Bugünkü mönümüzün nadide parçasını tanıtayım: Ghapama (okunuşu tam olarak khapama, ğapama). Ermenice yazılışı ise meraklısı için: Ղափամա
Ben de merak ettim elbet ama öyle köklü bir bilgiye ulaşamadım, çünkü bu tip bilgilerimin kaynağı, muhtelif memleketlerin mikipedyası değil, babamdı vakt-i zamanında. E kendisi de artık aramızda olmadığından ve hatta rahmetli çoktaaaan toprakla yekpare olduğundan kelli, size tahminlerimi, okuyana ayıp olmasın diye biraz da armenipedyadan derlediğim hap bilgileri sunmaktan başka çarem kalmadı.
Etimolojik olarak Ղափամա
Ghapama, TDK’nın bize öğrettiği kurallar çerçevesinde (çünkü ğ ile kelime başlamaz) Türkçede khapama diye yazılır, ğapama (birazcık sertçe bir yumuşak g ile) okunur. Bizde Ğapama yazılır, öyle de okunur. Tahminim -ki kendisi sanal alem bilgileriyle örtüşüyor- kapa(t)mak’tan geldiği yönünde. Vahe Berberyan parodilerindeki “Caketis ceben çakhmakhıs per” Ermenicesi kadar net aslında nereden geldiği. Anlamı veya kullanımı da tahmin edilemeyecek kadar zor(!), kapatma, örtme, buradan da yola çıkarak kapalı kapta pişirme olmalı. Almancadakine benzer biçimde mastar almış fiilden türeyen isme dönüşmüş. Kısacası, etimolojisi yapmasından çok daha basit.
Bildiğim kadarıyla kapama bir yemek adı olarak bilinse de aslında mücver veya pilaki misali aslında bir pişirme tekniği. Bildiğimiz klasik et/tavuk, patlıcan kapaması gibi. Hani ghapamayı kabağın kapağını kapatıp pişiriyoruz ya, pilavla eti de üzerini kapayıp fırınlıyoruz, ahan da olayı bu.
Bir ritüel olarak Ղափամա
Bu yemek, Ermeni(stan) veya “doğu Ermeni” (արեւելահայ) kültüründe sadece sıradan bir yemek değil, bereket, aile birliği, hasat ve misafirperverlik sembolü olarak kabul edilir. Ekseri yılbaşı, dznunt (Ermeni noeli, 5 Ocak akşam yemeği), düğün gibi büyük davet sofralarında olur. Çok kişiyi doyuracağı için olsa gerek, kalabalık davet sofralarının gelenekseli olmuştur. Hatta günümüz Amerika diyasporasında Ghapama’nın Thanksgiving masasında da geleneksel hindinin yanında yer bulduğu görülür.
Amma ve lakin, hani geleneksel yemek denince sanki çok daha uzun yüzyıllardır süregelen bir mutfak kültüründen gelen yemek geliyor insanın aklına ister istemez. Balkabağının da domates, patates gibi doğuya 18-19. yüzyıllardan sonra geldiği bilindiğinden, bu yemeğin geleneksel Ermeni halk yemeğine dönüşmesi geç dönemlere denk gelir.
Hepsini bırakıp “halk” detayına dikkatimizi verince de bence en önemli kısma geliyoruz, yani pratikte bu yemeğin mutfak ve hayattaki yerine. Khapama en çok yeni yıl ve Dznunt’ta yapılırmış. Mış diyorum çünkü bu bilgi bana internetten geldi. Aynı zamanda düğünlerde, kalabalık davetlerde ve hasat zamanları da çok yapılırmış. Ben bana en enteresan gelen detayla başlayayım: Hasat zamanı. Aslında bu detayla tam da yemeğin özüne inip bize en mantıklı gelen bilgilere kavuşuyoruz. Özellikle sonbahar hasadı dönemi yapılan khapama, aslında bize gıdaların korunma şekilleri, sebze/meyvelerin mevsimi hakkında da bilgi veriyor. Kışa dayanıklı kabak sebzesinin, tüm kış beslenmek için kurutulup saklanan meyve ve yemiş kuruları ve dayanıklı gıda olan pirinçle doldurulup zenginliğin simgesi olan bal ve yine kuru yemişlerle pişirilmesi ve bu yemeğin hem hasat zamanı kırsal insanların hem de bayram-seyran kutlamalarında varlıklı kesimin evlerine girmesi bize aslında yemek hakkında en detaylı bilgiyi veriyor. Malzeme ile doldurulmuş kabak aynı zamanda bolluğun, bereketin sembolü olmuştur.
Khapama, köy yerinde, ekmek ve lavaşların da pişirildiği yer tandırlarında asılarak pişirilir. Dolayısıyla, aynı lavaş yapımı gibi, khapama yapımı da bir ev/aile ritüeline dönüşmüştür. Ev ahalisinin (kadınların desek daha mı doğru olur bilemedim şimdi) sonradan adının tonir olduğunu öğrendiğim yer/kuyu tandırlarının başına toplanıp bu ritüeli gerçekleştirmesi de birlik, beraberlik ve geleneği beraberinde getiriyor sanki.
Ancak, bildiğim kadarıyla bu yemeğe resmi olarak Ermenistan dışında pek rastlayamadım. Ve hatta, bu, resmen doğu Ermenilerinin yaptığı bir yemektir. Nasıl ki taze kişniş, muhtelif otlar ve kahvaltıda votka, paça çorbası servisi bir doğu Ermeni geleneği ise topik, zeytinyağlı dolmalar, dalak dolması, uskumru dolması batı Ermeni gelenekselleri ise ve bu gelenekseller karşılıklı olarak pek bilinmezdi ise de çok kısa bir süre evveline kadar, işte bu ghapama da doğu Ermenilerinin, yani Ermenistan’ın bir “geleneksel” lezzeti ve biz batılılar pek bilmezdik açıkçası. Evlerimizde pek pişmezdi, en azından benim hatırladığım kadarıyla.
Hey Jan Ghapama
Ben bu yemekle değil ama şarkısıyla büyüdüm. Çok keyifli, komik ve ritmik bir şarkısı vardır yemeğin. Hem yapılışını, hem sofra geleneğini hem de biraz Ermeni komedyasını anlatır şarkı. Ki inanın çok da farklı değil bildiğiniz Anadolu mutfağı ve misafirperverliği olgularından.
Şarkı, en azından benim bildiğim en meşhur “yemekli şarkı”dır. Ermenice bir şarkıda yemek olması şaşırtıcı olmamalı ama değil mi? Ancak, midesine, damak zevkine, yemeğe ve fakat aynı zamanda kültürüne de bu kadar düşkün bir halkın yeme-içme/mutfak üzerine bu kadar az şarkısı olması beni hep şaşırtmıştır. Sanırım bu konuda da bir “göç” olmuş. Yoksa türkülerinde tasa leblebi, dolaba yoğurt konan; Fidayda’da yoğurt çalan kaynana içeren kültürle aynı coğrafyada üçbinküsür sene yaşamış “apayrı” bir kültürde daha çok “yemek” olmamalı mıydı? Siz bu düşüncelerde kalakalın, biz geçelim tarife.
Tarif
Ana Malzemeler:
Balkabağı
Bal
Eritilmiş tereyağı
İç malzemeleri:
Pirinç (Tane tane olacak uzun pirinç. Mümkünse aromasız, ben basmati kullandım, çok baskın kokusu olmayan jasmin veya carolina pirinci de kullanılabilir belki.)
Kayısı kurusu
Erik kurusu (mürdüm)
Üzüm kurusu/Kuşüzümü
Tarçın
Bal
Tuz
Eritilmiş tereyağı
Bazı tariflerde (ekşi yeşil) elma da ekleniyor. Bazı kaynaklarda ise ceviz ve/veya bademe rastladım, mantıklı geldi, ben ceviz de ekledim, kattığı o kıtırlığı seviyorum ben. Tarçın, bir tutam karabiber ve tuzdan başka baharat da kullanmadım.
Öncelikle pirincimi şöyle bir haşladım. Çok da öldürmedim, kabağın içinde tekrar pişeceği için. Mürdümleri, kayısıları doğradım. Bütün de katılabiliyor, ama benim kabak minnak olduğundan doğramayı tercih ettim. Kuru üzümleri kattım, cevizi iri kırdım, tarçın, bal, tuz ve tereyağını göz kararı ekledim. Hangi göz diye sormayın, gönül gözü, ya da içgüdü diyelim. Hepsini iyice harmanladım, içini temizledikten sonra biraz tuzladıktan sonra ballayıp tereyağladığım balkabağıma içi doldurdum. Pirinç şişer endişesiyle çok tıka basa doldurmadım ama doldursam daha iyi olacaktı. Kalan tereyağını da döktüm içine, kapağını kapatıp 180 derece ısıtılmış fırına sürdüm. Takriben 45 dakikada kabak yumuşamıştı. Normal kallavi boyutlardaki balkabakları için süre 1-3 saat arasında değişebiliyormuş. Yumuşadığını da balkabağını “pıçaklamak” suretiyle anlayabiliyoruz. Bu da ben gibi bilmeyenlere ipucu olsun.
Fırından çıkartınca dilimledim, izlediğim bir videoda üzerine tekrar bal ve tereyağı döküyorlardı ama ben yapmadım. Afiyetle ailece gömdük söylemesi ayıp. Çorbalık balkabağı (Hokkaido cinsi) kullandığımdan kabuğunu da bir güzel yedik. Tatlı niyetine de yenebilirmiş, o denli.
