Maritza Küçük cinayetiyle ilgi gören konu aslında daha eski. Sadece eskilerde sosyal medyanın gücü bu kadar değildi de bilmiyorduk. Aklımda kalanları, internette rastladıklarımı kısaca bir listeleyelim bakalım nasıl bir fotoğraf canlanacak gözümüzde, gönlümüzde…
Tag Archives: Ermeni
Vakıflıköy ve Hergel’ler
Vakıflıköylü Misak Hergel ve sevgili eşi Armenuhi Hergel’in muhabbetleri ve türküleriyle şenlendirdiği Kulaktan Kulağa programı ve programda bahsi geçen evladiyelik, tarihi iğne oyaları… Bonus olarak da bir klip.
Read the rest of this entry
İyi Ki Doğdun Hrant…
Erguvanlarla başlamıştı bu büyük aşk bir caninin kurşunuyla yarım kaldı
Ersin KALKAN
28 Ocak 2007
Salı sabahı Halaskargazi Caddesi’nde Hrant Dink’i uğurlamak için toplanan on binler, Türkiye ve Ermenistan’ın tüm kentlerinde ekran başında toplanan milyonlar, soluğunu tutup onun konuşmasını dinledi.
Read the rest of this entry
24 Nisan 1915’te İstanbul’da ne yaşandı?
Kimine göre soykırım…Kimine göre katliam… Kimine göre ise tehcir… Tek değişmeyen bu topraklarda yaşayan 900 bin Ermeni’nin bu olaylardan etkilendiği…
1915 Olayları her 24 Nisan’da bir kez daha gündeme geliyor, Türkiye uluslararası alanda soykırım tartışmasıyla karşı karşıya kalıyor.
Peki ama neden 24 Nisan? O gün İstanbul’da neler yaşanmıştı?
Read the rest of this entry
Zadig Çöreği
Zadig Çöreği
En sevdiğim bayramdır paskalyadır… Yok hayır dinle, imanla alakası yok. Olay tamamen ayısal. Çünkü paskalya arifesinde Kurtuluş/Bakırköy/Yeşilköy sokaklarında dolaşırsanız önce şahane bir soğan/dolma kokusu, sonra tarçın/topik kokusu, en son da mis gibi mahlepli sakızlı çörek kokusu alır burnunuz. Elbette ki bunların hazırları muhtelif mezeci, market ve pastanelerde mevcut ama evde yapmak gibisi var mı be? Yapmak ayrı güzel, dağıtıp paylaşmanın keyfini sürmek apayrı güzel. İşte belki de bu yüzden, hatta evet, tam da bu yüzden, gurbetin içine tüküreyim. Abi elin alamanına, isviçrelisine ne anlatıcan mahlepi, sakızı? Mazallah midesine dokunur. Şükür karşı alaman komşumuz eski turizmci, bol bol gidip gelmiş bizim memlekete de az buçuk tanıyor bizim lezzetleri. Dün, taze sokak simidini yolladığımda mesaj yazana kadar zaten fırına atıp çıtır çıtır lüpletmiş. Yarın çöreği götürünce parlayan gözlerini görmek dünyalara bedel wallaa…
Eskiden, zenginler yumurta boyar, fakirler boya alamadıkları için -çünkü Viktorya kumaş boyaları çok pahalıydı(!) ya- soğan kabuğuyla yumurtaları renklendirirler sanırım. Çocuk işte, nereden ne çıkarım yapmışım, nasıl çalışıyorsa artık kafa…
Süzan Yayam da soğan kabuğuyla boyardı. Pazar, kiliseden sonra evine gittiğimizde tokuştururduk o yumurtaları.
Roza Yaya’m ise her sene özenle çıkarttığı Viktorya kumaş boyaları ile boyardı yumurtaları. Bakır kazanda en az 3 renk. Büyük yumurta kartonlarına boyanan yumurtalar, zeytinyağlı bir kurçla parlatıldıktan sonra dizilir, sonra da salondaki cam şekerliklere renk renk konurdu.
Şimdi, kilerdeki zadig kartonunu açıp yumurta boyalarını aramaya üşendiğimden, topik ve dolma için aldığım 50 kg kadar (abartıyordu) soğanın kabuklarıyla yumurta boyadım. Arada çatlayanlar olsa da gayet şahane oldu.
