Feraye’ye: İyi ki doğdun!

Standard

Sevgili Feraye,

Sen bu satırları okuyabilme kıvamına geldiğinde, ben, aynı şimdi olduğu gibi, çok uzaklarda olacağım. Yani demem o ki, bizim bu taraflarda bir değişiklik olmayacak.

İnsan hiç görmediği bir bebek için ‘elimde doğdu o benim’ der mi hiç? Mantığa aykırı ama diyen diyor işte. İşte sen de benim elimde doğdun. Gün gün izledim ben seni bu uzaklardan. Ay ay büyümeni, ilk agu gugu deyişlerini, o gül yüzünü aydınlatan kocaman gülümsemeni, güzel gamzelerini, kahkahalarını, çılgın annenin sana dinlettiği müziklerle coşmanı, emeklemeni, hastalıklarını, diş sancılarını, ve hatta ilk adımlarını…. Hepsinin ay ay, gün gün hatta an be an şahidiyim. Yani, yanımda olsaydın, şekilci, kuralcı zavallı insancıkların anlayabileceği manada elimde büyüseydin, belki birçok şeyini kaçırmış olacaktım. Allahtan uzaktayız… Gelişmekte olan bir kuzunun hayatına bir deli yeter de artar bile çünkü. E o kontenjanı da anan doldurduğuna göre…

Read the rest of this entry →

Gurbette Yalnızlaştırılmak

Standard

Gurbetin en dayanılmaz zorluklarından biri özlemse, digeri de yalnızlık, daha doğrusu yalnız hissetmektir. Yalnız kalmak çok da dert olmamalı, sonuçta ‚kendi tercihim’ diyebilir insan. Ama yalnız hissetmenin hiçbir uçarı kaçarı yoktur. Kalmışsan yalnız bir kere, iki tercihin vardır önünde; ya tadına varacaksın yalnızlığının, keyfini sürüp vadesinin dolmasını bekleyeceksin sabırla, veya yalnızlığını yalnız hissetmekle katmerleyip uçurumun dibine doğru bir yolculuğa salıvereceksin bedeninden çok ruhunu.
Read the rest of this entry →

Gurbette Sürünmek

Standard

Sürünmek evet. Aynı bir yılan ya da bir timsah gibi, daha da düşürürsek çıtayı, bir solucan misali sürüne sürüne ilerlemek hayatta. O da ilerleyebilene…

Hani gurbette herşey daha bir zor oluyor ya, sürünmeyi bile edebiyle yapamıyor insan. Memleketteyken yorgunken bile hoplaya zıplaya arşınlanan yollarla, gurbette aşılacak 20 metre mesafedeki sürünmenin karşılaştırması bile yapılamaz, ayıptır günahtır. Yorgunluğun güce dönüştüğü, bir sonraki günün planının günün tüm yorgunluğunu attırdığı yere memleket; basit bir yorgunluğun insanı bütün bir gece uyutmadığı yere gurbet diyoruz umutsuzca.
Read the rest of this entry →

Gurbette Arkadaşlık

Standard

‘Ama arkadaşlar güzeldir…’

Bugün, Gurbet Kuşu, hasretini çektiği memleketinden sesleniyor sana ey okur. Moda’da deniz havasını, şehir hatları vapurunda yosun kokusunu, metroda telaşı, takside dalaşı, uçakta rötarı, otobüste tıkışı, meyhanede kadeh tokuşunu, lakerdanın hasını, simitin çıtırını, poğaçanın ılığını, iskenderin alasını, çayın demlisini, kahvenin en telfelisini sindirmekle meşgul günlerdir. Dönüş günü yaklaştıkça bir hüzün, bir telaş, bir sevinç, bir ümit(sizlik), bir özlem, bir koşmaca kapladı günlerini…

Read the rest of this entry →

Sarkis Varbed ve Ağavni Mayrig

Standard


Atalarımız hiçbir sözü boşa söylememişlerdir. Bu yüzden de atasözleri çok önemli yer kaplar hayatımızda. Hangi dilde olurlarsa olsunlar, hangi yüzyılda söylenmiş olurlarsa olsunlar geçerliliklerini yitirmez atasözleri.

Bunlardan biri de ‚Kna merir, egur sirem‘ (Git öl, gel seveyim)‘dir. Pek severiz bu atasözümüzün gerçekliğini ispatlamayı her fırsatta.