Ölçü konusuna gelirsek, seyrettiğim videolarda her şey göz kararı ekleniyor. Hazırlanırken tadına bakarak tuz bal vs katılıyor ama ben tadını bilmediğimden gönlümce kattım her şeyi. Kullandığım malzemelere göre oranı hesaplayabilirsiniz. Küçük boy bir balkabağı (20cm çapında diyelim), yarım su bardağı basmati pirinç, bir avuç ceviz içi, 5-6 kayısı, aynı oranda erik, bir avuç kuruüzüm, bir tutam da dolmalık kuşüzümü kullandım. Tuz, bal ve tarçın gerçekten göz kararı oldu, ölçü veremeyeceğim.
Efendim, sofralarınız Ghapama’dan tatlı, muhabbetleriniz ballı kaymaklı olsun. Şen ve esen kalın.
Թուխալ արած եկան տուն
Հարյուր հոգի անգուշտ տուն
Ես ինչ անեմ ինչ անեմ
Հարյուր հոգուն մեկ դդում
Եկան էլ հեր ու հորքուր
Եկան էլ մեր ու մորքուր
Եկան քեռի քեռեգին
Քուhնամի ու դեկերգին
Եկան սանիկ սանամեր
Հարսնակուր ու հարսնաքույր
Եկան մոտիկ հեռավոր
Զոքանչ կեսուր ու քավոր
Ermeni mutfağı başlı başına meşhurdur. Ama zeytinyağlıları daha da bir meşhurdur. Vakti zamanında mimar Garo Panos (Masalcı Garo) ağpariğin Facebook sayfasında özene bezene hazırladığı, içine masallarını da katıp paylaştığı midye pilakisi tarifini, aramızdan çok zaman önce ayrılan Roza Yayamın ve aramızdan ayrılmasına bir türlü müsaade edemediğim, gurmeötesi insan Sarkis Seropyan’ın katkılarıyla kendi mutfağıma adapte ettim. Haddim olmayarak belki, izinlerini alamadan da paylaşıyorum. Tarif denenmiştir, sonucu da lezizdir, kesin bilgi.
Kabul ediyorum. Mutfak becerim/hevesim/aşkım/deneyimim bir deha değil, sadece genetik ve biraz da ilgi. Temmuzda doğdum. Eylülde mamam işe başlamış. Malum, öğretmenlik; bugün sünnet yarın deniz misali, bugün doğur yarın işe. Yayamın elinde büyüdüm haliyle. Bir mutfak perisiydi. Çok da tutucuydu gizli mabedi olan mutfağında. Tanıyanlar anlamıştır, Roza Yayam işte. Sıkı kuralcıydı. Tarifin noktasına virgülüne dokunmaz, dokundurtmazdı. Peder birkaç kez, “mama, şunu şöyle yapsan, şekerini biraz daha bol koysan?” demeye kalktı da cevabını aldı: “Bunun tarifi böyle”. Sıkı kurallar eşliğinde, hastalanana kadar mutfaktaydı. Mamam da 45’inden sonra mutfağa girdi, yaya(ları)mın tarifleriyle. Ben de 30’uma yakın, evlenince mecburiyetten girdim mutfağa. Daha önceki tek mutfak aktivitem yumurta kırmaktı, demiştim zaten, o da bakkaldan eve getirirken, yolda…
Demem o ki, yayamın tarifleri kaldı bana. Zeytinyağlı dolmalarım, fasulyalarım, pilakilerim, muhtelif tüm klasik zeytinyağlılarım Roza yayamın usulüyledir. Hiç değişmez içindekiler. Topiğim Süzan yayamdandır mesela. Gram şaşmaz. Mutfakta yaratıcıyımdır ama klasikler sözkonusuyken bir o kadar da tutucuyumdur.
Bizim peder bey, sizin Baron Seropyan yani, bir mutfak aşığıydı. Bilirsiniz, çok gezerdi, yemeyi de severdi, dolayısıyla her gittiği yerde ilk önce restoranları araştırırdı, taş toprak ve kiliselerden sonra elbette. O tarif değiştirmeyi severdi. Acılı ezmeye Harisa’yı, tavuk marinesine yoğurdu ilk koyanlardandı -benim bildiğim elbette-. Yani biz az biraz daha esnektik mutfakta, babam ve ben. Uydur-kaydırı, olmayan bir baharatın yerine kafadan başka bir şey koymayı, sebze olsun, et olsun, ıvır zıvır olsun, her şeyin muadilini uydurmayı, kısacası denemeyi, deneyimlemeyi severdik, Roza yayamın aksine.
Peder, “Her şeyin turşusunu, istediğin şeyin de pilakisini yapabilirsin” derdi. Gağant masası hazırlığında hemen hemen her sene, Garo Panos’un midya pilaki tarifini yaparım. Pilaki denince ilk aklımıza gelen her ne kadar fasulya veya barbunya pilakisi olsa da, midya pilaki de bilinir, palamut pilaki de. Ve sonuçta canımız gurmemiz baronumuz Seropyan’ımızın da dediğinden yola çıkarak mesela midyalı fasulya pilakisi de olabilir, börülceli (kuru veya taze) palamut pilakisi de. Ben en çok barbunya pilakiyi sevsem de bol kereviz yapraklı beyaz fasulya pilakisinin yeri ayrıdır. Siz siz olun midyalı fasulya pilakisini de denemeyi ihmal etmeyin.
Afiyet olsun! Canlarına gitsin…
Malzemeler:
80 midya içi (taze olanı makbuldür elbette ama ben donmuşunu kullandım)
2 soğan (*)
2 baş sarımsak (diş değil, baş)
Yarım çay bardağı zeytinyağı
1 tatlı kaşığı tuz
3 havuç
3 patates
3 domates
2 yeşil biber
Bir demet maydanoz (**)
Tuz, karabiber
Şeker (***)
1 çay bardağı zeytinyağı
Patates ve havuçlar özenle soyulur, küp küp doğranıp haşlanır. Bir kenara konur. (Acemilere not: haşlarken önce havuç suya konur, bir süre piştikten sonra patates eklenir. Havucun pişmesi daha uzun sürdüğü için…)
İlk aşamada yarım çay bardağı zeytinyağında soğanlar yemeklik doğranıp tuzla kavrulur, pembeleşince sarımsaklar eklenir. Her bir diş sarımsak ikiye bölünmeli, dişe gelmeli yani. Onlar da pembeleşince içine önce biber konur, öldürülür, sonra domates konur. Biraz pişirilip midyaler eklenir. O da bir tık pişince patates havuç eklenir. Göz kararıyla su/salçalı su eklenebilir. Bizim mutfakta zeytinyağlıya asla salça konmaz ama ılık yeneceği gözönünde bulundurularak ve günümüzde domateslerin lezzetsizliği de hesaba katılarak az salçalı su konusunda esnek davranmayı deneyebiliriz.
Hepsinin tadı birbirine geçince biraz daha tuz ve şeker eklenir. Az karabiber, bolca maydanoz, bir çay bardağı da zeytinyağı eklenip 3-5 dakika sonra ocaktan alınır.
Ilık ılık yenilmesi tavsiye edilir.
Notlar:
(*) Pilakide soğan olmaz ama tarifi aldığım kişi koyduğu için koymuş bulundum. İsteğe göre soğan bütün olarak yemekle pişirilip sonra içinden çıkartılabilir. (Dahiyane fikir için teşekkürler Jale Mildanoğlu)
(**) Pilakinin “pezevengi” kereviz yaprağıdır. Özellikle fasulya pilakide bu kanundur. Ama kerevizin kuvvetli tadı midyayla birleştiğinde ortaya ne çıkacak çok da emin olamadığım için maydanoz kullandım.
(***) Garo Panos tarifinde şeker kullanmamış ama Ermeni’nin zeytinyağlısı şekersiz olmaz. Hatta eski ev hanımları, eski ocaklarda, eski bakır tencerelerde zeytinyağlı pişirirken soğanı karamelize edip bu usülle pişirdikleri zeytinyağlı yemeklere tabiyatıyla eklemezlerdi. Ama günümüz ev hanımlarının vakitsizliğini mi bahane etsem yoksa düdüklüde veya çelik tencerelerde hemencik pişen yemekleri mi bilmiyorum ama artık hiçbirimizin soğan karamelize edecek keyfi yok. Tabii ki marketlerden ve hatta pazarlardan aldığımız o sulu, acı olmayan, soğandan çok elmayı andıran, asla bir Karacabey Soğanı’nın yerini tutmayacak soğanlar da bu tembelliğimizin bir diğer sebebidir. Arz ederim.
Malum, çalışan anne-babanın çocuğu olmak zor meziyet. Ama evde yaya varsa, hem de o yaya en yakın kankan olmuşsa değme keyfine çalışan anne-baba çocuğunun. İşte ben de o ballılardandım. Ev kapısını hiç anahtarla açmadım, hep açanım oldu. Sırf bu yüzden bile, yaya en kıymetlisidir torununun.
Yaya diyoruz, bir de altyazı geçelim. Gerçi artık “yabancılı” dizi çok, bilenler de çoğalmıştır ama yaya, Ermenicede anneanne, babaanne için kullanılır. Benim bu yazıda bu satıra kadar bahsettiğim kişi babannem, meşhur Roza Yayamdı. Şimdiden sonrası ise anneanne, Süzan Yaya, namı diğer Kangallı.