Ah nerde o eski Zadig’ler diyeceğim ama dilim varmıyor. Eskiden yumurtalar yumurta tadında, çörekler edebiyle sakız ve mahlepli, tavukların hepsi gezen, çikolataların hepsi sütlü idi. Hayır, tabii ki demek istediğim bu değildi. Eskiden, hani çocuklarının elinden tutup da kiliseye, sonra aile büyüklerine, gnkamayrgile vs Zadig tebrik ziyaretine götüren aileler çoğunluktayken; “ay çocuğumun piskolocisi bozulur” korkusuyla(!) veletlerini tepesine çıkaran aileler henüz türememişken; “çocuğuyla kaliteli vakit geçiren baba” imajı, Pazar sabahı park yeri, oturacak yer bulunamayan kapalı kahvalı mekanlarına götüren adam olmaktan çok uzakken… Yani develer tellal iken, pireler berber iken…
Bizim için Zadig, ailece kiliseye gitmekti. Allah biliyor ya(!) imandan öte toplumsal, cemaatsel, ermenisel bir eylemdi bu, 4 benzemezden ibaret ailemizin kimi fertleri için. Sonra gnkamayrlar, aile büyükleri, en son da Süzan Yaya ziyaret edilir, orada yemek yenirdi. Gnkamayr ve Zarmine Horakgiller Kurtuluş’ta, yayam ve biz Bakırköy’de otururduk. Kilise olarak benim aklımda ekseriya Kumkapı Meryem Ana Kilisesi kalmış. Çünkü Patrik Hazretleri orada olurdu. Hani başta dedim ya, her şeyin başka olduğu o dönem din adamları da bambaşka idi. Mesela, kilise ayini ertesi, Patrik Şnorhk Kalustyan, ayine katılan din adamlarını ve (Kokhtan) koro üyelerini Patrikhane’de kabul ederdi. O zamanlar Patrik denilen kişi ağır din adamı. Vanagan (manastır insanı) dediklerimizden. Politika bilmeyen, dümdüz, şahane ötesi bir insan. Yine o zamanlar, Patrikhane öyle herkesin elini kolunu sallayarak girebileceği bir mekan da değil tabii ki, din adamları anca.
Neyse, çok uzattım. Zadig ayini ertesi, kilise ve koro tayfası Patrikhane’ye girerken, araya kaynak olup içeri sıvışabilenler en ballı kaymaklılardandı. Bir seferinde, hiç unutmuyorum, öyle çocuk mocuk denecek yaşta da değilim, kazık kadar ergenim, babam aldı beni, sıvıştık Kokhtan’la içeri. Baktım Patrik Baba el öptürüp sarı simle haç işlenmiş, paketenmiş, kutsanmış kırmızı yımırta dağıtıyor elemanlara. Babam “gir sen de sıraya” dedi. Tamam, çocuk yaşta diilim, ama “banane lan ben el öpmem, sen al Patriğin yımırtasını” diyecek yaşta da değilim. Girdik sıraya. Herkesten sonra sıra bana geldi, kutlaştık, babam arkamdan “Badriark Hayr, kızım Garine, yumurta alabilir mi?” diye sordu. Bilmeyenler için, Şnorhk Badriark Yozgat’lı, Çart dönemini bebekken yaşamış, ilk ağızlardan dinlemiş, yokluklardan geçmiş, kadir kıymet bilen bir din adamı idi. Baktı, baktı, baktı “alsın alsın, ama bir tane alsın” dedi.
Biz, cemaatle birlikte olabilmek, tespih taneleri gibi dağılmamak için kilisenin çok mühim olduğunun bilincinde büyütülen nesle aitiz. Şimdi, hani dini bütün biri olduğumdan değil, ama kutsal, bizim “donagan” dediğimiz günlerde kalabalıksever bir insan olduğumdan kelli, mesela pandemi döneminde, kiliselerin dolup taşmaması, gelecek Zadig’i görüp görmeyeceğini bilemediğimiz büyüklerin ziyaret edilememesi, khtum ve Zadig sofralarının kalabalık, şen, kahkahalı olamaması beni ziyadesiyle üzdü. O yüzden bugünlere şükür…
Dilerim bir sonraki bayramlar daha da kalabalık, daha da neşeli, daha da muhabbetli ve daha da sağlıklı olur.
Kutlayanlara,
Քրիստոս Յարեաւ ի մեռելոց:
Օրհնյալ է Յարութիւնն Քրիստոսի։
Շնորհաւոր Սուրբ Զատիկ:
Maya, ılık süt içinde iyice eritilir ve yumurtalı karışıma eklenir. Süt çok ısıtılmamalı, yoksa maya pişer ve hamur kabarmaz!
Tüm malzemeler karıştırılıp yoğrulan hamur 1 gece sıcak bir yerde mayalandırılır. Mümkünse battaniyeye sarılıp kalorifer yanında bırakılmalı. Acil durumda, fırın 80 dereceye ısıtılıp söndürülür, hamur, ağzı kapalı bir kapta fırında bekletilir, böylece daha çabuk kabarır. Fırına hamur konmadan fırın söndürülmüş olmalı, yoksa hamur pişer.







“Türkiye’de Ermeni olmak depremi beklemek gibi”
Agos’un İmtiyaz Sahibi ve Ermeni tarihi araştırmacısı Sarkis Seropyan’a göre Hrant Dink’in öldürülmesi Abdülhamit döneminden bu yana Ermenilere yönelik her 10 yılda bir yapılan operasyonlardan biri..