Biz sevmeyiz pek kıymetlilerimize hakettikleri ilgiyi, değeri, saygıyı onlar hayattayken göstermeyi. Eğer şanslılarsa son günlerini, yoksa daha da sonrasını bekleriz ah vah etmek için. Bu yüzden de ölüseviciliğiyle arasında çok ince bir çizgi olur geç kalan saygı gösterimizin. Işte bunun içindir ki pek temkinli davranır gidenlere sevgisini, saygısını gösterirken kimimiz.
Read the rest of this entry →

Gurbette Özlemek

Standard

Özlemek öyle bir nallet duygu ki, insan, sırf adı, hatta adı bile değil, konusu geçiyor diye aynı yazıyı defalarca okur, yollanan sms’leri arşivden bulup okuyup okuyup o anları hatırlar. Ergen sendromlarından olan, tüm buluşmaları not etme, tüm özel anları ölümsüzleştirmek için ezberlemek gibi faaliyetler kırklı yaşlarda ortaya çıkınca hatırı sayılır, maymunluk dozunda komik oluyor tabii ki. Yani elma-sevgi ilişkisine indirgenecek kadar basit bir özlemse bu, özlenen ne yapsın be kardeşim?

Oysa hep yanımdasın, seninle her şey yanımda
Kırık dökük de olsa yanımda
Mesela çok sevdiğin bir deniz bile yanımda.
(Edip Cansever)

Photo: Mehmet Demir

Özlem, bırak sesini, nefesini bile duyabilmek için fırsat yaratma ihtiyacıdır.

Mesafeler iyidir, özlemi, özlemeyi öğretir; sevgiyi ‘O’nsuz yaşamayı, olduğundan daha da yoğun hissetmeyi, bazen susmayı bazen çenesi düşük olmayı öğretir.

Mesafeler iyidir, yokluğunda varlığıyla yaşamayı öğretir.

“Keşke yanımda yamacımda, yakınımda olaydı…” derken aynı zamanda “iyi ki yok, varlığı bu kadar işime yarar mıydı ki?” diye sordurur.

Mesafeler iyidir, çok sevmeyi, çok özlemeyi, kavuştuğunda sahiden sarılmayı öğretir…

Netice-i kelam olarak, mesafeler özlemi arttırır, pekiştirir ve anlamlı kılar. Allahaşkına, kim yanıbaşındakini özler ki?

Rüyanda görüyorsan onu, özlemişsindir.
Rüyanda görmek için yatıyorsan, sevmişsin demektir.
(Can Dündar)


Özlemenin gizli öznesi ‚birisi’dir genelde. Ve özlemenin dibine vurunca insan, adını duymak ister doyasıya. Resmini göremese de adının tınısı çınlar kulaklarında kulakları duymaktan yorulana dek. Yorulunca da ne çok özlediğini anlayıp şuursuz bir uykuya dalar insan. Rüyasında görür. Yeterli midir? Hayır. Özlemek için belki, ama sevmek için asla.

„Nereye kadar?“ diye sorar durur. Sonra bir şekilde, tüm şansını, sınırlarını zorlayıp ‚göresim geldi ya hu‘ der, atlar gider yanıbaşına. „Özledim“ diyemez ama özler için için. Dışı kimseyi yakmayan, içi özleyeni kor eden bir ateş gibi…Bir sarılmayla, bir bakışla, özlenen anlayacak özlemin ve özleyenin sınır tanımaz edepsizliğini sanır. „O“, anlar, anlamaz gibi yapar, ya şımarıklığından, ya kendini bilmezliğinden, ya gururundan, ya da kendini ve karşındakini bildiğinden. Tam da bu noktada „Dağları deldim geldim sana lan şerefsiz!“ diye haykırası gelir insanın; ama ya susar avaz avaz ya da bağırır sessiz sessiz.

Bazen insan öyle özlenir ki, özlenen bilse, yokluğundan utanır.
(Aziz Nesin)

Özlemin tavan yaptığı bir anda sudan bir bahane arar insan yazmak için, aramak için, duymak için. Bulamaz o boktan bahaneyi bile, koparıverir ipleri bir anda, arayıverir. Özlenen, ne kadar özlendiğinin bilinçsizliğiyle mi, bilinciyle mi bilinmez, ama konuşur da konuşur. An gelir yanlış soru yöneltir, an gelir çok doğru soruları bulup taşı gediğine koyar, bil(e)meden.