Efendim, yaya dedik, koyduk bir kenara. Bırakın orada dursunlar iki dakika. Biz Ermeniler için, aile büyükleri kadar mutfak da mühimdir. Bilenler bilmeyenlere anlatsın diyerek geçiştiremeyeceğim kadar hassas bir konu olduğundan biraz detaya girmem lazım. Mutfak dendi mi akan sular durur bizde. Hele ki özel günlerde… Biz “donagan” deriz, kutlamalı demek; bayram da denebilir ama bana yaban geliyor ikisi de. Neyse işte bizim “kutlu” günlerimizin menüleri az çok bellidir. Özellikle Noel ve Paskalya dönemi, misal, Kurtuluş’tan geçerseniz iki evden birinden o kavrulan soğan kokusunu kesin alırsınız. Hah işte dolmayı bilirsiniz, topiği de. Ama dolmaki, sarma derken, bir şekilde, birden çok coğrafyada mevcut yiyecekler başka, tek bir toplumla özdeşleşen yiyecekler bambaşka. Biz “bağzı” Ermenilerin “başka”sı ise tartışmasız topik. Miniminnacık bir bilgi size, sahibinden, kesin bilgi. Olur ya, siz siz olun, yolunuz düşer de Ermenistan’a giderseniz da Ermenistanlı bir Ermeni ile karşılaşırsanız topik mopik demeyin. Topik dediğimiz arkadaş, İstanbul Ermenilerinin geleneksel yemeğidir. Yurtdışında yapanlar da yüksek ihtimalle, İstanbul kökenli olanlardır. Gerçi bizim Kangallı da lakabından mütevellit pek İstanbullu sayılmazdı ama öğrenmeye ve gelenek göreneklerimize çok düşkündü. Okuma yazma bilmez ama yol yordam çok iyi bilirdi. Dolayısıyla, muhtemelen sonradan öğrendiği topiğin uzmanı olarak ailemiz tarihinde yerini almıştır kendisi. Öyle ki, mutfağına kimseyi sokmayan Roza Yayam, senede iki kez, topiğe elini sürmez, o görevi dünürüne devrederdi. Süzan Yayam da özene bezene yapıp Amerikan bezlerine sarıp sarmaladığı topikleri tepsi içinde getirir, biz de löpletirdik.
Meşakatli iştir
Topik denince, çoğu tanıdığımın yaptığı gibi saygı duruşuna geçmek farzdır. Bakmayın laf arasında “kolaydır, yapılır, ne var ki?” demelerime. Eni konu el tutar ve epeyce meşakkatlidir. Tarife geçmeden önce hikayesine bakacak olursak, kaynağa değil fakat kulaktan dolma bilgilere sahibim ben sadece. Efendim zamanında (muhtemelen 1915 öncesine kadar, niyeyse(!)) din adamları, vartabedler, Medz Bahk (büyük perhiz, Paskalyadan önceki yedi hafta) boyunca taşra yolculuklarında bugünün veganlığı olarak bilinen bizim perhize uymak için yanlarında topik taşırlarmış. Hem doyurucu, hem enerji veren hem de vegan olduğundan seferi din adamlarımız için eşsiz bir gıda kaynağı olduğu söylenir. Bu, şehir efsanesi de olabilecek ulusal/dinsel hikayemiz.
Bir de kendi hikayem var tabii ki topik ile alakalı. Ona geçmeden önce, din adamlarının kutsal yolculuklarında yedikleri bir ürünün üzerinden bir asır bile geçmeden meyhanelerin, rakı masalarının en aranan, en meşakkatli ve en nezih mezesine dönüşmesi bence tadından yenemeyecek bir “gelişme”.
Gelelim hikayemize. Efendim, malum, çalışan ebeveynin armudu da dibine düştü ve lise bitince kendimce çalışma hayatına atıldım. Hem çalış, hem oku hem gez-toz, tabii ki ev işi, mutfak her çalışan genç kızkurusu gibi nanay bende de. Bırakın topiği, makarna haşlamam bile namümkün. Ancak yumurta kırabiliyorum, o da bakkaldan eve getirirken, yolda. Evet yaş 28’e varana kadar bu böyle sürdü. Sonrası, amaaan boşverin, biz hedefe odaklanalım.
Sene 2001 aylardan Temmuz. Söylemesi ayıp bir gariban bulmuşum, nişanlanmışım, birkaç aya evleneceğim. Bari bazı klasikleri öğrenmeye çalışayım dedim. Aldım bizim Kangallı’yı karşıma. Bir hata işleyip sormaya başladım. Hayır hatamdan ders alıp susamadım da, ettikçe devam ettim şuursuzca, aynen şöyle:
Garine: Yaya topik nası yapılır? (Kağıt kalem elde, önce malzeme listesi gelecek diye başlamışım yazmaya.) Yayam: Haşlanmış nohutla patatesi rendeden geçireceksin… Garine: Patates? Yayam: He, nohutla… Ama kabuklarını çıkaracaksın. Garine: Patatesin? Yayam: Yooook nohutun. Garine: Patates kabuğuyla… Mamam: Garine saçmalama! Garine: Niye? Vitamini kabuğunda? Mamam: Sus Garine: Tamam… Yaya sonra? Yayam: Tahinle karıştırıcaksın… Garine: Kimi? Yayam: İşte hazırladın ya? Garine: Neyi leyn? Yayam: E dışını… Garine: İçine tüküreyim ben böyle işin. İçi dışı mı var bunun? Yayam: E helbet kızım… Garine: Peki ne kadar nohut? Yayam: Bir kavanoz. Garine: Bardak? Yayam: Yok kavanoz. Garine: Susayım… Yayam: Evet. Garine: Tahin? Yayam: Evet tahinle karıştır iyice aman topak olmasın… Garine: Ne kadar tahin koyuyoz? Yayam: Göz kararı işte… Garine: Yaya gözüm mü var kararım olsun canını yediğim, bana ölçü ver.. Yayam: Göz kararı… Mamam: 500 gram yaz sen… Garine: Peki öbürleri ne kadar? Dışı ne içi ne? İçi seni yakar dışı beni? Ölmek istiyorum, ölünce cenazemde topik yapın dağıtın, vasiyetimdir. Tarifini bile almaktan acizdi deyin, hatta mezartaşıma yazdırın… İmdat! Topiklerce imdaaaat!
Mamam: Geliyor terlik…
Bu kadar yazıp çizdikten sonra son bir rahmet isteği daha geldi. Efendim 2008 sonrası bizim Kangallı da göçünce öte tarafa, bu ulvi görev mamadan çok babaya kaldı. E malum tescilli gurme, mideli adam ya illa o yapacak özene bezene. Hem de ne özen… O da gittiğinden beri anama kaldı tüm iş…
Neyse işte, benim mutfak sevdam o kadarken şimdi senede en az 1 en fazla 2 kez; on yılda bir olmak üzere de kafama esince yılda 3 kez yapabilen bir bünyeye dönüştüm. Aşağıda dışı, içi için ayrı ayrı malzeme listesini yaptım. Denenmiş onaylanmıştır. Yapın, yiyin, rahmet dilemeyi unutmayın…
Topik nasıl yapılır?
Malzemeler:
Dışı için: Yarım kg nohut
250 gr patates (mümkünse patatessiz tutturun kıvamı)
250 gr tahin
1 tatlı kaşığı tuz
İçi için: 2 tatlı kaşığı tuz
1,5 kg soğan
1 çay kaşığı kuşüzümü
1 çay kaşığı çamfıstığı
3 tatlı kaşığı şeker
2 tatlı kaşığı yenibahar
2 tatlı kaşığı tarçın
250 gr tahin
Bir püf: Mümkünse önce içi hazırlayıp soğumaya bırakın, sonra dışa girişin. Yoksa dışı beklerken kurur ve sarması zor olur, çatlama olur.
Ön hazırlık:
Eğer nohutu konserve kullanmayacaksanız bir önceki akşamdan ılık suda ıslatın. Konserve nohut da kullanılabilir, eğer sertçeyse bir iki taşım kaynatın işe girişmeden.
Kuş üzümünü bir havlu içine koyup ovalayın ki varsa eğer saplarından ayrılsın. Üşenmezseniz tek tek kontrol edin (evet yapmışlığım çok).
Çam fıstığı ve kuş üzümünü kaynar suya koyup bekletin. Bir taşım kaynatabilirsiniz de. Maksat hem kiri gitsin, hem de bir tık yumuşasın, üzümler şişsin, fıstıklar beyazlaşsın.
İçinin yapılışı:
Soğanı piyaz kesin. İki tatlı kaşığı tuz atıp ateşe koyun. Orta/kısık ateşte ağzı kapalı şekilde pişerken ara ara karıştırın. Soğan suyunu bırakınca kapağını aralayın ama tamamen açmayın, biraz su kalsın dibinde. Karıştıra karıştıra pişirmeye devam edin. Soğan püremsi olunca artık ateşten alın. Pişmenin tamamlandığını, soğanın dibi tutmaya başlayınca da anlayabilirsiniz. Yalnız tutturmayın fazla dibini dalıp da, gerek yok. Hem rengi kararır, hem de çıtırlaşır, bunu istemiyoruz. Kıvamı dişe gelmeyecek kadar yumuşak olmalı o pişmiş soğanın.
Altın değerinde bir püf size, başka yerde bulamazsınız, Sarkis Seropyan icadıdır: Soğanın suyunu topiğin dışını tatlandırmak için ayırın, bir kenara koyun.
Suyunu ayırmak için soğanı bir kevgire koyup biraz bekletin. O suyu sakın dökmeyin, dışında kullanacağız. İyice suyunu süzdüğümüz soğanımıza tahin, kuşüzümü, fıstık, şeker, yenibahar, tarçın ekleyin ve homojen bir kıvam oluşturana kadar iyice harmanlayarak karıştırın.
Dışının yapılışı:
Islanmış nohutu iyice haşlayın ve süzün. Haşlarken suyuna tuz ve isterseniz birazcık da karbonat atmayı ihmal etmeyin. Kabuklarını soyun. Gerçi kabuk soymadan da rondodan geçirdiğim oldu, fena da olmadı ama ben yine de soymayı tercih ediyorum. Patatesi kabuğuyla ve bütün olarak, parçalamadan, kesmeden, tuzlu suda haşlayın ve soyun. Haşlanmış ve soyulmuş nohut ve patatesi püre olana kadar ezin. İçine tahinle tuzu karıştırıp pürüzsüz bir kıvama getirin.