Tehcir sırasında yedi yaşında olan annesi, Sarkis Seropyan’a çocukluğunda masallar yerine Ermenilerin yaşadıkları vahşeti anlatmış hep. Daha çocukluk dönemi bitmeden Seropyan, yoksulluk nedeniyle ortaokuldan sonra bir buzdolapçının yanında çalışmaya başladı. Anneannesi ve annesiyle Tarlabaşı’nda tek odalı bir evde yaşıyorlardı. Askere gitmeden hemen önce gayrimüslimlere yönelik yağma hareketi olan 6-7 Eylül Olayları patlak verdi. Dönüşünde kendi işini açtı, ama en büyük tutkusu kitaplardı. Sürekli Ermeniceden Türkçeye çeviriler yapıyor, Ermeni gazetelere yazılar yazıyordu. Yıllar sonra Hrant Dink’le yolları kesişti; sonra, 1995 yılında, tam 60 yaşında gazeteciliğe başladı. Hrant Dink’le birlikte hakkında 301. maddeden dava açıldı. Adliye koridorlarındaki saldırılardan o da payını aldı. Bu davadan yargılanması hâlâ sürüyor. Hayatı Türkiye’deki Ermenilerin yaşadıklarının özeti olan Sarkis Seropyan’a göre her 10 yılda bir Ermenilere sopa gösteriliyor. Ancak Seropyan’ı umutlandıran gelişmeler de yok değil: “Hrant’ın cenazesine binlerce kişinin katılması bize ilk defa umut verdi.”
– 1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül Olayları’nda İstanbul’da mıydınız?
– Yalova’daydım. Sabah erken dönecektik İstanbul’a, hiçbir şeyden habersiz. Üç arkadaş, sabah 06.00’da yola çıktık. Büyükada’ya geldiğimizde denizde kayıklar gibi yüzen masa ve sandalyeler gördüm. İskele civarındaki bütün kahvelerin, lokantaların malzemeleri denizdeydi. Önce masa ve sandalyelerin çatlaklıklarının gitmesi için suya bırakıldığını düşündüm. Sonra gemideki çalışanlar anlattı: “Ya sizin haberiniz yok mu, Atatürk’ün evine bomba koydular.” Belli kişilerin, gayet organize bir şekilde insanları galeyana getirip İstanbul’u yerle bir ettiklerini orada öğrendim. Yıllar sonra da bunun düzenlenmiş, programlanmış bir eylem olduğunu öğrendik.
– O sırada kaç yaşındaydınız?
– Askere gidecektim, 20 yaşındaydım. Askere gitmeden önce arkadaşlarla son gezilerimizi yapıyorduk. Olayı öğrendikten sonra ilk olarak evimi merak ediyordum. Annem ve anneannem vardı evde bakmakla zorunlu olduğum. O zaman iskelelerin çoğu köprülerin üzerindeydi. Ada gemileri tam Galata Köprüsü’nün ortasına yanaşırdı. İndiğimizde köprüden araç geçmiyordu. Köprünün üzeri kumaşlarla kaplanmıştı. Kumaşların üzerine de yiyecekler, başka şeyler dökmüşler. Bunların üzerinden yürüyerek Karaköy’e oradan da Şişhane’ye kadar yürüdük. Ondan sonra bir tramvaya asıldık. Evin durumunu tespit ettikten sonra çalıştığım dükkâna gittim.
– 6-7 Eylül’de evinize zarar vermemişler miydi?
– Hayır. Çünkü Tarlabaşı’nda ara sokakların birinde tek bir odada yaşıyorduk. Ev sahibimiz Rüştü Bey, Kıbrıslı bir Türk’tü. İki gözü görmeyen bir adamdı. Eşi Ermeniydi. O evde her odada bir kiracı otururdu. Sinema artisti Muhterem Nur da karşımızdaki odada kalıyordu. Olaylar başlayınca Kıbrıslı Rüştü Bey, elinde bastonuyla evin kapısının önüne koyduğu sandalyeye oturuyor. Yağmaya gelenlere de “Ben Kıbrıslıyım, bu evde Rum yok, gidin,” diye bağırıyor. Gerçekten de evde Rum yoktu ama Ermeni vardı.
– Vahşetin görünen sebebi Kıbrıs’tı. Ermenilere göre asıl neden neydi?
– Operasyonların başlangıcı Abdülhamit’e kadar gidiyor. Ermenilerin bir inancı vardır: “Türkiye’de yaşıyorsan 10 senede bir sopayı yiyeceksin kafana.” Bu artık bir atasözü oldu. Gerçekten de, 10 senede bir Ermenilere ya da genelde gayrimüslimlere yönelik bir operasyon olmuştur. Aklıma gelenleri sayarsam; 20 Kura Askerlik, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları… 20 Kura Askerlik’te amaç 20’den 40 yaşına kadar olan gayrimüslim erkekleri askere almaktı. Şaheser bir fikirdi! İsmet Paşa’nın o dokuz tilkinin dolaştığı beyninden çıkmış bir şaheserdi! Varlık Vergisi için de bugün “Türk ekonomisini kalkındırmak için gerekliydi,” diyenler bile oluyor. 6-7 Eylül Olayları’nı planlayan ise Ermenilerin çok güvendikleri ve inandıkları Demokrat Parti’ydi. Bu ülkede Ermeniler CHP’ye oy vermezlerdi. Bülent Ecevit’e kadar. Çünkü CHP’nin başında İsmet İnönü vardı ve İnönü, Ermeni düşmanı olduğunu defalarca ifade etmişti. CHP de, sol parti diye ortaya çıkınca Ermeniler de oy verdi. Ermeniler, İsmet Paşa’ya karşı Demokrat Parti’ye kurtarıcı olarak sarıldılar. Ama onların da ilk icraatı 6-7 Eylül Olayları’nı gerçekleştirerek bazı kesimleri zenginleştirmek oydu.
