve patatesi püre olana kadar ezin. İçine tahinle tuzu karıştırıp pürüzsüz bir kıvama getirin.

İçi:

Soğanı piyaz kesin. 1 tk tuz atıp ateşe koyun. Orta/kısık ateşte ağzı kapalı şekilde pişerken ara ara karıştırın. Soğan suyunu bırakınca kapağını açın, karıştırmaya devam edin.

Bir püf daha: Soğanın suyunu topiğin dışını tatlandırmak için ayırın, bir kenara koyun.

Soğan püre olunca ateşten alın. Pişmenin tamamlandığını, soğanın dibi tutmaya başlayınca da anlayabilirsiniz. Yalnız tutturmayın fazla dibini dalıp da, gerek yok. Tahin, kuşüzümü, fıstık, şeker, yenibahar, tarçın ekleyin ve karıştırın.

Hazırlanış:

İçi pişirirken ayırdığınız soğan suyunu şimdi dışla karıştırma vaktidir. İyice yedirin. Sonra zurnanın zırt dediği yere gelmiş olacaksınız. Dıştan, “göz kararı” bir miktar alıp ince nemli amerikan bez (veya naylon streç) üzerine ince açın. Dışın ince olanı makbuldür o yüzden mümkün olduğunca inceltin. Bezi/naylon streçi görürseniz artık inceltmeyin, abartmışsınızdır…

Açtığınız dış malzemenin ortasına, hazırladığınız içten dolu dolu 1 çorba kaşığı koyun,  hafifçe yayın ve bez yardımıyla dışı, zarfın arka yüzü oluşabilecek şekilde kapatın. Yani, dikdörtgen bir prizma oluşacak kalınlığı da 2cm’yi geçmeyecek. Dört kenarından arkaya doğru da kapatabilirsiniz elbet karton kutular gibi, ama benden söylemesi, o zaman kat yerlerinde üstüste gelen dış çok olacağından kalınlaşır ve dışının tadı içinden daha çok ağızda kalan topik başarısızdır.

Ahanda bu kadar, atla deve değil diye demiştim dimi dimi? =)

Paketleri buzlukta da dolapta da saklayabilirsiniz. Tabii ki dolapta 3-5 günü geçmesin ama buzlukta epey dayanır.

Servis etmeden sardığınız bezi/naylon streçi çıkarın, üzerini (katların görünmediği taraf) tarçın ve küçük bir maydanoz yaprağıyla süsleyin.

Son püf: Topiğin ehli olunca, sarmadan önce, daha doğrusu, dışı bezin üzerine yaymadan önce, bezin ortasına 3 küçük maydanoz yaprağı koyup öyle paketlerseniz, açıldığında çok daha prezantabl oluyor. 

Afiyet şeker ve bol kalori olsun.

En mühim püf: Alkolsüz tüketmek günah, gidenleri anmadan yemek de ayıptır.


topikici

 

Vişne Likörü

Standard

Vişne Likörü

(Kızılcık da aynı şekilde yapılır)

 

Malzemeler:

1 kg vişne

750 gr şeker

350 gr saf alkol

700 gr su

2-3 çubuk tarçın

25 karanfil

isteğe göre beyaz zencefil

1 kuru hindistan cevizi (küçük)

1 kahve fincanı votka

Yapılışı:

Vişnelerin sapları uçlarından kesilir ve vişneler tek tek bırakılır.

Tarçın, karanfil, zencefil ve hindistan cevizi tülbent içine konur.

Listedeki kalan malzemeler baharat bohçası ile cam bir kaba konur.

3-4 ay bekletilir

Afiyetle içilir.