Ve sonuçta, özleyen özlemine mahkum, özlenen bihaber, veya haberdar ve gururlu olarak yaşam(ama)larına devam ederler…


Şubat‘2011

Gurbette Umut(suzluk)

Standard

‎”Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi”

(Tezer Özlü)

 

Her “sözün bittiği yerdeyiz“ dediğimizde sözümüzü, sesimizi, nefesimizi bir kez daha kesiyorlar. Eskiden yirmi-otuz yılda bir ayar çekilirdi ya biz ötekilere, şimdi beş yılda bire düştü de ayar aralığı, ondan şaşırdık. Yoksa bi’şey umduğumuzdan, beklediğimizden değil… Ne mahkemelerden, ne (sığ) devletten, ne hükumetten, ne muhalefetten, ne kendimizden ve en nihayetinde, ne de adaletten. En çok bi’şey beklemediğimiz adaletti hem de. Güvendigimiz bi‘şey yoktu çünkü zamandan başka… Zamanla düzelecekti, ya da zamanla biz günü yaşayıp dünün acısını unutacaktık ve ‚vakti geldiğinde birileri bize hatırlatacaktı paha biçilemez değerimizi. Sonra yine ah vah edip bir yirmi yıl daha yaşayacaktık. Kiminin çile olarak da adlandırabileceği hayatımız, bu kısır döngü içinde devam edecekti. Bilgi işlemciler bilir, bir IF … ELSE … END döngüsünün içinden ELSE’i çıkarın (başka seçenek yok çünkü), END’i de koymayı unutuverin, buyrun size nurtopu gibi bir infinite loop. Şimdi çıkın içinden çıkabilirseniz.


Kabusumuz, 2000lerimizin ilk miladı, 19 Ocak 2007 derdim hep. Bir süre bu travmayla (yaşayamasak da) yaşlanırız, bu bizi uzun bir süre idare eder diye düşünüyordum. Yanılmışım evet. Daha 17 Ocak 2011’imiz varmış sırada. Ölümlerle yoğrulmuş eşsiz, biricik bir geçmişe sahip zavallı bir halka, yapılabilecek birşey kalmışsa, bunların en kötüsü, öldürmekten de kötüsü, ölülerini bir kez daha öldürmektir. Daha kan kurumadan bir kez daha kan akıtmaktır. Mezarı ve faili meçhullerin içine bile giremedikleri mezarlığı yağmalamak gibi. Fiziksel olmazsa ruhsal olarak çökertmek vardır bir de. Adaletsizlikle, eşitsizlikle, yine yeniden ötekileştirmekle ve nihayetinde, celladına övgüyle!

Sabah oldu, uyandım, kabustu sandım. Meğer gerçekmiş. Kabus, hayat olmuş serilmiş önümüze… Haydi yaşa şimdi bakalım kabusundan kaçamadan!!!

‎”Bu kadarını beklemiyorduk… Bu kadarını beklemiyorduk…”

Evet bu kadarını beklemiyorduk. Umut fakirin ekmeği demişler ya, son kırıntıyı bir kenarda saklıyorduk özenle ‚acıkınca yer, doyarız‘ diye. İşte o kırıntıyı süpürdüler özenle… Bir günde gibi görünse de aslında beş yılda süpürdüler, gözümüze soka soka, yüzümüze güle güle. Şimdi de geçmişler karşımıza, yayılmışlar rahat koltuklarına, kahkahalarla gülüyorlar halimize. Hani balıkçı oltaya takılan balığı özene bezene oltanın iğnesinden çıkartıp da tekrar denize atar ya, o ruh halinde laylaylomken balık tekrar oltaya takılır mal gibi. Balıkçı da, işte şu an karşımızda gülen o güruh gibi şen ve acımasız bir kahkaha atıp, hafızası dar, avuçiçinde küçücük kalmış zavallı balığı içinde can vereceği az su dolu kovaya atar. 23 Ocak 2007’de,o muazzam kalabalık sayesinde, oltadan kurtarılıp denize atılan balık gibiydik, tekrar hayata döndük sanki. Daha uzun sürecek sanmıştım yanılmışım. Beş yıl bile dolmadan takıldık yine oltaya mahkeme kararıyla.