– Belli aralıklarla azınlıklara yönelik olayların veya operasyonların gerçekleştirilmesi Ermenileri nasıl etkiliyor?
– Durumu iyi olanlar göç ettiler. Yurtdışında kendine yeni bir hayat sağlayamayacak olanlar ise burada kaldılar. Bakın, zaman zaman bazılarımız yurtdışına göç edebilecek durumda olsak bile gitmiyoruz. Doğduğumuz toprakları sevdiğimiz için kalıyoruz. Hrant Dink yüz kere gidebilirdi. Gitmedi ama ona tahammül edemediler ve öldürdüler. Hep aynı zihniyet: “Yine bunların sesi çıkmaya başladı. Bir tokat atmak lazım.” Hrant Dink’ten sonra insanlar gitmeyi düşünmedi değil. Gidenler de oldu. Yine de gidecek. Her operasyondan sonra Ermeniler, “10 sene geçti, operasyonu yedik. Bir on sene daha rahatız, bu arada yavaş yavaş gideriz,” diye düşünürler. Ama zamanla unuturlar, gitmezler. Yeni operasyon olunca da “Gidecektik, nasıl unuttuk,” derler. Yani deprem gibi. Şimdi ise yavaş yavaş bir şeylerin düzeleceğine inananlar çoğaldı.
– Ne değişti ki?
– Hrant’ın ölümünden sonra bu kadar insanın, kalkıp bizimle birlikte yürümesi çok önemliydi. İnsanlarda demokrasinin yerleşeceğine dair umut belirdi. Ermeniler ilk kez umutlu. Gençler güzel şeyler düşünüyor. Türkiye’nin geleceğini birlikte inşa etmek istiyorlar.
– Ermeniler son seçimde kime oy verdi?
– MHP’nin tavrı zaten belli. CHP’nin sol parti olmadığı ortada. Demokrat Parti’ye oy verenler oldu. Ama Ermeniler genelde AKP’yi tercih etti. Çünkü gidecek başka parti yoktu. AKP’nin dindarlığı bizi pek etkilemiyor. Ayrıca AKP’nin, Türkiye’yi İran yapacağına inanmıyorum. Hatta bana göre bunu söyleyenler ayıp ediyorlar. Bu belden aşağı vurmaktır. Bunun dışında tabii ki Baskın Oran’a oy verdik. Çünkü azınlık mensubu olmadığı halde azınlıkların haklarını korumayı kendisine şiar edinmiş bir insan.
Yayın tarihi: 16 Eylül 2007, Pazar, Sabah Gazetesi Eki
http://www.sabah.com.tr/2007/09/16/pz/haber,FF54CC098C6C4F3C8AFADA2527B05E6D.html
Topik
Topik
Bilen bilir ya, bilmeyenler için anlatıyor olayım. Malum, çalışan anne-babanın çocuğu olmak zor meziyet. Ama evde yaya varsa, hem de o yaya en yakın kankan olmuşsa değme keyfine çalışan anne-baba çocuğunun. İşte ben de o ballılardandım. Ev kapısını hiç anahtarla açmadım, hep açanım oldu. Sırf bu yüzden bile, yaya en kıymetlisidir tornunun.
Yaya diyoruz, bir de altyazı geçelim. Gerçi artık yabancılı dizi çok, bilenler de çoğalmıştır ama yaya, ermenicede nine demek. Diğer bir deyişle anneanne, babaanne. Benim bu yazıda bu satıra kadar bahsettiğim kişi babannem, meşhuuuur Roza Yaya’mdı. Şimdiden sonrası ise ananne, Süzan Yaya, namı diğer Kangallı.
Efendim, yaya dedik, koyduk bir kenara. Bırakın orada dursunlar iki dakika. Biz ermeniler için, aile büyükleri kadar mutfak da mühimdir. Yine bilenler bilmeyenlere anlatsın diyerek geçemeyeceğim kadar hassas bir konu olduğundan azcık detaya girmem lazım. Mutfak dendi mi akan sular durur bizde. Hele ki özel günlerde… Ermenice “donagan” deriz, kutlanılacak tam karşılığı, bayram da denebilir ama bana yaban geliyor ikisi de. Neyse işte bizim “kutlu” günlerimizin menüleri de az çok bellidir. Özellikle Noel ve Paskalya dönemi Kurtuluş’tan geçerseniz iki evden birinden o kavrulan soğan kokusunu kesin alırsınız mesela. Hah işte dolmayı bilirsiniz, topiği de. Ama dolmaki, sarma derken, bir şekilde, birden çok coğrafyada mevcut yiyecekler başka, tek bir toplumla özdeşleşen yiyecek bambaşka. Bizim başka ise tartışmasız topik. Yani demem o ki, siz siz olun, yolunuz düşer de Ermenistan’a giderseniz, ya da Ermenistan’lı bir Ermeni ile karşılaşırsanız topik mopik demeyin. Topik dediğimiz arkadaş, İstanbul Ermeni’lerinin geleneksel yemeğidir. Yurtdışında yapanlar da yüksek ihtimalle, İstanbul kökenli olanlardır. Hatta Anadolu Ermenileri (asdfghhhhgf) bile bilmez topiği. Gerçi bizim Kangallı da lakabından da anlaşılacağı gibi pek İstanbul’lu sayılmazdı ama öğrenmeye ve gelenek göreneklerimize çok düşkündü. Okuma yazma bilmez, ama yol yordam çok iyi bilirdi. Dolayısıyle muhtemelen sonradan öğrendiği topiğin uzmanı olarak ailemiz tarihinde yerini almıştır kendisi. Öyle ki, mutfağına kimseyi sokmayan Roza Yaya’m, senede iki kez, topiğe elini sürmez, o görevi dünürüne devrederdi. Süzan Yayam da özene bezene yapıp amerikan bezlerine sarıp sarmaladığı topikleri tepsi içinde getirirdi biz de löpletirdik.