En mühim püf açıklaması:Eğer kıvamı cıvık değilse, patatesi katmadan önce, pişirip süzdüğünüz soğanın suyunu kontrollü bir şekilde dışa ekleyin. Dışa umami olacak o damla damla eklediğiniz soğan suyu, demedi demeyin.
Hazırlanış:
Şimdi zurnanın zırt dediği yere geldik efendim. Dıştan, “göz kararı” bir miktar alıp ince nemli amerikan bez (veya naylon streç) üzerine ince açın. Dışın ince olanı makbuldür o yüzden mümkün olduğunca inceltin. Bezi/naylon streçi görürseniz artık inceltmeyin, abartmışsınızdır…
Açtığınız dış malzemenin ortasına, hazırladığınız içten dolu dolu bir çorba kaşığı koyun, hafifçe yayın ve bez yardımıyla dışı, zarfın arka yüzü oluşabilecek şekilde kapatın. Yani, dikdörtgen bir prizma oluşacak kalınlığı da 2 cm’yi geçmeyecek. Dört kenarından arkaya doğru da kapatabilirsiniz elbet karton kutular gibi, ama benden söylemesi, o zaman kat yerlerinde üstüste gelen dış çok olacağından kalınlaşır ve dışının tadı içinden daha çok ağızda kalan topik başarısızdır.
Aslında ismine uygun bir şekilde top şekline getirebilirseniz “mük” olur ama o epey bir el alışkanlığı istiyor. Deneyip görün, top yapın, dışı artarsa koparın, bastırmayın ki altı çok kalın olmasın.
Ahanda bu kadar, atla deve değil diye demiştim, di mi ?
Paketleri buzlukta da dolapta da saklayabilirsiniz. Tabii ki dolapta 3-5 günü geçmesin ama buzlukta epey dayanır.
Servis etmeden sardığınız bezi/naylon streçi çıkarın, üzerini (katların görünmediği taraf) tarçın ve küçük bir maydanoz yaprağıyla süsleyin.
Son püf: Topiğin ehli olunca, sarmadan önce, daha doğrusu, dışı bezin üzerine yaymadan önce, bezin ortasına 3 küçük maydanoz yaprağı koyup öyle paketlerseniz, açıldığında çok daha prezantabl oluyor.
Afiyet şeker ve bol kalori olsun.
En mühim püf: Alkolsüz tüketmek günah, gidenleri anmadan yemek de ayıptır.
En sevdiğim bayramdır paskalyadır… Yok hayır dinle imanla alakası yok. Olay tamamen “ayısal”. Çünkü paskalya arifesinde Kurtuluş/Bakırköy/Yeşilköy sokaklarında dolaşırsanız önce şahane bir soğan/dolma kokusu, sonra tarçın/topik kokusu, en son da mis gibi mahlepli-sakızlı çörek kokusu alır burnunuz. Elbette ki bunların hazırları muhtelif mezeci, market ve pastanelerde mevcut ama evde yapmak gibisi var mı be? Yapmak ayrı güzel, dağıtıp paylaşmanın keyfini sürmek apayrı güzel. İşte belki de bu yüzden, hatta evet, tam da bu yüzden, gurbetin içine …. Abi elin Alamanına, İsviçrelisine ne anlatıcan mahlepi, sakızı? Mazallah midesine dokunur. Şükür karşı Alaman komşumuz eski turizmci, bol bol gidip gelmiş bizim memlekete de az buçuk tanıyor bizim lezzetleri. Dün, taze sokak simidini yolladığımda mesaj yazana kadar zaten fırına atıp çıtır çıtır lüpletmiş. Yarın çöreği götürünce parlayan gözlerini görmek dünyalara bedel vallaa…
Neyse işte, bu sene, malum, memleketteydim, günüm şaştı azcık. Normal şartlar altında Perşembeden yumurtamı boyar, çöreğimi pişirirdim ve hatta topiğimi, dolmamı da hazır ederdim. Ama Cumartesi geceyarısı eve gelince hepsi hayal oldu. Allahtan kafayı çalıştırıp Cuma günü efendiye çörek malzemesi siparişi verdim de bugün yapmak kısmet oldu. Aksi taktirde yarından önce yapamazdım çünkü paskalya bayramı sebebiyle yarına kadar burada hayat durmuş vaziyette. Bu saatte de olsa, evi mis gibi koku sardı ama anlayan kim? Ha pardon var bir anlayan. Oğlan yataktan çıkıp “yukarı kadar geldi kokusu, biraz yiyebilir miyim?” dediyse de henüz pişmediğinden yarın sabaha hazır edeceğim sözünü verince rahatladı. Ne demişler, çekirdekten ayı yetiştirilmeli.
İşte böyle sayın okur. Ben aşağı tarif de, fotoları da iliştireyim de, sonra yok ben bilmiyordum, yok haberim yoktu olması. Fotolar kısmen yeni, tarif çok eski. Hatta bu tarifin hikayesi de var anılı manılı, bol meftalı ama o da başka sefere artık.
De hayde, sakızınız, çöreğiniz, böreğiniz, topiğiniz ama bilhassa lakerdanız bol, sofranız şen, meclisleriniz eksiksiz olsun…
Malzemeler:
8 yumurta 2 su bardağı şeker 1 tatlı kaşığı tuz 1.5 su bardağı süt 2 paket yaş maya 375 gr margarin 1 çorba kaşığı mahlep 1 çorba kaşığı sakız 1.5 kg un
Üzeri için: Yumurta sarısı Çörekotu Susam Dilimlenmiş badem
Yapılışı
Yumurta, şeker ve tuz, mikserle iyice çırpılır. Maya, ılık süt içinde iyice eritilir ve yumurtalı karışıma eklenir. Süt çok ısıtılmamalı, yoksa maya pişer ve hamur kabarmaz! Margarin eritilip karışıma eklenir. Çok sıcak olmamalı, yoksa yumurtalar da pişer, hamur da kabarmaz. Sakız iyice ezilip eklenir. Sakız, un gibi olmalı. Havanda dövülecekse, buzluktan çıkmış sakız kullanmak ve dövmeden yapışmasın diye bir çimdik nişasta/un eklemek gerek. Veya yine buzluktan çıkmış sakız, sağlam ve temiz bir poşete konup merdane veya ağır bir şeyle dövülebilir. Sakız un haline getirildikten sonra, en iyisi çay süzgecinden geçirerek hamura eklemek. Sakız taneleri bütün halde hamurda pişerse hamuru da çöreği de acılaştırır.
Tüm malzemeler karıştırılıp yoğrulan hamur bir gece sıcak bir yerde mayalandırılır. Mümkünse battaniyeye sarılıp kalorifer yanında bırakılmalı. Acil durumda, fırın 80 dereceye ısıtılıp söndürülür, hamur, ağzı kapalı bir kapta fırında bekletilir, böylece daha çabuk kabarır. Fırına hamur konmadan fırın söndürülmüş olmalı, yoksa hamur pişer. Mayalanan hamurdan minik bezeler yapılıp unlanmış tezgah üzerinde mayalandırılmaya devam edilir. Bezeler üçer üçer örülür.
Bir deneme yaptım ve bu ölçülerle 3 büyük 3 küçük olmak üzere 6 çörek çıkardım. Büyükler 200grx3 bezeden, küçükler ise 150grx3 bezeden örüldü. İstendiği taktirde 100-120gr’lık bezelerle daha da küçük çörekler yapılabilir. Mayalandıkça ve pişirilince daha da şişeceğinden küçük porsiyon olarak ölçülü olur. Örülüp fırın kağıdı üzerinde tepsiye konur ve fırınlanmadan önce de bir süre mayalandırılır. Üzerine önce yumurta sarısı, sonra çörekotu, susam, dilimlenmiş badem serpilir. (Arzuya göre elbette) 170-180 derece ısıtılmış fırında üzeri iyice kızarana kadar pişirilir.
Afiyet olsun…
Bu yazı 3 Nisan 2026 tarihinde AGOS internet sitesinde yayınlanmıştır. Zadig çöreği
Efendim paylaşanlar olmuş, okuyup beğenenler, ağlayanlar, gülenler olmuş, nâmımı(!) duyup gelenler olmuş, herkeşler sağ ve var olsun. Ben bu sohbeti yaparken çok keyif aldım. Ama gazetecilik gereği kısaltılması, özetlenmesi, yer yer bende eksiklik hissi yarattı. O yüzden fikir ve söyleşi sahibi Adnan Genç Abi’nin de onayı ile ben her şeyi, olduğu gibi buraya ekliyorum. Çok uzun evet, ama bence keyfli. Ben de yazdım diye diil ama ben çok sevdim, dilerim siz de seversiniz.
Not: Bu söyleşi kısmen Bianet’te yayınlanmıştır.
Mutfakta Bir Ermeni mi Var?