Hani “herşeye rağmen“ bazen umutlanabiliyoruz ya… Hani “yok artık daha fazla şaşırtamazlar beni“ dememize rağmen yine de şaşırıyoruz ya… Hani, “bundan beterini yapamazlar“ dediğimizde beterin beteri oluyor ya… İşte şimdi korkarak söylemek istiyorum: Erhan Tuncel ve yakında (muhtemelen) salıverilecek semirmiş katil piyoncuk ekranlarda kapışılırsa, röportaj için kuyruklar oluşturulursa, işte o zaman “bunun ötesi yoktur“ diyeceğim (şimdilik)… Balıklı’da mezartaşına artık üçüncü bir ölüm tarihi atılabilir o zaman! Yazıklar olsun! Uykunuz, yediğiniz, içtiğiniz, gününüz, geceniz, dününüz, yarınınız, her lokmanız, her bir anınız haram olsun!

* * *

Gurbette de olsa, evinde de, insanın umudu olmalı. Dibe vurduğu anlarda, ayağını hızla ve kuvvetle tabana vurup, suyüzüne çıkaracak, nefesi kesildiğinde oksijen takviyesi görevi görecek, ağladığında mendil verecek, sesine ses, nefesine nefes, aklina fikrine hakim olabilecek bir umudu olmalı insanın, dost misali, ama her an yanında, her an yüreğinde. Ne olursa olsun, kim olursa olsun…

“Umut etmek, mutlu olmak demektir.“
(Alain)

Bu sene üç umut mumu yakıldı bana bu kadar talihsizliğin içinde.

“Hepimiz Hrant’ız Hepimiz Ermeni’yiz“

İlki, hepimizin de içine su serpen o muazzam kalabalıktı. Hafta içi olmasına rağmen, tüm sindirme çabalarına ve tüm engellemelere rağmen 19 Ocak 2012’yi kısacık tarihi(mizin) en üst satırlarına yazdıracak bir kalabalık varmış. Gözümle görmedim ama izledim. Elimle tutamadım ama hissettim… Hem kalabalığı, hem ortak acımızı, hem isyanımızı… Umut olmalı, hep vardır dedirtti bana bile…

“Bak burda yaşlı bir amca var, muazzam bir kalabalık var, çok güzel burası, herkes gelmiş, herkes…“

Evet, uzaktayken her acı üçe beşe katlanır. Orada olamadığın için, acılara merhem olamadığından öte, acına merhem sürdüremediğinden olmalı, o havayı teneffüs edemediğin için nefesin kesilir tüm gün boyunca. Sonra birden telefon çalar. 20 yıldır sesini duymadığın lise arkadaşındır. Sana oradaki havayı teneffüs ettirmek, sesleri dinletmek istemiştir. Boğazındaki kelimeleri, telefondan gelen slogan sesleri, alkışlar susturur. Kelimeleri yutar, yutkunursun… Gözündeki yaşları akıtır, birşey diyemez hale gelince kapatırsın sessizce telefonu. O 20 yıldır sesini bile duymadığın arkadaş var ya, candır o can…

“Babannem, İzmir’e geri dönerken ‘Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz’ yazan pankartla binmiş otobüse.”Bagajda kaybolur diye korktum” diyor.“



Bir twit okudum, sabah sabah dağıldım. Tam da ölüsevicilerin, ermenisevicilerin bedene bürünüp insan kılığında, hatta “iyi insan“ kılığında ortalıkta dolaştıkları günlerde bu yaşlı ama yüreği gencecik, daha da önemlisi tertemiz babanneye kurban olurum ben ey okur. Ömrüne bereket senin babanne…

* * *

Ve en umutsuz anı günün. Sesine ses, nefesine nefes olmasını beklediğin o umut var ya, umutsuzluğa dönüşüyor ya, işte tam o an. Yılgınlıkla ‘bitti artık’ dedirtir sana. Ama biliyorsundur ki, ilk fırsatta, ilk seste, ilk nefeste, beklediğin ilk haberde yine o umut tohumları serpilecektir yüreğine. Uzaktan uzağa sana destek olanların yaşanmışlıkları tahtıravallinin bir ucunda, uzaktan uzağa senin yaşanamamışlıkların öbür ucunda. Hangi taraf daha ağır her an değişiyor. Zaman geçiyor çünkü. Acı değil ama şekli değişiyor. Yalnızlığın acısı yerini zamanla merhem olamamanın acısına, o da zamanla yerini öfkenin ortak acısına bırakıyor. Ama en sonunda, umutsuzluk kocaman bir kir öbeği gibi kirletmişken bugününü, yarınından medet umar hale geliyorsun. İşte tam da o medet umma anına sığdırıyorsun koskoca, küçücük, hayalsi umudunu… Sadece hayalinde gerçek olacağını adın gibi bildiğin halde bu gerçeği yoksaydığından mı, yoksa gerçek olmasını çok istediğinden mi bilemeden “umut” edeceksin her dem, her an ve her iklimde.
Ocak’2012

Karin Karakaşlı: Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır!