Topik denince, çoğu tanıdığımın yaptığı gibi saygı duruşuna geçmek farzdır. Bakmayın laf arasında “kolaydır, yapılır ne var ki?” demelerime. Eni konu el tutar ve epeyce meşakkatlidir. Tarife geçmeden önce hikayesine (kendi hikayem, yoksa topiğin tarihine girecek bilgi hazinesi bende nerdeee) bir bakalım.
Efendim, malum, çalışan ebeveynin armudu da dibine düştü ve lise bitince kendimce çalışma hayatına atıldım. Hem çalış, hem oku, hem gez toz tabii ki evişi, mutfak her çalışan tiki gibi nanay bende de. Bırakın topiği, makarna haşlamam bile namümkün. Evet yaş 28e varana kadar bu böyle. Sonrası, boşverin şimdilik, hedefe varalım… Sene 2001 aylardan Temmuz. Söylemesi ayıp bir gariban bulmuşum, nişanlanmışım, birkaç aya evlenecem. Hadi bari bazı klasikleri öğrenmeye çalışayım dedim. Aldım bizim Kangallı’yı karşıma. Bir hata işleyip sormaya başladım. Hayır hatamdan ders alıp susmadım da, ettikçe devam ettim, aynen şöyle: (Y: Yaya, M: Anam, G: Ben)
G: Yaya topik nası yapılır? (kağıt kalem elde, önce malzeme listesi gelecek diye başlamışım yazmaya)
Y: Haşlanmış nohutla patatesi rendeden geçireceksin…
G: Patates?
Y: He, nohutla… Ama kabuklarını çıkaracaksın..
G: Patatesin?
Y: Yooook nohutun
G: Patates kabuğuyla…
M: Garine saçmalama
G: Niye? Vitamini kabuğunda?
M: Sus
G: Tamam… Yaya sonra?
Y: Tahinle karıştırıcaksın…
G: Kimi?
Y: İşte hazırladın ya?
G: Neyi lan?
Y: E dışını…
G: İçine sıçıyım böyle işin. İçi dışı mı var bunun?
Y: E helbet kızım…
G: Peki ne kadar nohut?
Y: Bir kavanoz
G: Bardak?
Y: Yok kavanoz
G: Susayım…
Y: Evet
G: Tahin?
Y: Evet tahinle karıştır iyice aman topak olmasın…
G: Ne kadar tahin koyuyoz?
Y: Göz kararı işte…
G: Yaya gözüm mü var kararım olsun canını yediğim, bana ölçü ver..
Y: Göz kararı…
M: 500 gram yaz sen…
G: Peki öbürleri ne kadar? Dışı ne içi ne? İçi seni yakar dışı beni? Ölmek istiyorum, ölünce cenazemde topik yapın dağıtın, vasiyetimdir. Tarifini bile almaktan acizdi deyin, hatta mezartaşıma yazdırın… İmdat!
Bu kadar yazıp çizdikten sonra son bir rahmet isteği daha geldi. Efendim 2008 sonrası bizim Kangallı da göçünce öte tarafa, bu ulvi görev mamadan çok babaya kaldı. E malum tescilli gurme, mideli adam ya illa o yapacak özene bezene. Hem de ne özen… İşte o da gittiğinden beri anama kaldı tüm iş…
Neyse işte, benim mutfak sevdam o kadarken şimdi senede en az 1 en fazla 2 kez, 10 yılda bir olmak üzere kafama esince 3 kez yapabilen bir bünyeye dönüştüm. Aşağıda dışı, içi için ayrı ayrı malzeme listesini yaptım. Denenmiş onanmıştır. Yapın, yiyin, rahmet dilemeyi unutmayın…
Malzemeler:
Dışı İçin:
Yarım kg nohut
250 gr patates
250 gr tahin
1 tk tuz
İçi için:
1 tk tuz
1,5 kg soğan
1 çk kuşüzümü
1 çk çamfıstığı
2 tk şeker
2 tk yenibahar
2 tk tarçın
250 gr tahin
Yapılışı:
Eğer nohutu konserve kullanmayacaksanız bir önceki akşamdan ılık suda ıslatın. Konserve nohut da kullanılabilir, eğer sertçeyse bir iki taşım kaynatın işe girişmeden.