* * *
Kimi toplumlarda; hem o toplumu hem de tek tek bireyleri çözümleyebilmek için; ‘damardan’ referans gerekir. Ben de bugün mutfak üzerine söyleşi yapacağımız Garine Seropyan’ı, rahmetli babası Sarkis (Seropyan) ahpar yaşarken de bilirdim ama akrabalık meselesine pek kafamı takmazdım. Soyadı benzer çok aile var buralarda… Referansım hep değerli ahparım oldu…
Sonradan bir grup açtı Garine Hanım; ‘Midya, Fasulya, Dolma’ diye… Ulen (onun gibi bir dil kullanacağım artık) bir itibar, bir ilgi; meğerse, mümtaz halkım külliyen mutfak kültürü ana bilim dalı mezunu; doktorasını da bol yağlı ve baharatlı yiyecekler üzerine yapmış sankim…
Eee bizim de işimiz, Ajda Pekkan’a ‘Nasıl böyle fit kalıyorsunuz, herkeşler şaşkın’ diye, soru röportaj yapmak değil. Tanışlarımız, can dostlarımız, işinde özgün marifetleri olan ‘garibanları’ medya sahnesine taşımak… Garine’nin (Yahu babasını tanıyorum kadının, tabii ki ismiyle hitap edebilirim) mutfak becerilerini konuşacağız. O zaten âlemlerin inanın ki, çok özel 1 numarası…
Kendi sayfasında şöyle bir uzunca notuna denk geldim. Yolu mutfaktan geçenler (eski evlerimden biri Rumelihisarı’nda konser yapılan alanın hemen arka duvarının yamacındaydı ve Kayahan abimiz, lafa ‘Yolu sevdadan geçenler’ diye, başlar ve bütün konseri iki şarkı ve çene yaparak geçirirdi), Garine’nin mutfak kültürüyle ne zaman tanıştığını çok merak eder ve yanıtını da aslında bilir: Yayalarından öğrenmiştir, mamasından öğrenmiş ve şimdilerde bir tür füzyon (kat karıştır) mutfağıyla haşır neşir.
* * *
Garine’den ara notu:
Şimdi, sevgili okuyucu, o ki “gasteci”, röportaj sahibi (reportaj diil röportaj o, diil de diil, değil o), hem özel hem de tüzel kişilik Adnan Genç Ağabey (artık Abi diyicem, ağdalı dili hiç sevmem) giriş yazısı yazmış, ben niye yazmayayım, dimi ama? Neyim eksik benim? Başım da kel değil, çok pardon!
Öncelikle, yazılarımda kullandığım konuşma dilini Türkçe’min yetersizliğine bağlayan olursa yemin ederim dilini bağlar kördüğüm ederim. Yazım dilim de, konuşma dilim de, dil bilgim de gayet iyidir ama hissiyatımı yansıtması bâbında bu konuşma dilini kullanmam benim için çok mühim. Bu bir. Sonra iki ve üçü kesin unutacağım, takılmayın ona siz. Ha bir de, TDK’ya göre inceltme işareti kaldırıldı, eyvallah ama bazen şart. Hala ile hâlâ aynı olur mu be ya?
SORU: Evet, sizi mutfağa koşturan neydi; ve ilk hangi yemeği yapmayı denediniz?
YANIT: Tabii ki açlık ve tabii ki sahanda yumurta. Ortaokul yıllarında eve öğlenden sonra erken saatte gelirdim, aç olunca kendi kendime yemek yapamayacağım için iki yumurta kırardım. Aslında 3 de kırardım da dile getiremedim şimdi, az utanmış olabilirim. Göz doymazlığı o yaşlardan kalma. Eve geldiğimde, küçük yaşlarımda (11-14, küçücüğüm maşallah) rahmetli Roza Yaya’m (babamın maması) evde olurdu ama ilerleyen yaşlarında yaşadığı demans sebebi ile artık mutfağa giremiyordu benim mutfak ilham perim, mutfağımızın taçsız kraliçesi, yıllarını yemeğe adamış güzel yayam. O giremeyince artık mamam, ki onun da her iki yayamdan da el aldığını düşünüyorum, mutfağa girdi ama biz, kendi göbeğinin bağını kendi kesebilen dört benzemezden oluşan çepçekirdek bir aile idik, bu yüzden kollektif çalışma esastı. Mesela özel günlerde rus salatasını,turşuları, lakerdayı, ızgaraları, balıkları babam; topiği, zerdeyi, mantıyı, erişteyi Süzan Yaya’m; zeytinyağlıları Roza Yaya’m, Araksi Morak, Hayganuş Morak ve mamam yaparlardı. O zamanlar biz yiyici idik.
Gelelim asıl cevaba. Yukarıda anlattıklarım elbette ki beni mutfağa koşturan değildi. Birinci Mecburiyet Dönemi idi ortaokul yıllarım. İkinci Mecburiyet Dönemi ise pre-evlilikti. Mutfağa çöp atmaya giren, yumurtayı ancak bakkaldan eve getirirken yolda düşürerek kırabilen ben, 30’larıma gelirken apar topar, “azcık da evli deneyelim be” diyerek evlenme kararı aldım. E malum, aç da yaşanmaz, erkek kısmı fena diil ama mutfağın demirbaşı dişi heywandır, bari bir şeyler öğreneyim dedim kendi kendime. Bir kursa katıldık iş arkadaşlarımla. Oradan tek aklımda kalan, mutfak rondosu ile bir şeyler yapmaya çalışırken “lan nereme sokayım ben bunu, nasıl çalışıyor bu?” diye delirmemdi. Sonra, hadi tam tarih de vereyim, 1 Ocak 2002 günü itibarı ile mutfağa girdim, bir daha da çıkmadım. O dönem doymak için pişiriyorduk. Bir de gözaydına gelen yurdum insanı misafirlerimiz için. Kurstan öğrendiğim demirbaşları bellemişim, kek, tarte tatin, börek, tabule, çay sofraları, tavuk-pilavlı yemekler vs vs vs. Bu, Osmanlı’nın yükselme devri gibi idi, kendimi geliştirdim, mutfağımın kadını oluverdim. Bilerek isteyerek değil ha, gidişattan kelli. Gelelim Üçüncü Mecburiyet Dönemi ve Altın Çağ’ıma. 28 Mart 2015 günü babam öldü. Bir şey oldu. Ne oldu hala bilemiyorum, anlayamadım, ama gitmesine bir türlü izin vermedim. Her an yanıbaşımda idi. Fotograflarını çerçeveletip astım, burada kalan pijamasını giymeye başladım, el yazısı notlarını dosyalayıp sakladım, biriktirdiği kartvizitlerden tanıdık biri çıkar mı hevesiyle her şeyini didik didik ettim. Yok olmuyordu, bir türlü geçmiyordu bu iç acısı. Evet içim acıyodu, nefes alamıyordum, panik etek, depresif, manyak ruh halim elbette ki karakterimin birer parçaları idiler, kimse yadırgamıyordu bu manyamış hallerimi ama bir şeyler gitmiyordu işte. Sonra aldım peder beyi yanıma, girdim mutfağa ve her girişimi bir anı yazısına dönüştürmeye başladım. Yazdım da yazdım. Görenler “yeter artık, yazma!” dediler, “yine manyak manyak yazıyorsun!” dediler, “artık rahat bırak adamı!” dediler. Hepsini dinledim ama hiç birini dinlemedim. Yazdım. Çünkü beni bu iyileştiriyordu ve bunu anlayabilen o kadar az kişi var(dı) ki. 4 yıl sürdü bir nebze hafiflemem. 4 koca yıl yazdım da yazdım. Bazen sosyal medyada, bazen günlüğüme, bazen kendi kendime, bazen eş dostla paylaştım, kimini kendime sakladım, kimini de herkes okusun istedim. Her okuyan, inancıyla da olsa, inançsızlığıyla da olsa bir şekilde rahmet dilesin, bana sabır dilesin istedim. İstedim de istedim. Bazen bir bloga, bazen bir gruba, bazen ana avrat kendi Facebook sayfama yazdım, ama hep yazdım. Hiç konuşmadım, hep yazdım. Konuşunca olmuyordu, işe yaramıyordu. Yazdım, yazdım, çok birikti. Şimdi altın çağımdayım işte, elime yağ dök, yemek yapayım. Un serp, çörek çıkarayım. Yok hayır, pandemi ekmekçisi olmadım, olmayacağım da, benim olayım yemek, içmek, goygoy. Hala yazıyorum. O çok meşhur(!) olmayan, minnak tanışlar grubumda da paylaşıyorum. Çünkü ortalığa yazınca “görgüsüz” oldum, “duyarsız” oldum, “morbid obez” oldum, “ilgi manyağı” oldum. Hah işte oldum da oldum. Şu cümleme geri dönüş yapıyorum: Çünkü beni bu iyileştiriyordu ve bunu anlayabilen o kadar az kişi var(dı) ki.
Uzattım mı ne?
SORU: Zaten köklü bir mutfak geleneğinden geliyorsunuz. İstanbullusunuz ve kadim Ermeni halkının hep marifetli bireylerinden birisiniz. Bir süredir de yurt dışında yaşıyorsunuz. Sanırım, sizin için özgün mutfak kalmadı belki de. Bu aralar niye bu kadar yemek yapıyorsunuz? Amacınız bizi göbeklendirip, çökertmek mi?
YANIT: Sanırım ben bu soruyu yukarda, ilk sorunun cevabında da az çok yanıtladım. Evet benim mutfağım ziyadesiyle karma. Aynı hayatım gibi. Mesela, Türkiye’de Ermeni, Ermenistan’da Türk, geri kalan her yerde, yaşadığım İsviçre dahil “yabancı”yım. Ve bu konunun elimdeki kimlik kartlarımla/nüfus cüzdanlarımla (eyvah tevettül ifşa oldu) bir alakası yok, yani aidiyetsizlik böyle bir şey. Mutfakta da bu karmaşıklığı gayet de can-ı gönülden kullanıyorum. Gerçi zaten Ermeni mutfağı bile İstanbul-Anadolu-Ermenistan şeklinde 3 şekilde ele alınabilir. Topiği Anadolulu bilmez, Kete/Ghata’yı İstanbullu, lahana dolmasını da Ermenistanlı. Kendi içinde dahi bu kadar karmaşık olan, yaşadığı coğrafyaya, birlikte kaynaştığı halklara ve hatta komşularına göre bile mutfakları farklılıklar gösterebilen tek bir halktan bahsediyorum şu an, dikkatinizi çekerim. Ha, Evropalı olunca ben ne değişti? Evropa değişmedi elbette ama bizim mutfağa bir esinti geldi. Aslında esintiden çok mecburiyetti bu. Çünkü 19 sene kadar önce elimi attığımda her istediğimi bulamıyordum. Kuyruk yağı bulamadığımda domuz yağı, pastırma bulamadığımda bacon, “Kıvırcık” kuzu pirzola bulamadığımda Avustralya ya da Britanya kuzu pirzolası yedim, yedirdim. Poğaça bulamayınca kruasan, açma bulamayınca bagel yedim. Püre yerine bazen polenta, bazen tatlı patates püresi yapmaya başladım. Çeşitlerim, kombinasyonlarım ve dolayısıyla yaratıcılığım arttı. Arttıkça keyflendim, keyflendikçe pişirdim, pişirdikçe yazdım.
