Tag Archives: garine

Zadig Çöreği

Standard

En sevdiğim bayramdır paskalyadır… Yok hayır dinle imanla alakası yok. Olay tamamen “ayısal”. Çünkü paskalya arifesinde Kurtuluş/Bakırköy/Yeşilköy sokaklarında dolaşırsanız önce şahane bir soğan/dolma kokusu, sonra tarçın/topik kokusu, en son da mis gibi mahlepli-sakızlı çörek kokusu alır burnunuz. Elbette ki bunların hazırları muhtelif mezeci, market ve pastanelerde mevcut ama evde yapmak gibisi var mı be? Yapmak ayrı güzel, dağıtıp paylaşmanın keyfini sürmek apayrı güzel. İşte belki de bu yüzden, hatta evet, tam da bu yüzden, gurbetin içine …. Abi elin Alamanına, İsviçrelisine ne anlatıcan mahlepi, sakızı? Mazallah midesine dokunur. Şükür karşı Alaman komşumuz eski turizmci, bol bol gidip gelmiş bizim memlekete de az buçuk tanıyor bizim lezzetleri. Dün, taze sokak simidini yolladığımda mesaj yazana kadar zaten fırına atıp çıtır çıtır lüpletmiş. Yarın çöreği götürünce parlayan gözlerini görmek dünyalara bedel vallaa…

Neyse işte, bu sene, malum, memleketteydim, günüm şaştı azcık. Normal şartlar altında Perşembeden yumurtamı boyar, çöreğimi pişirirdim  ve hatta topiğimi, dolmamı da hazır ederdim. Ama Cumartesi geceyarısı eve gelince hepsi hayal oldu. Allahtan kafayı çalıştırıp Cuma günü efendiye çörek malzemesi siparişi verdim de bugün yapmak kısmet oldu. Aksi taktirde yarından önce yapamazdım çünkü paskalya bayramı sebebiyle yarına kadar burada hayat durmuş vaziyette. Bu saatte de olsa, evi mis gibi koku sardı ama anlayan kim? Ha pardon var bir anlayan. Oğlan yataktan çıkıp “yukarı kadar geldi kokusu, biraz yiyebilir miyim?” dediyse de henüz pişmediğinden yarın sabaha hazır edeceğim sözünü verince rahatladı. Ne demişler, çekirdekten ayı yetiştirilmeli.

İşte böyle sayın okur. Ben aşağı tarif de, fotoları da iliştireyim de, sonra yok ben bilmiyordum, yok haberim yoktu olması. Fotolar kısmen yeni, tarif çok eski. Hatta bu tarifin hikayesi de var anılı manılı, bol meftalı ama o da başka sefere artık.

De hayde, sakızınız, çöreğiniz, böreğiniz, topiğiniz ama bilhassa lakerdanız bol, sofranız şen, meclisleriniz eksiksiz olsun…

Malzemeler:

8 yumurta
2 su bardağı şeker
1 tatlı kaşığı tuz
1.5 su bardağı süt
2 paket yaş maya
375 gr margarin
1 çorba kaşığı mahlep
1 çorba kaşığı sakız
1.5 kg un

Üzeri için:
Yumurta sarısı
Çörekotu
Susam
Dilimlenmiş badem

Yapılışı

Yumurta, şeker ve tuz, mikserle iyice çırpılır. Maya, ılık süt içinde iyice eritilir ve yumurtalı karışıma eklenir. Süt çok ısıtılmamalı, yoksa maya pişer ve hamur kabarmaz! Margarin eritilip karışıma eklenir. Çok sıcak olmamalı, yoksa yumurtalar da pişer, hamur da kabarmaz. Sakız iyice ezilip eklenir. Sakız, un gibi olmalı. Havanda dövülecekse, buzluktan çıkmış sakız kullanmak ve dövmeden yapışmasın diye bir çimdik nişasta/un eklemek gerek. Veya yine buzluktan çıkmış sakız, sağlam ve temiz bir poşete konup merdane veya ağır bir şeyle dövülebilir. Sakız un haline getirildikten sonra, en iyisi çay süzgecinden geçirerek hamura eklemek. Sakız taneleri bütün halde hamurda pişerse hamuru da çöreği de acılaştırır.