Standard

Foto: Vartkes Hergel 19.01.2012

19 Ocak bir anma günü değil. Hiçbir zaman da olmadı. Zaten bu topraklarda ayrı ayrı yaşatılmış ne kadar acı varsa, hiçbirinin anma günü olmadı. Herkes acısının yaşatıldığı o tarih geldiğinde, kendince, bir başına kahroldu.

Sonra 23 Ocak günü geldi. Bundan beş yıl önceydi. ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ten mahkûm edilen, Türk düşmanı ilan edilen bir Ermeni gazetecinin cenazesi hepimizi buluşturdu. Çünkü Hrant Dink bu ülkenin bütün acılarının dermanına talipti. Onu güpegündüz, şimdi durduğumuz bu kalabalık Halaskargazi Caddesi üzerinde sırtından vurdular. Hepimizi de o cinayete görgü tanığı kıldılar.

O cenaze gününde 1915′i, Dersim’i, Maraş’ı, Çorum’u, tekmil faili meçhulleri, ihtilalleri, olağanüstü halleri, bitmek bilmez darbe girişimlerini buluşturduk. Kompartıman usulü ayrı ayrı yaşamamız buyrulmuş ne varsa, bir kıldık. Büyük oyunu onun birleştirici ruhuyla bozduk.

Onu bir kez de öldürmediler sevgili canlar. Önce Sabiha Gökçen haberi üzerine Genelkurmay’ın bildirisiyle öldürdüler. İstanbul valiliğinde MİT mensuplarınca tehdit edilirken öldürdüler. Hrant Dink’i, barış yolunu gösteren yazılarından cımbızladıkları, cümlelerle

Türk düşmanı” ilan ederek öldürdüler. Her yazıya, her söyleşiye nefes tüketir, kendini izaha mecbur hissederken öldürdüler. Agos’un önünde “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir” diye bağırırlarken öldürdüler. Mahkemeden mahkemeye koşturtur, bilirkişi raporuna rağmen ısrarla mahkûm ederken ve o mahkûmiyeti onaylamakta beis görmezken öldürdüler. Kendisi yetmezmiş gibi oğlunu ölümle tehdit ederken ve kimbilir daha ona, bizlere hiç söylemediği neler neler yaşatırken öldürdüler.

Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Silinen telefon görüşmeleri, karartılan deliller, gizlenen bilgiler, imha edilen raporlar, başlatılmayan ya da kapatılan soruşturmalar, zamanaşımından aklanan istihbarat memurları birbirini izledi.

Başta Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz olmak üzere Ergenekon sanığı pekçok ismin daha Hrant Dink sağken, mengeneye dönüşen yargı süreci ve linç kampanyalarını hazırladıkları biliniyordu. Derken Kafes eylem planı da ortaya çıktı. Gel gör ki, bu davanın Ergenekon ile bağlantısı bir türlü kurulamadı.

Dört yanımızdan yalanlarla sardılar sarmaladılar bizi. Tam beş yıldır böyle bu. En sonunda iki kişi verdiler elimize. Bununla yetinin dediler. Yeter de artar hepinize.

Ortada zaten silahlı terör örgütü olmadığına göre onun yöneticisi ve üyeleri de yok. Ve beraat eden Erhan Tuncel’in hemen o akşam tahliyesi öyle büyük bir aciliyet ki, telaşta bir sanıkla ilgili hüküm kurmayı unutmuşlar. Tuncel şimdi ilim irfana adanmak üzere taze bir üniversite adayı. Böyle gözümüze baka baka, yangından mal kaçırır gibi verdiler bu kararı. Müdanaasızlığı da onun arkasındaki devasa korkuyu da gördük. Devlet çıplak dedik. Devlet çıplak.