Yine uzatmışım. Kısa cevap veriyorum: Hayır babam için değil, kendimi iyileştirmek için, ha babam mevzu bahis olacaksa da ölmesine, unutulmasına izin vermemek için yapıyorum, yazıyorum, paylaşıyorum.
SORU: Fotografa da koydum, rahmetli babanız Sarkis ahparım ve Pakrat dostumun sevgili eşi; gene çok sevgili bir Türkolog olan Lusine Sahakyan’ın kapamasını bize porsiyonlarken görülüyor. Türküsü bile var, bildiğim kadarıyla. Lusine hocamın annesinin yaptığım çok özel bir yemek kitabı vardı. Burada bu işlerden anlayan bir editör dostuma gösterdim, bunu basabilir miyiz, diye. Yahu, Hayastan’ın mutfağı köylü mutfağıdır, biz burada saray mutfağına layık işler yaparız, dedi. Fikrinizi alalım lütfen…
Demin yukarıda da belirttim İstanbul-Ermenistan-Anadolu Ermenilerinin mutfakları oldukça farklıdır. Vallahi sonraki soruya bakmadan gelişine yazıyorum, konu konuyu açınca da sonraki sorunun cevabını önceden vermiş oluyorum. Yazının bütünlüğünü bozmamak için de değiştirmiyorum, edit etmemeyi tercih ediyorum. Şimdi kalkıp da bir Hayasdanlıya sorsak bizim (İstanbul) mutfak köylü mutfağı olarak adlandırılmalı belki, hani biz içinde yaşayınca öyle gelmez elbet. Burada “kime göre, neye göre?” diye de sormak gerekebilir. Her üç coğrafya Ermenileri’nin de en büyük ortak özellikleri gönlü bolluklarıdır bence, ki bu da bu kadim toprakların, Mezopotamya, Anadolu, Kafkaslar mesela, çok kıymetli bir özelliğidir. Anadolu’da da bir Ermeni evine girsen, İstanbul’da da, Hayasdan’da da, hiç farketmez, 2 kişiye 12 kişilik masa kurulur. Bu, varlık ya da yoklukla alakalı değil. Genetik ayarsızlık. Mesela zamanında, SSCB döneminde, fukaralığın haddi hesabı yokken, SSCB yönetimi altındaki “Ermenistan”’da ziyarete giden misafirlere zeytin ikram edilirdi. Bilmeyen ise “adam masaya havyar bile koymuş, etin, otun haddi hesabı yok, ayıp olmasın, masrafa sokmayayım, şuradan lavaşla zeytin yiyeyim” der, adamın havyardan daha kıymetli zeytinine gömülürdü. Evet, adama zeytin gramla, hem de valizleri sınırda didik didik edip yiyecekleri “iç eden” sınır polisinin elinden hasbel kader kurtulmuş zeytin gelmiş, SSCB’de zeytin ne arasın? O da onun altını işte. Demem o ki, yemekler, yiyecekler, ikramlar, tatlılar değişir ama zihniyet hep aynıdır. Doyuralım, hizmette kusur etmeyelim, daha çok, daha da çok, en kıymetli şeyimizi sunalım, iyi misafir edelim. O yüzden ben coğrafi mutfak farklılıklarını köylü/şehirli, taşralı/elit(!) şeklinde bir ayrım yaparak değil de bölgesel ayrım yaparak belirtmeyi tercih ederim. İstanbul Ermenisi Rum’dan, Yahudi’den, Sefarad’dan bilgi almıştır mesela. Anadolu Ermenisi Kürt’ten, Arap’tan; Ermenistanlı ise coğrafyasının ürünlerinden, Gürcü’den ne bileyim belki de Türkmen’den almıştır ilham ve bilgi. AMMA VE LAKİN, yemek bir kültürdür ve kültür de bir birikim ve görgü işidir. Dolayısıyla, kültürel geçmişi olmayan, yapıcı değil yıkıcı olmayı tercih eden bir halkın asla bu kültüre sahip olma şansı yoktur. Ermeniler bu topraklarda, binlerce yıldır yaşıyorlar, her ne kadar ismimin Garine olduğunu duyan yurdum insanının ilk sorusu “nereden geldin?” olsa da, biz hep buradaydık ve bu bağlamda kültür, mutfak ancak beraber yol almıştır.
Biz kalan bir avuç ise asimile olmadan entegre olup, özümüzü de asla unutmadan kültürümüzü yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmakla mükellefiz.
SORU: Eminim, çok dilli bir Mutfak Kültürü kitabını herkes bekliyor. Hatta ayrı ayrı dillerde yaparsanız, Amazon size para yetiştirmekte zorlanır… Ne yapacaksınız bundan kelli?
YANIT: Ben yazacağım, elimden geldiğince, nefesim yettikçe. Yaşayabilmek, aklımı yitirmemek, yaşatmak, unutturmamak, yaymak, kâh öğrenmek, kâh öğretmek için. Ölünce basılır nasılsa. Biz insanımızı en çok ölünce severiz ya, benim de “edepsiz” yazılarım ölünce kıymetlenir, belki badem gözlü bilem olurum haa. Hayır bir ölenimiz vardı da, oradan biliyorum.
SORU: Olmuşken, görselleriyle birlikte tek bir ana yemek tarifi verebilir misiniz?
YANIT: Her Ermeni’den beklenen Topik tarifi gelsin o zaman benden de. Khapama, Zadig Çöreği, Kharissa, Kete, çok tarif var elimde hali hazırda yazılmış, ama Ermeni = Topik ya, ben yine topik şeyettireyim ama bu sadece topik tarifi değil, anılı topik, hani konulu film gibi. Hem topik hiçbir zaman sadece topik değildir. Bu da böyle biline.
Bilen bilir ya, bilmeyenler için anlatıyor olayım. Malum, çalışan anne-babanın çocuğu olmak zor meziyet. Ama evde yaya varsa, hem de o yaya en yakın kankan olmuşsa değme keyfine çalışan anne-baba çocuğunun. İşte ben de o ballılardandım. Ev kapısını hiç anahtarla açmadım, hep açanım oldu. Sırf bu yüzden bile, yaya en kıymetlisidir tornunun.
Yaya diyoruz, bir de altyazı geçelim. Gerçi artık yabancılı dizi çok, bilenler de çoğalmıştır ama yaya, ermenicede nine demek. Diğer bir deyişle anneanne, babaanne. Benim bu yazıda bu satıra kadar bahsettiğim kişi babannem, meşhuuuur Roza Yaya’mdı. Şimdiden sonrası ise ananne, Süzan Yaya, namı diğer Kangallı.
Efendim, yaya dedik, koyduk bir kenara. Bırakın orada dursunlar iki dakika. Biz Ermeniler için, aile büyükleri kadar mutfak da mühimdir. Yine bilenler bilmeyenlere anlatsın diyerek geçemeyeceğim kadar hassas bir konu olduğundan azcık detaya girmem lazım. Mutfak dendi mi akan sular durur bizde. Hele ki özel günlerde… Ermenice “donagan” deriz, kutlanılacak tam karşılığı, bayram da denebilir ama bana yaban geliyor ikisi de. Neyse işte bizim “kutlu” günlerimizin menüleri de az çok bellidir. Özellikle Noel ve Paskalya dönemi Kurtuluş’tan geçerseniz iki evden birinden o kavrulan soğan kokusunu kesin alırsınız mesela. Hah işte dolmayı bilirsiniz, topiği de. Ama dolmaki, sarma derken, bir şekilde, birden çok coğrafyada mevcut yiyecekler başka, tek bir toplumla özdeşleşen yiyecek bambaşka. Bizim (bam)başka ise tartışmasız topik. Yani demem o ki, siz siz olun, yolunuz düşer de Ermenistan’a giderseniz, ya da Ermenistanlı bir Ermeni ile karşılaşırsanız topik mopik demeyin. Topik dediğimiz arkadaş, İstanbul Ermenilerinin geleneksel yemeğidir. Yurtdışında yapanlar da yüksek ihtimalle, İstanbul kökenli olanlardır. Hatta Anadolu Ermenileri (asdfghhhhgf) bile bilmez topiği. Gerçi bizim Kangallı da lakabından da anlaşılacağı gibi pek İstanbullu sayılmazdı ama öğrenmeye ve gelenek göreneklerimize çok düşkündü. Okuma yazma bilmez, ama yol yordam çok iyi bilirdi. Dolayısıyle muhtemelen sonradan öğrendiği topiğin uzmanı olarak ailemiz tarihinde yerini almıştır kendisi. Öyle ki, mutfağına kimseyi sokmayan Roza Yaya’m, senede iki kez, topiğe elini sürmez, o görevi dünürüne devrederdi. Süzan Yayam da özene bezene yapıp amerikan bezlerine sarıp sarmaladığı topikleri tepsi içinde getirirdi biz de löpletirdik.
Topik denince, çoğu tanıdığımın yaptığı gibi saygı duruşuna geçmek farzdır. Bakmayın laf arasında “kolaydır, yapılır ne var ki?” demelerime. Eni konu el tutar ve epeyce meşakkatlidir. Tarife geçmeden önce hikayesine (kendi hikayem, yoksa topiğin tarihine girecek bilgi hazinesi bende nerdeee) bir bakalım.