Tüm malzemeler karıştırılıp yoğrulan hamur bir gece sıcak bir yerde mayalandırılır. Mümkünse battaniyeye sarılıp kalorifer yanında bırakılmalı. Acil durumda, fırın 80 dereceye ısıtılıp söndürülür, hamur, ağzı kapalı bir kapta fırında bekletilir, böylece daha çabuk kabarır. Fırına hamur konmadan fırın söndürülmüş olmalı, yoksa hamur pişer. Mayalanan hamurdan minik bezeler yapılıp unlanmış tezgah üzerinde mayalandırılmaya devam edilir. Bezeler üçer üçer örülür.

Bir deneme yaptım ve bu ölçülerle 3 büyük 3 küçük olmak üzere 6 çörek çıkardım. Büyükler 200grx3 bezeden, küçükler ise 150grx3 bezeden örüldü. İstendiği taktirde 100-120gr’lık bezelerle daha da küçük çörekler yapılabilir. Mayalandıkça ve pişirilince daha da şişeceğinden küçük porsiyon olarak ölçülü olur. Örülüp fırın kağıdı üzerinde tepsiye konur ve fırınlanmadan önce de bir süre mayalandırılır. Üzerine önce yumurta sarısı, sonra çörekotu, susam, dilimlenmiş badem serpilir. (Arzuya göre elbette) 170-180 derece ısıtılmış fırında üzeri iyice kızarana kadar pişirilir.

Afiyet olsun…

Bu yazı 3 Nisan 2026 tarihinde AGOS internet sitesinde yayınlanmıştır. Zadig çöreği

YÜZLEŞSİNLER, YÜZSÜZLEŞMESİNLER!

Standard

Bir panelde mi dinlemiştim yoksa bir videoda mı duymuştum anımsayamıyorum. Bana şahsen anlatılmadığından eminim ama belki de okuduğum Celal Başlangıç yazılarını gözümde çok net canlandırdığımdandır, gerçekten hatırlayamıyorum, çok zorluyorum, hatırlayamayacağım da asla. Ama o sözler kulağımda:

“Bana 1915’te ne olmuştur diye sormayın. Ben kendi nenelerimin hikayesini biliyorum. Bana masal diye anlatıldı o “göç hikayeleri” anneannem ve annem tarafından. Sonra aynı hikayeyi birbirini o günlerden sonra hiç göremeyen dayımdan dinledim, ölüm döşeğinde, ama bilinci gayet açıkken. Kimse bana şöyle oldu, böyle oldu demesin boşuna, ben nenelerimin yaşadıklarını biliyorum!”

Bu anlatıyı, konuşmayı, yazılanı, anıyı, yaşanmışlığı, adına ne derseniz deyin, hayatımda ve vicdanımda baş köşeye koydum. Tıpki Zakarya Mildanoğlu’nun yazdığı, dedelerinin hikayesi gibi. Tıpkı Hrant Dink’in 23,5 yazısı gibi. Fethiye Çetin’in Anneanne’si, kimisinin nenesi, kimisinin dedesi gibi. Ben onları aldım, başımın ucuna, yüreğimin en yumuşak köşesine, öfkemin en uç noktasına koydum. “Ama göç ettirilmeselerdi, onlar da…”, “Ama Hamidiye Alayları…”, “Ama Ruslar…”, “Ama Sarıkamış’ta da…”, “Ama Hocalı’da…” ile başlayan cümleler kuranlara gülümsememe, “Peki” diyip bir daha “Allah birdir” ya da “Senin adın Garine’dir” deseler dahi inanmamama yardımcı oluyorlar sağ olsunlar.

Kimseye “şunu yapsın, bunu yapmasın” diyemem, ne haddime. Ama kendi yapıp yapmayacaklarımı biliyorum. Benim şahsen ne toprak, ne sınır, ne özür beklentim var. Altındaki ölülerimin bile huzur bulamadığı toprağı ben ne yapayım ki? 3000 kilisemin, 2000’e yakın okulumun ahıra, helaya, hiçliğe dönüştürüldüğü şehirlerde ben artık ne arayayım? Anılarım bile o toprakların taa dibinde yer bulamamış, gerisi teferruat. Tazminat mı? Atalarımın mezarını o tazminatla bulabilecek miyim? Der Zor çöllerinde toprak bile eşelemeden ayaklara takılan kemikleri o tazminatla açıklayabilecek miyim? 1915 Nisan’ında bedenini Fırat’a kurban edip “yok olan” nenelerimin izini bulabilecek miyim? Şu yazdıklarıma dahi “Ama siz de Hocalı’da…” diyebikeceklere edep, izan, akıl, fikir, vicdan satın alabilecek miyim?