Bir püf: Mümkünse önce içi hazırlayıp soğumaya bırakın, sonra dışa girişin. Yoksa dışı beklerken kurur ve sarması zor olur veya çatlama olur.
Dışı:
Islanmış nohutu iyice haşlayın ve süzün. Kabuklarını soyun. Gerçi kabuk soymadan da rondodan geçirdiğim oldu, fena da olmadı ama ben yine de soymayı tercih ediyorum. Patatesi haşlayın ve soyun. Haşlanmış ve soyulmuş nohut ve patatesi püre olana kadar ezin. İçine tahinle tuzu karıştırıp pürüzsüz bir kıvama getirin.
İçi:
Soğanı piyaz kesin. 1 tk tuz atıp ateşe koyun. Orta/kısık ateşte ağzı kapalı şekilde pişerken ara ara karıştırın. Soğan suyunu bırakınca kapağını açın, karıştırmaya devam edin.
Bir püf daha: Soğanın suyunu topiğin dışını tatlandırmak için ayırın, bir kenara koyun.
Soğan püre olunca ateşten alın. Pişmenin tamamlandığını, soğanın dibi tutmaya başlayınca da anlayabilirsiniz. Yalnız tutturmayın fazla dibini dalıp da, gerek yok. Tahin, kuşüzümü, fıstık, şeker, yenibahar, tarçın ekleyin ve karıştırın.
Hazırlanış:
İçi pişirirken ayırdığınız soğan suyunu şimdi dışla karıştırma vaktidir. İyice yedirin. Sonra zurnanın zırt dediği yere gelmiş olacaksınız. Dıştan, “göz kararı” bir miktar alıp ince nemli amerikan bez (veya naylon streç) üzerine ince açın. Dışın ince olanı makbuldür o yüzden mümkün olduğunca inceltin. Bezi/naylon streçi görürseniz artık inceltmeyin, abartmışsınızdır…
Açtığınız dış malzemenin ortasına, hazırladığınız içten dolu dolu 1 çorba kaşığı koyun, hafifçe yayın ve bez yardımıyla dışı, zarfın arka yüzü oluşabilecek şekilde kapatın. Yani, dikdörtgen bir prizma oluşacak kalınlığı da 2cm’yi geçmeyecek. Dört kenarından arkaya doğru da kapatabilirsiniz elbet karton kutular gibi, ama benden söylemesi, o zaman kat yerlerinde üstüste gelen dış çok olacağından kalınlaşır ve dışının tadı içinden daha çok ağızda kalan topik başarısızdır.
Ahanda bu kadar, atla deve değil diye demiştim dimi dimi? =)
Paketleri buzlukta da dolapta da saklayabilirsiniz. Tabii ki dolapta 3-5 günü geçmesin ama buzlukta epey dayanır.
Servis etmeden sardığınız bezi/naylon streçi çıkarın, üzerini (katların görünmediği taraf) tarçın ve küçük bir maydanoz yaprağıyla süsleyin.
Son püf: Topiğin ehli olunca, sarmadan önce, daha doğrusu, dışı bezin üzerine yaymadan önce, bezin ortasına 3 küçük maydanoz yaprağı koyup öyle paketlerseniz, açıldığında çok daha prezantabl oluyor.
Afiyet şeker ve bol kalori olsun.
En mühim püf: Alkolsüz tüketmek günah, gidenleri anmadan yemek de ayıptır.


Anuşabur
Anuşabur
Gağant, yani çocukken (evet büyüdüğümüz doğrudur, çok olmadı ama…) eve çikita muzun girdiği ve anında tüketilen, sonra fazla muz ve çukulatadan ölesiye alerji olduğumuz; misafir olmadan da kuruyemiş yenilen ve istediğimiz kadar uyanık kalıp televizyon izleyebildiğimiz tek geceydi. O geceyi dışarda, arkadaş evinde, yani bir diğer deyişle aileden ayrı kutlamak tabuyken, gecenin en büyük özelliği, başta yaşlılar olmak üzere tüm aile eşrafının, hatta, eskiden, çok eskiden, konu komşunun birbirinde toplaştığı o eşsiz gün, daha doğrusu gece olmasıydı… Bakın dansöz konusuna girmiyorum bile…
“Yeter ki gel bana, senede bir gün” dizelerinin, sonradan adının Noel Baba, daha da sonra St Nikolaus olduğunu öğrendiğimiz, eve bacadan giren, densiz, sünnetsiz moruğa yazıldığını sandığımız saftorik yıllarımızdı. Evimizde şömine de vardı (evet, zengin burjua piciydim) ama gawur ellerin bir kısmına 6 Aralık’ta, bir kısmına 24ü akşamı geldiği iddia edilen şerefsiz, bize hep 31 Aralık’ta gelir, hatta çoğu zaman görünmez, göründüğünde de korkudan altımıza işetip giderdi. Hem o dingilin, gece 12de kapımızı çalıp, kimseye görünmeden, hediyeleri kapımıza bırakması yine kabul edilebilirdi ama niçin hep bizim açık mavi renkli çamaşır sepetiyle?!?!? Muamma…