İyelik eki kolay kullanılmıyor. Burası benim ülkem de bu devlete benim devletim diyebilir miyim? Cumhurbaşkanım, Başbakanım, Bakanlarım, Hükümetim, Muhalefetim, Meclisim… Böyle diyebilmek için tek bir seçeneğim var. Bu kepazeliğe bir son verin artık. Yargıtay, cinayete giden süreçteki rolüne inat, bir kez de adalet adına temyiz mekânı olsun. Bunları yapmak borçtur, yükümlülüktür, şarttır. Çünkü bize yaşatılan ‘ayıptır, zulümdür, günahtır.’

Hrant Dink’i hepimiz kaybettik ama biz  Ermeniler için onun kaybı takdir edersiniz ki başka bir yoksunluk.  1915′te Anadolu’da kafilelerce insan aç-susuz çölün ortasına sürülmeden önce bir Nisan günüyle 250′ye yakın Ermeni aydın Haydarpaşa Garı’ndan trenlere konup Ayaş’a sürgüne gitti. İçlerinden sadece birkaçı geri dönebildi.

Anlayacağınız önce sesimizi aldılar elimizden. Bu insanlar Osmanlı Meclisinde mebustu, yazardı, gazeteciydi, çevirmendi, doktordu, avukattı. Ermeni halkına hizmet kadar Osmanlılığa inanır, Meşrutiyet sonrası bayram geleceğini sanırdı. Öyle olmadı.

Bugün burada içlerinden birkaçının adını anacağım. İsmi çağrılan duyar, gelir, ‘Burada’ der: Rupen Sevag, Siamanto, Taniel Varujan, Diran Kelekyan, Yerukhan, Rupen Zartaryan, Hampartsum Boyacıyan, Sımpad Pürad, Khyan Parsekhyan, Krikor Zohrab…  Hrant Dink bu aydınların son halkasıdır. O yüzden de 2007, 1915′e geri ışınladı hepimizi. Demek hâlâ hakkıyla Ermeni ve bir o kadar da yurtsever olan bir insanı öldürmek bu kadar kolaydı. Bu kadar mübahtı.

Tarihi inkâr ede ede geldik bu noktaya dayandık. Şu kaldırıma dikilen taş, Hrant Dink kadar diğer bütün susturulmuş aydınların ve isimsiz mezarsız kurbanların da simgesi olsun.

Bu son kararla birlikte şimdi bir kez daha 19 Ocak 2007 cinayet günündeyiz. Hrant Dink operasyonlarla daraldığımız, komplolarla bunaldığımız bugünlerde özellikle yanyana görmek isterdi hepimizi. Anlaşılan o ki koca bir devlet böyle bir Ermeni vatandaşının yaşamıyla da ölümüyle de ne yapacağını bilemedi. Şimdi biz ona öğreteceğiz hep birlikte demek ki.

Dosya kapandı diyorlar bize. Kapandı mı bu dosya? Hrant Dink dosya değil ki kapatasın, o bir yara… Artık köprüden önceki son çıkıştayız. Oradan hakkıyla geçmeden tamamlanacak ödeşme, kurulacak düş, inanılacak adalet, yaşanacak memleket yok.  Öbür türlüsü sadece yalan olur ve bir gün başımıza yıkılır. Altında kalırız hep birlikte.

O yüzden gün, sadece söz söylemek değil söz vermek zamanı.

Söz verelim mi birbirimize? Bu dava daha bitmedi.

Söz verelim mi birbirimize? İnsanlık daha ölmedi.

Söz verelim mi birbirimize? Devlet daha hesabını vermedi.

Sözümüz söz olsun. Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır. Aksi için uğraşan hepimize helal olsun.

Kaynak: http://fakfukfon.wordpress.com/2012/01/19/karin-karakasli-bu-adaletsizlikle-yasamak-hepimize-haramdir/

 

Hummus

Standard

Hummus



Malzemeler:

1 bardak nohut

1 bardak tahin

Bol limon

Sarmısak

Tuz

Pul biber

Kimyon

Zeytinyağı

Nohut ıslatılır, iyice haşlanıp kabuğuyla rondodan geçirilir. Konserve nohut da kullanılabilir. Tüm nohutlar ezilince tahin eklenir.  Limon suyu, damak zevkine göre sarmısak, tuz, kimyon eklenir.

Servis için bir tabağa yayılır. Üzerine kaşıkla yol açılır, zeytinyağı dökülür, pul biber serpilir.