Bıraksınlar bu işleri. Tek dileğim var benim şahsen, bizzat, diasporadan da, Türkler’den de, Ermeniler’den de, herşeyden, herkesten bağımsız. Şahsi dileğimdir, kimseyi, hiçbir kurumu, kişiyi, mecrayı bağlamaz:

Yüzleşsinlerin, yüzsüzleşmesinler!

PS. Survivor kelimesi çoğu Ermeni’ye bir yarışmanın adını değil, 1915’te hayatta kalanları hatırlatıyor.

#վերապրող#verabroğ#Survivor#ArasYayınevi #24Nisan#Çart#Godoradz #BazıYaralarZamanlaİyileşmez #24Nisan1915

İyi ki vardı Mehmet Ördekçi

Standard

“Ve kavga sona erdi…
Sistemle kavga, hayatla kavga, bedeninle,ruhunla kavga hepsi bitti.
Ne yeryüzü aşkın yüzü oldu, ne de dağlarına bahar gelebildi memleketimin.
Sadece biz yandık kavrulduk, biz tükendik.
Bir daha eksildik, hasret çekeceklerimiz listesine bir artı daha koyduk.”

İjlal (Mehmet Ördekçi’nin kızkardeşi)

* * *

Bu alemden bir Mehmet Ördekçi geçti, bir yıldız misali kaydı, hayatlarımıza teğet geçti ve gitti yolculuğunu yarım bırakıp. Şimdi bana kimse kalkıp “Kim bu Mehmet Ördekçi?” diye sormasın. Merakınızı uyandırmadıysa atlayın diğer konuya, merak ettinizse eğer biraz, internette arayın ve (öz)geçmişini, dahası, şimdisini öğrenin. Ben size bu yazıda Mehmet Ördekçi’yi değil, “Memed’im Memed’im Ördekçi’m” diye hitap ettiğim arkadaşımı anlatacağım. Mesela ben ona ‘Memed’im Memed’im’ derken, çok kısa bir süre önce öğrendim ki (ben öğrenmedim, kendi söyledi) nüfusta adı gerçekten de Memet olarak yazılmış. Ondan sonra daha da pervasızca seslendim ona. Hatta 11 Nisan günü, anneciği Fatma Anne’yle tanışırken adımı duyar duymaz “Haaa o Memed’im Memed’im yazan kız sensin” dedi. Mehmet de “He anam, bu o kız işte, yapar öyle şeyler” dediydi.

* * *

Hayata Dönüş Operasyonu ve işkenceler

Memed’imi ben 2007 sonrası sosyal medya aracılığı ile tanıdım. Sivri dili, o sivriliğine rağmen yumuşak ve goygoycu üslubu, insanı en acı olaylarda bile gülümsetebiliyordu. Hayır, olayların komikliğinden değil bu gülümseme, bilakis, tamamen Mehmet’in ifadesi ile alakalı idi . Çünkü mevz-u bahis olan goygoyluk konular değil, kardeşini bir “Hayata Dönüş” operasyonunda kaybedişi ve bu haberi emrivaki şekilde alışı, hapiste acılar içinde geçirdiği 10 sene ve günümüz (o günlerin) politik atmosferinin geren ve üzen ortamı idi.

Az biraz araştırınca kardeşi Murat Ördekçi ismine (ki kendi de sık sık dile getiriyordu hep), “Hayata Dönüş Operasyon”una, Mehmet’in 10 senelik zindan hayatına, travmalarına, hayatına bir yandan hakim olmuş, öte yandan ciddiye almadığı işkencelere ulaşıyordunuz. Ve en nihayetinde, son aylarda farkettiğimiz, o vurdumduymazlığın aslında biraz da boşvermişlik olduğuna…