Efendim, malum, çalışan ebeveynin armudu da dibine düştü ve lise bitince kendimce çalışma hayatına atıldım. Hem çalış, hem oku, hem gez toz tabii ki evişi, mutfak her çalışan tiki gibi nanay bende de. Bırakın topiği, makarna haşlamam bile namümkün. Evet yaş 28e varana kadar bu böyle. Sonrası, boşverin şimdilik, hedefe varalım… Sene 2001 aylardan Temmuz. Söylemesi ayıp bir gariban bulmuşum, nişanlanmışım, birkaç aya evlenecem. Hadi bari bazı klasikleri öğrenmeye çalışayım dedim. Aldım bizim Kangallı’yı karşıma. Bir hata işleyip sormaya başladım. Hayır hatamdan ders alıp susmadım da, ettikçe devam ettim, aynen şöyle: (Y: Yaya, M: Mamam, G: Ben)
G: Yaya topik nası yapılır? (kağıt kalem elde, önce malzeme listesi gelecek diye başlamışım yazmaya)Y: Haşlanmış nohutla patatesi rendeden geçireceksin…G: Patates?Y: He, nohutla… Ama kabuklarını çıkaracaksın..G: Patatesin?Y: Yooook nohutunG: Patates kabuğuyla…M: Garine saçmalamaG: Niye? Vitamini kabuğunda?M: SusG: Tamam… Yaya sonra?Y: Tahinle karıştırıcaksın…G: Kimi?Y: İşte hazırladın ya?G: Neyi lan?Y: E dışını…G: İçine sıçıyım böyle işin. İçi dışı mı var bunun?Y: E helbet kızım…G: Peki ne kadar nohut?Y: Bir kavanozG: Bardak?Y: Yok kavanozG: Susayım…Y: EvetG: Tahin?Y: Evet tahinle karıştır iyice aman topak olmasın…G: Ne kadar tahin koyuyoz?Y: Göz kararı işte…G: Yaya gözüm mü var kararım olsun canını yediğim, bana ölçü ver..Y: Göz kararı…M: 500 gram yaz sen…G: Peki öbürleri ne kadar? Dışı ne içi ne? İçi seni yakar dışı beni? Ölmek istiyorum, ölünce cenazemde topik yapın dağıtın, vasiyetimdir. Tarifini bile almaktan acizdi deyin, hatta mezartaşıma yazdırın… İmdat!
Bu kadar yazıp çizdikten sonra son bir rahmet isteği daha geldi. Efendim 2008 sonrası bizim Kangallı da göçünce öte tarafa, bu ulvi görev mamadan çok babama kaldı. E malum tescilli gurme, mideli adam ya illa o yapacak özene bezene. Hem de ne özen… İşte o da gittiğinden beri anama kaldı tüm iş…
Neyse işte, benim mutfak sevdam o kadarken şimdi senede en az 1 en fazla 2 kez, 10 yılda bir olmak üzere kafama esince 3 kez yapabilen bir bünyeye dönüştüm. Aşağıda dışı, içi için ayrı ayrı malzeme listesini yaptım. Denenmiş onanmıştır. Yapın, yiyin, rahmet dilemeyi unutmayın…
Malzemeler:
Dışı İçin: Yarım kg nohut 250 gr patates 250 gr tahin 1 tk tuz
İçi için: 1 tk tuz 1,5 kg soğan 1 çk kuşüzümü 1 çk çamfıstığı 2 tk şeker 2 tk yenibahar 2 tk tarçın
250 gr tahin
Yapılışı:
Eğer nohutu konserve kullanmayacaksanız bir önceki akşamdan ılık suda ıslatın. Konserve nohut da kullanılabilir, eğer sertçeyse bir iki taşım kaynatın işe girişmeden.
Bir püf: Mümkünse önce içi hazırlayıp soğumaya bırakın, sonra dışa girişin. Yoksa dışı beklerken kurur ve sarması zor olur veya çatlama olur.
Dışı:
Islanmış nohutu iyice haşlayın ve süzün. Kabuklarını soyun. Gerçi kabuk soymadan da rondodan geçirdiğim oldu, fena da olmadı ama ben yine de soymayı tercih ediyorum. Patatesi haşlayın ve soyun. Patates mutlaka kabukla, bütün ve biraz tuzla haşlanmalı, o nişasta o patatesi terk etmeyecek. Haşlanmış ve soyulmuş nohut ve patatesi püre olana kadar ezin. İçine tahinle tuzu karıştırıp pürüzsüz bir kıvama getirin. Ben yıllar sonra artık elimin ayarından mı, malzeme ustalığımdan mı bilmiyorum ama patates kullanmıyorum. Önlem olarak haşlasam da asla dışa katmıyorum. Tembel olmayın, Garine gibi olun, kıvamı tutturup patatessiz yapın ki o nohutun ve tahinin tadını daha çok alasınız.
İçi:
Soğanı piyaz kesin. 1 tk tuz atıp ateşe koyun. Orta/kısık ateşte ağzı kapalı şekilde (terleyerek) pişerken ara ara karıştırın. Soğan suyunu bırakınca kapağını açın, karıştırmaya devam edin.
Bir püf daha: Soğanın suyunu topiğin dışını tatlandırmak için ayırın, bir kenara koyun.
Soğan püre olunca ateşten alın. Pişmenin tamamlandığını, terlettiğiniz soğan iyice helime olunca anlayabilirsiniz. Yalnız dibini tutturmayın dalıp da, gerek yok. Tahin, kuşüzümü, fıstık, şeker, yenibahar, tarçın ekleyin ve karıştırın.
Hazırlanış:
İçi pişirirken ayırdığınız soğan suyunu şimdi dışla karıştırma vaktidir. İyice yedirin. Sonra zurnanın zırt dediği yere gelmiş olacaksınız. Dıştan, “göz kararı” bir miktar alıp ince nemli amerikan bez (veya naylon streç) üzerine ince açın. Dışın ince olanı makbuldür o yüzden mümkün olduğunca inceltin. Bezi/naylon streçi görürseniz artık inceltmeyin, abartmışsınızdır.
Açtığınız dış malzemenin ortasına, hazırladığınız içten dolu dolu 1 çorba kaşığı koyun, hafifçe yayın ve bez yardımıyla dışı, zarfın arka yüzü oluşabilecek şekilde kapatın. Yani, dikdörtgen bir prizma oluşacak kalınlığı da 2cm’yi geçmeyecek. Dört kenarından arkaya doğru da kapatabilirsiniz elbet karton kutular gibi, ama benden söylemesi, o zaman kat yerlerinde üstüste gelen dış çok olacağından kalınlaşır ve dışının tadı içinden daha çok ağızda kalan topik başarısızdır.
Ahanda bu kadar, atla deve değil diye demiştim dimi dimi?
Paketleri buzlukta da dolapta da saklayabilirsiniz. Tabii ki dolapta 3-5 günü geçmesin ama buzlukta epey dayanır.
Servis etmeden sardığınız bezi/naylon streçi çıkarın, üzerini (katların görünmediği taraf) tarçın ve küçük bir maydanoz yaprağıyla süsleyin.
Son bir püf: Topiğin ehli olunca, sarmadan önce, daha doğrusu, dışı bezin üzerine yaymadan önce, bezin ortasına 3 küçük maydanoz yaprağı koyup öyle paketlerseniz, açıldığında çok daha prezantabl oluyor.
Son bir bilgi: Bu aslında “tembel işi topik”tir. Eskiler nohutu un haline getirip ondan elbette ki patatessiz dış hazırlarlarmış, topiği adı üstünde ya, amerikan bezleri içinde top şeklinde hazırlayıp ağzını bağlayarak tıkırdayan su içinde pişirirlermiş. Ha aslını istiyorsanız asıl topik odur, şimdilerde biz tembellerin yaptığı ise çakmasıdır.
Afiyet şeker ve bol kalori olsun.
En mühim püf: Alkolsüz tüketmek günah, gidenleri anmadan yemek de ayıptır.
Bir panelde mi dinlemiştim yoksa bir videoda mı duymuştum anımsayamıyorum. Bana şahsen anlatılmadığından eminim ama belki de okuduğum Celal Başlangıç yazılarını gözümde çok net canlandırdığımdandır, gerçekten hatırlayamıyorum, çok zorluyorum, hatırlayamayacağım da asla. Ama o sözler kulağımda:
“Bana 1915’te ne olmuştur diye sormayın. Ben kendi nenelerimin hikayesini biliyorum. Bana masal diye anlatıldı o “göç hikayeleri” anneannem ve annem tarafından. Sonra aynı hikayeyi birbirini o günlerden sonra hiç göremeyen dayımdan dinledim, ölüm döşeğinde, ama bilinci gayet açıkken. Kimse bana şöyle oldu, böyle oldu demesin boşuna, ben nenelerimin yaşadıklarını biliyorum!”
Bu anlatıyı, konuşmayı, yazılanı, anıyı, yaşanmışlığı, adına ne derseniz deyin, hayatımda ve vicdanımda baş köşeye koydum. Tıpki Zakarya Mildanoğlu’nun yazdığı, dedelerinin hikayesi gibi. Tıpkı Hrant Dink’in 23,5 yazısı gibi. Fethiye Çetin’in Anneanne’si, kimisinin nenesi, kimisinin dedesi gibi. Ben onları aldım, başımın ucuna, yüreğimin en yumuşak köşesine, öfkemin en uç noktasına koydum. “Ama göç ettirilmeselerdi, onlar da…”, “Ama Hamidiye Alayları…”, “Ama Ruslar…”, “Ama Sarıkamış’ta da…”, “Ama Hocalı’da…” ile başlayan cümleler kuranlara gülümsememe, “Peki” diyip bir daha “Allah birdir” ya da “Senin adın Garine’dir” deseler dahi inanmamama yardımcı oluyorlar sağ olsunlar.