Gağant öncesi, kulak aşinalığı mı, batıl itikat mı, bir yerden okumuşluk mu yoksa yaşanmışlık mı bilmiyorum ama şöyle bir hissiyatım var. Gağanta nasıl girersen, tüm sene öyle geçer. Buna halk arasında “meşhur gağant temennisi” denir (evet totomdan uydurdum ve genelleyip tanımladım). Bu yüzden gağantta hasta olan yekten sıçtı. Geyiği gağant babanın kızağında rahat bırakayım, ama bir de şu var ki, ev, mutfak, oda, eşik, üst-alt-baş herşey çiçek gibi olmalı. Ev tertemiz, yataklar düzeltilmiş, tozlar alınmış, mutfak gıcır gıcır, kenefler ciflenmiş, lavabolar kaolle parlatılmış vs vs vs. Çamaşırlık boş, ütüler bitmiş olmalı çünkü aksi taktirde tüm sene bunlar ayağınıza dolanır. Evet biliyorum saçma, ama sanki ardımdan eşşek kovalıyor gibi şu ara evişine hız vermiş durumdayım. İşin kötüsü azimliyim de…
Yine bir ritüel. Ermeninin sofrası bereketlidir. Bunu uzun uzadıya 5 Ocak’ta, bizim arifede konuşuruz, ama ecnebi memleketin alışkanlıklarından biri de gağant yemeği. Sanki hiç yenmezmiş gibi, hayvanlığı gağantta da tawan yaptırmak adetten. Biz evde yemeği hafif geçiştirir (tavuk suyuna şehriyeli çorba, pilav, haşlanmış tavuk ve salata), kuruyemiş, meyve, tatlı faslına uzun uzun yer verirdik. Ben gağantta evde olmasak da, yemek evimin bereketidir, zeytinyağlı yaprak-lahana dolmamı, topiğimi, gülsuyulu anuşaburumu, gağant çöreğimi yaparım.
Konu anuşabura geldiyse, bu sene kendimi zincirlerimden kurtardım(!) diyebilirim. Efendim, yemekte her türlü fanteziye açık olabilirim, böcek yemeye kadar, ama klasikler sözkonusu oldu mu kendimi şaşırtacak kadar tutucu olabiliyorum. Yapabileceğim tek değişiklik, mesela şekerli olmuşsa, bir sonraki sefere şeker ölçümü azaltmak. Ama yeni bir malzeme kullanmam zinhar tabudur. İşte bu sene şeytanın bacağını kırdım. Yağı boş bulunca nereye süreceğini bilemeyen garibim gibi, çam fıstığının iyisini bol bulunca az biraz anuşaburuma attım. Aslında dolmalık kuşüzümü de koyan var ama tabu yıkıyorum, hepsi birden olmaz, yawaş yawaş… Demem o ki bu sene anuşaburumda çam fıstığı da var…
Neyse, Gağant demiştik… Şimdi sakallı olaydı, Gağant hakkında 1583 efsane, masal, tarihi hikaye anlatabilir ve hatta yazabilirdi. Ama olmadığına göre bunu okumakla yetinip kaba etinizin üzerine oturacaksınız efendim!
Seneyi bitirirken, içinde bulunduğum iki yoğun hissiyat var. Aslında 3 ama hepinizin yakinen bildiği benim tarifsiz travmam, sizin “yeter leyn ezme artık” dediğiniz, ‘elde var bir’i saymıyorum. İlki, azrailin 2016 ölü kotasını dolduramadığında alımlara hız vermesi konusu. Bu kadarını yazayım ben, arka plandaki küfürleri okuyun siz. İkincisi de… Unuttum yazana kadar. Demek ki yalanmış asdfghjk…
Çocukken (takriben 28ime kadar olan) kutladığımız gağantlarda pek sevmediğim, beni az biraz hüzünlendiren bir ritüelimiz vardı. Hayır, şişe/ampul/nar kırmak değil, onu Facebook’ta gördüğünüz gibi her (çoğu sonradan görme) insan bilir. Gece 12ye saniyeler kala ışıklar söndürülür, herkesin eline, burada çam ağacı mumu olan, bizde de süs mumu olan o ince kırmızı mumlardan, o olmadığında evde herdaim zulalanmış bulunabilen doğum günü pastası mumlarından, en eskiden de bildiğimiz tek tip beyaz mumlardan alır, 12ye karanlıkta yakılmış mumlarla girerdik. Saatler 12yi çaldığında, yani moruk eski yıl defolup gencecik yepyeni yıl teşrif ettiğinde, herkes birbirini kutlar ve sonra ışıklar açılırdı. Mumu ilk sönenin en erken öleceğini sandığım yıllardı. O da yalanmış…