Son günlerinde, soğuktan, bacaklarındaki yaralardan, yürüyememekten, hayatını “normal” sürdürememekten şikayetçi olan Memedim Memedim, aslında gidişine hazırlamış kendini. Sürekli doktor randevularını ertelemesi, kendine, ruhen ve bedenen göstermesi gereken özeni hep savsaklaması, yarım kalmış işlerini sıralaması (kitabı, kütüphanesinin klasifiye edilmesi, anlatacaklarını biriktirmesi vs.) hep bundanmış meğerse. Benim son yıllarda, sıralı/sırasız tüm giden yakınlarımda, özellikle de “sırası geldiğinde gidenlerde” farkettiğim bir şey var. İnsan, gideceği zamanı hissediyor olmalı. Bir ulvi huzur, bir kabullenişlik, bir teslimiyet, bir ermişlik geliyor yolculuğuna hazır insana. Babamdan biliyorum, ölen yaşlı yakınlarımızdan biliyorum ve Mehmet’imin gidişi ile de perçinlendi bu bilgi. Mehmet, yakın çevresinden duyduğum kadarı ile, uykusuzluktan şikayet ettiği son haftalarından itibaren uyumasını kolaylaştıran şekerli, unlu gıdaları yememeye başlamış.

* * *

Ölümü kabulleniş

Aylar önce, sanırım tam olarak Ağustos başlarına Mehmet’in komaya girdiğini, çoklu organ yetmezliğinden ötürü bedeninin iflas ettiğini öğrendiğimde, daha yeni yeni fena haberini aldığım başka bir arkadaşım geldiydi aklıma. O da “organ bulunamayacağını” anlayınca her şeyden vazgeçmiş, ölümünü beklemişti açıklanamayan dirayetiyle. Ama Memed’im Memed’im Ördekçi’m neler görmüş geçirmişti, o başkaydı. Feleğin çemberinden ayrı, işkencenin dibinden ayrı geçmiş; babasını, kardeşini gömmüş; bir sürü bedeni zafiyetine rağmen ruhen hep dinç, sağlam ve “ayakta” durmuştu. Direnmek eylemini, madden manen ben Memed’imden öğrendim. Ben basit gündelik tersliklerden şikayetçiyken, o, müthiş bir sağduyu ve kabullenişle, nam-ı diğer ermişlikle “Bak Garine…” diye başlayan cümleleriyle beni yatıştırabilmişti. En son, onu ayakta, sağlıklı görmemiz, babamın cenazesinde Şişli’de kabristanda olduydu. Gelmiş, var olsun (ruhen en azından). Sarılıp sarmalanmıştık. Acıların mağmasından geçmiş adama, 80 yaşında, kanserin 4. evresindeki adamın ölümünden ötürü duyduğum hüzünden bahsetmem abesle iştigalden başka bir şey değildi elbet ama o, Memed’im Memed’im Ördekçi’m, büyük, o kocaman olgunluğu ile dinlemişti, teselli etmişti yine de beni.

Bir de topik maceramız vardı Memedim’le. Efendim, muhtemelen editörlük yaptığı dönemler olmalı. Taksim’de bir seyyar satıcıda topiğe rastlıyor. Çok merak ediyor, almak istiyor ama cebinde para zaten sınırlı, artı o topik öyle bir pahalı ki, içine dert oluyor. 2009 yazında, yaz şartlarında dışı cıvımış bir topiğe bile tapmışlığı vardır. Hayır, “Biz topik severiz, Ermeni komşularımız vardı bizim, ne güzel günlerdi” kıvamında değil de, daha ziyade yokluk günlerinde içinde yer etmiş bir eksikliği tamamlamanın verdiği bir “topikseverlik” idi onunki. İyi ki de yemişiz…

* * *

‘Egobur’ insanların hedefinde

Diğer bir Mehmet’in, Mehmet Demir’in deyişiyle, egobur insanların hedefinde olmuştu Memed’im Memed’im Ördekçi’m hep. Hastalığında da, sağlığında da. Hatta komaya girişini bile “Para toplamak için numara yapıyor” basitliğine indirgeyen kifayetsiz muhterisler olmuş. Bende bloklandıkları için haberim dolaylı yoldan oldu. Mehmet Ördekçi, siz, ben gibi basit, sade, sıradan bir insandı. Öyle ne müride, ne taraftara, ne de tarafa ihtiyacı vardı. Kanmayın bu çirkin egoburların yazılarına, yaymayın, adını dahi anmayın, hem Mehmet Ördekçi’nin, hem sokakta rastlayabileceğimiz kadar sıradan yurdum insanının, hem de benim Memed’im Memed’im Ördekçi’min anısına saygısızlıktır bu.

Gidişi ile yokluğunu anladığımız insan, varlığı ile gereksizliğini farkettiğimiz insandan çok daha kıymetlidir elbet. Hele ki söz konusu insan, tüm varlığını, sonsuz içtenliği ile kaleme dökmüş, her anını, her anısını, tüm samimiyeti ile bize sunan biri ise, siz siz olun, kanmayın ağzından kanalizasyon pisliği akıtan insan müsvettelerine.

Mehmet Ördekçi ve onun gibiler, ölümünden sonra dahi hep iyi anılmayı hakedenler yani; bizlerle, biz, sevenleri ile sonsuza kadar olmasa da en azından biz ölene kadar yaşayacaklardır. İnsanı kıymetli kılan da, yaptıkları, ettikleri ile kıytırık hayatlarımızda bu şekilde temiz, güzel ve yaşadıkları tüm kötülüklere rağmen iyilikleri ile yer almalarıdır.

Dolayısıyla, iyi ki vardı Mehmet Ördekçi, iyi ki teğet geçmiş hayatlarımıza ve iyi ki tanımışız onu şu kısacık ama çok yoğun hayatında. Hayatını işkenceler ve hapishane soğuklarında geçiren; ayağı halı ile on yıllık mahpus hayatı sonrasında temas eden bir insanın gözyaşına inanın, samimidir o gözyaşları çünkü.

Mehmet Ördekçi’yi önce devlet, sonra hayallerini gerçek etmeye yetemeyen bizler öldürdük, el birliği ile olmasa da, ‘aramıza hayat girdi’ğinden ötürü. Keşke sevdiklerimizi öldükten sonra değil de ölmeden önce mutlu edebilsek gönlümüzce…

İyi ki vardın Mehmet Ördekçi…

İyi ki tanımışız seni…

* * *

Kaynak: AGOS

11 Nisan 2019 günü Kenan Yenice, Garine Seropyan, Mehmet Ördekçi, Jale Mildanoğlu ve Zeynep Ayla

Sefaköy Ördekçi Malikanesi 

8 Mart Kutlamalarına Giriş – 101

Standard

Seneden seneye büyüyoruz, akıl gelişiyor, olgunlaşıyoruz ya (büyüme kısmına ikinci paragrafta girilecek) işte kadınlar gününde ne kadar büyümüşüm bir göreyim istedim. Kutlamalara ne zaman başladığım hatırlanmıyor ama son verdiğim zaman belli…

Büyümek demiştim dimi? Alın size ikinci paragraf. Ben, babam ölünce büyüdüm. Ya da tüm dünyevi şeyleri boşverdim. Dünya yansa ben taranıcam, o kadar. Umrumdaysa şuradan şuraya gitmek nasip olmasın. Dert ettiğim tek şey ailem. Ailelerim daha doğrusu. Ölenle ölmüyorum artık. Üzülüyorum, ağladığım dahi oluyor ölen öleni hatırlattığı için, ama ölmüyorum. Bir kez ölünüyor çünkü, ve ben o hakkımı kullandım. Geçmişler olsun!

Bu sene yine sabahtan başlayıp akşama kadar yapacaklarımın listesini yapabilir, üstünüze yine bir ağırlık çökertebilirim ama yok yapmayacağım. Kocamın ballı sütünü verdim, mutfağa, evi süpürmeye, çamaşır ve ütüye, öğlen yemeğine girişmeden önce yazayım dedim günün anlam ve önemine dair(!).

Bir kadın dost yazmış, bugün kadın haklarını hatırlama günüdür, çiçek böcek için bir sürü gün var, onları kullanalım. Ayrımcılığın her türlüsü ayıptır, günahtır, yanlıştır; buna pozitif ayrımcılık dahil. Bilinç mühim tabii… Demet Akalın’ın en iyi kadın ödülü aldığı bir dünyada kadınlar günü kutlamak biz kadınlara hakarettir benceleyin. Ama kutlayana engel olamayacağım. Güle güle kullanın, kutlayın, hayrını görüns…

Ben bugün, dalak dolmasıyla meşhur, hayat dolu olmasıyla örnek, emekçiliğiyle önder, kahkahasıyla yaşamımıza renk katan Civciv’imizin gününü kutluyorum efendim. Eskiden emekçi yayamın günüydü (bkz. 2016)  artık bizim Kangallı Süzan yok ama emekçi kahkaha sebebimiz, canımız ciğerimiz Civciv’imiz Luiz Şeritçiyan herdaim var ve olacak. Emekçi civcivler günü kutlu olsun… Seviyoruz kendisini ve hastasıyız herdaim =)

Read the rest of this entry