Efendim mum hipotezimin başarıya ulaşmadığını gördükten sonra daha mütevazi isteklerde bulunmaya başladım. Mesela kimi insanlar hayatımdan defolsun, kedilerin tırnağı olmasın ki tırmalayamasın, arabam hep düzvitesli olsun, bir gün zayıflayabileyim gibi bazen ütopik, bazen hayalperest, bazen de çok basit isteklerde bulundum. Çoğu gerçekleşmedi tabii ki. Çok ender, belki 2-3ü zaman içerisinde “hayaldi gerçek oldu”, ama o kadar uzun zaman sonra gerçekleşti ki unutmuşum. Hep dilediğim “Roza yayam geri gelsin” zaten hiç gerçekleşmedi, onu net hatırlıyorum. Gelse bilirdim çünkü…
En son 2014 yılbaşısıydı. Çok net hatırlıyorum. Korkunç bir yaz tatili geçirmiştik. Tüm karşı çıkmalarıma rağmen, non stop gitsek bile 18 saat sürecek 1800 km yolu arabayla gitmeye heveslenen kocamı kıramayınca zaten benim için işkencenin ilk adımı atılmış oldu. Doğum günümü yolda geçirdim (leyleği havada gördümle eşdeğer sanırdım bunu, doğum günün nasıl geçerse yeni yaşın da öyle geçer ya, (bkz. meşhur gağant temennisi) yeni yaşımda çok gezdim(!) evet!!!) üstüne tatilde arabamız çalındı, orada oğlan, dönüşte kız ve koca hastalandı, 1 hafta hastaneler vs vs vs. O da bitti, ben çok akıllıyım ya, delirmemek için psikolojik desteği eksik etmeyeyim diye gittiğim psikiatrımla yeni yıl dileğimi paylaştım. Her “standart yabancı uzmanı İsviçreli” psikiatr gibi benim de bilinçaltımda memleket özlemi olduğunu düşünüyordu kuşkusuz. Ben de “bilincimin altına inmene gerek yok, bunu ortaokul mezunu, orta zeka seviyeli, ortalama her insan bilebilir, inkar dahi etmiyorum ki” diyordum. Evet çok zeki ve bir o kadar güzeldim! Sonra can alıcı konuya geldik. Meşhur yaz tatili travmamı atlatabilmem için “İstanbul’a gitmeyi planlıyor musun?” diye sordu. Aslında plan neyin yoktu ama aklımızda bir yaz İspanya, bir yaz İstanbul vardı hep. Adil ve değişik olacaktı herkeş için. Ama o kadar boktan bir yazdı ve o kadar bunalmıştım ki, belki yazın gidecektik ama kendi kendime, “Allaaam lütfen ama lütfen bir imkan olsun, birşey olsun, ne bileyim, nişan, düğün, tapu işi, evrak/imza/yasal işlem felan, gökten bir imkan düşsün de ben gitmeye mecbur olayım 2015’te yazdan önce şöyle bi kafamı dağıtayım” diyordum. Çokbilmiş psikiatrla paylaştım, gülüştük… 2014 yılbaşısıydı…
Yukardaki bunu da yanlış anladı…. 2015’te 5 kez İstanbul’a gittim. Cenaze, hastane, helva, 40… İtin duası tutsa zaten gökten kemik yağardı…
Efendim bu sene de anuşaburumuzu pişirmek kısmet oldu, şükür. Ağız tadıyla yemek ve bereketini hayatlarımızda görmek de kısmet olsun; ağız tadımız tüm sene bozulmasın diye dileyeceğim ama it, dua, kemik üçlemesini düşünüp susmakla yetiniyorum. En azından küfretmiyorum ya buna da şükür.
Sofranızda Halil İbrahim bereketi, yüreklerinizde de huzur bol olsun. (Evet Halil İbrahim de var bizde bereketi de… Biz ona Hayr Apraham diyoruz, o da bizim sofraları bereketliyor…)
Huzurla…
Ps. Son foto temsili. Anuşabur yenmeden hemen önce süslenir o yüzden bu seneninki boş
😎
Tarifi de şuraya yapıştırayım da…
Malzemeler:
1 kg buğday
1250-1500gr şeker
300 gr Kuru üzüm
200 gr Kuru kayısı
1 fincan gülsuyu (isteğe bağlı)
(Ben üzüm-kayısısını ve gülsuyunu bol tutarım. İsteğe göre yine içine çam fıstığı ve kuşüzümü konulabilir.)
Yapılışı:
Buğday akşamdan ıslatılır. Sabaha süzülür, yıkanır ve kısık ateşte haşlanır. Buğday suyunu çektikçe ılık su eklenir. Haşlanınca ocak kapatılır. Tencere bezlerle sarılıp sıcak bir yerde (misal kalorifere yakın) 1 tam gün bekletilir. (Bune ermenicede “buğdayı gelin yapmak” denir.)
1 gün sonra buğday kısık ateşe konur. Sürekli ezilerek ve ılık su eklenerek pişirilir. Ezme işlemi, mevcut buğdayın yarısını mixerle ezip yarısı olduğu şekilde bırakılarak da yapılabilir. Bu durumda pişerken ezmeye gerek kalmaz.
Gülsuyu eklenir. En son şeker konur ve buğday şekeri emince üzüm kayısı eklenir.
Böylece kaselere konur ve dolapta soğutularak yenir.
Nar taneleri, ceviz, findik, tarcinla suslenerek servis edilir.