Kimseye “şunu yapsın, bunu yapmasın” diyemem, ne haddime. Ama kendi yapıp yapmayacaklarımı biliyorum. Benim şahsen ne toprak, ne sınır, ne özür beklentim var. Altındaki ölülerimin bile huzur bulamadığı toprağı ben ne yapayım ki? 3000 kilisemin, 2000’e yakın okulumun ahıra, helaya, hiçliğe dönüştürüldüğü şehirlerde ben artık ne arayayım? Anılarım bile o toprakların taa dibinde yer bulamamış, gerisi teferruat. Tazminat mı? Atalarımın mezarını o tazminatla bulabilecek miyim? Der Zor çöllerinde toprak bile eşelemeden ayaklara takılan kemikleri o tazminatla açıklayabilecek miyim? 1915 Nisan’ında bedenini Fırat’a kurban edip “yok olan” nenelerimin izini bulabilecek miyim? Şu yazdıklarıma dahi “Ama siz de Hocalı’da…” diyebikeceklere edep, izan, akıl, fikir, vicdan satın alabilecek miyim?
Bıraksınlar bu işleri. Tek dileğim var benim şahsen, bizzat, diasporadan da, Türkler’den de, Ermeniler’den de, herşeyden, herkesten bağımsız. Şahsi dileğimdir, kimseyi, hiçbir kurumu, kişiyi, mecrayı bağlamaz:
Yüzleşsinlerin, yüzsüzleşmesinler!
PS. Survivor kelimesi çoğu Ermeni’ye bir yarışmanın adını değil, 1915’te hayatta kalanları hatırlatıyor.
İnsan sevgililer gününü nasıl kutlar allaasen? Sevgilisi/karısı/kocası/manitası ile buluşur, beraber plan yapar, ya da son yılların trendi ile çocukları ile kutlar felan, hani en büyük aşktır, ya da en büyük aşkın meyvalarıdırlar ya çocuklar. Amaaaaan banane be, kim nasıl isterse öyle kutlasın, bize 3 nümero büyük bu kalıp. Benimki zaten pek sever(!) özel gün ve haftaları ya, bugün de ayrı özel(!) bu yüzden.
Ben kendimce Sen Valantin hedayemi dün akşam aldım. Online bir konser vardı, ona bilet aldıydım, malum, Kardeş Türküler kırmızı çızgımızdır. Tam da umduğum gibi “Zepür gı tarnam” da çalınca benim en güzel günüm oluverdi. Çok severim ben o şarkıyı, ama özellikle de Kardeş Türküler yorumunu. Çünkü ezgisinden, temasından ötürü, barındırdığı özlemden zaten aşırı hüzünlü bir şarkıyı şıkır şıkır söyleyerek çok umutlu bir hale getirmişlerdir. Yani benim gözümde öyledir. Ve her konserlerinde, her programlarında söylemelerini dilerim kendimce. Hani Feryal olsun, Fehmiye olsun, görür görmez “Bi’ Zepür gı tarnam patlat da günümüz güzelleşsin be!” diyesim gelir hep, ama demem, edebimden diil, yalakalık olmasın diye. Neyse, dünkü konserde de söylediler, eksik kalmadım. Öncesinde Tovmasyan’ları, Estukyan’ları, Sarkis’i de anarak dağılmış beni şöyle bir fırlatıp attılar, o da ayrı.
Bir rüya gördüm, AGOS ofisindeyiz ama bambaşka bir ofis. Artık AGOS değil ismi, değişmiş, çünkü siyasilerden biri, “o ismi cümle içinde kullanırlarsa hepsini öldürürüm” demiş bir demecinde; önlem olarak da gazetenin ismi değişmiş, artık telefonlar bile AGOS diye açılmıyor. Yeni ismi ne olmuş aklımda kalmadı, unuttum, malum, rüya, B12 felan. Rüyam da, ofis de, görünürde kalabalık değil ama Hrant Dink var, Lora var, Karakaşlı’m var, anam var, bir ara babam var, bir ara Tovmasyan’lar var, Sumru Yavrucuk var. Lora bana sürekli bir şeyler, el örgüsü tutacaklar hediye ediyor. Karakaşlı ile kavga ediyoruz, bu kadar yıldır burada ne yaptın diye hesap soruyorum, ne alaka ise, o da şeffaf bir dosya içinde A4’ün 1/3’ü ebatında bir kağıda yazılı kitap isimlerini önüme atıyor, o da bana kapak oluyor. Sonra bir ara babam geliyor. Evet öte taraftan geliyor, odanın köşesinde saklı kalmış Taşdelen su şişelerinden ve büyük pet damacanalardan soğuk su servisi yapıyor misafirlere. Bir ara yemek yapıyoruz, Lora malzemeleri hazırlıyor, sebze sote, ciğer tava felan yapıyoruz anamla, ama ne mana bilemiyorum. Kadir Topbaş gasteye geliyor, epey daş…k geçiyoruz kendisi ile, ne alaka ise, getirdiği hediyelerden söylediklerine, varlığına kadar bayağı bayağı şey geçiyoruz. Sonra Çortan beliriyor bir odada. O da gasteci olmuş. Sonra bir kenardan babamın yazdığı 3 yazı çıkıyor. Ama sanki balon üzerine yazılmış, balon su dolu, içinde de gül var balonun. Balon dediğim de çocukluğumuzun o uzun boru gibi olan balonu. Herkes hüzünleniyor bir anda “adam öleceğini anlamış, bize mektup yazmış” diye düşünüyor. Daha demin su servisini yapan o değilmiş gibi…
Neyse, konu ne idi? Sen Valantin. Böyle diyince de Taşhan’daki aydınlık ve aynı zamanda kapı komşumuz Madam Valantin geliyor aklıma, ne alaka ise.
Sevgililer gününde insan ne hatırlar abi? Eski sevgili, baĞzı manalı hedayeler, ne bileyim, anılar, eski günler, hali hazırdaki sevgili ile planlar etc etc etc. Hangi aklı başında insan evladının aklına, babasının 70’inden sonra bir özel gün düşkünü olup 40 senelik eşine kalpli kolye hediye alması gelir ki? Tamam, “aklı başında” diyerek zaten malum, kendimi ekarte etmiş oluyorum bu klasmandan. Ama evet aklıma gelen bu.
Seneeeeee 2006. Galiba. Kesin, garanti yani. Çok net, çünkü çocuklarımın yaşlarında bazen tekleyebiliyorum, çünkü her sene değişiyorlar. AMA doğum seneleri çok net. 2005 (Aralık) ve 2008 (Ocak). Vallaa net. Şimdi yazarken 2005 mi 2015 mi diye bir düşündüm kısacık ama o, ikinci kahvemi henüz içmediğim içindir. Hazreti Valantin Boğos Efendi’ye verdim siparişimi, şimdi içince onu, kafa yerine gelir. Belki bugün az daha çok siyah zehir lazım olabilir, dünün mahmurluğunu anca atarım. Neyse, konu bu değildi. Seneeeeee 2006, aylardan Şubat. Çünkü 14’ü San Valantin ve Barones Manişag 2005 sonları bize gelmiş, Gağant, Dznunt, doğum, lohusa, o şahane(!) günleri bizde geçirmiş, arada Baron da Dznunt’ta sürpriz yapıp bize gelmiş, neyse, uzun lafın kısası, Şubat’ın 14’ünde Barones İsviçre’den İstanbul’a dönüyor. O zamanlar daha dağılmamışız çok, bu gidiş gelişler yeni koymaya başlamış ama hala yıkılmadık ayaktayız. Ama, öte yandan, hani yaşlanmıyorlar ama, teorik olarak yaş alıyorlar ya, İstanbul ayağı hafiften birbirini özler olmuş, bayram seyran, isim günleri, gağant dznunt felan, kutlamalı günleri ayrı geçirmeleri yavaştan koyar olmuş. Neyse işte, 14 Şubat’ta Baron ve Barones kavuşacak, biz gençler olayın henüz farkında değiliz ama Baron kişisi kalkmış, Barones’e ucunda açılan kalp pandantifli (lan bu kelamı bilen var mı? pandantif ne be, nereden geldi dilime???) bir kolye almış, kalbin bir tarafına da tornunun fotografını koymuş. E kavuşma günü de 14 Şubat olunca sanırım en manalı hedaye ve bizim -affedin ama- aşırı ta…ak geçme malzememiz oldu uzunca bir süre.
Ne demiştik? Ne yapıyoruz Sevgülüler Günü’nde? Biz saçma salak bir gün geçirip çaktırmadan anılarda kayboluyoruz, ama çaktırmadan haa… Ona göre…
İkinci kahvemi içeyim de, herife kalpli omlet yapayım bari… Bir de badem unlu helva, tamamdır bu iş. Biz daha 70 olmadık. 20. seneyi deviriyoruz ama daha kapli kolyelere çok var, edebimizle kutlamayalım bu günü de. De hayde!
Ben aslında bugün, önce yabani sarımsak (made in Switzerland, twelwe points, Bärlauch, çiriş, ayı pırasası) kullandığım tarifleri, ya da yine aynı ürünlü menemenimi paylaşacaktım.
Hepinizin beklentisi üzerine, ben de çok isterdim bunları, ve akabinde, suyunu abartarak mercimek köfteden mercimek salatasına evrilen ürünümü paylaşmak. Çünkü anamla görüntülü konuşuyorduk ve dalıp suyunu abartmıştım.
Ama olmadı da mı oldurmamakla kasmamak lazım bazen. Olmuyor, olamıyor işte.
İnsanı, en çok korktuğu trajedi ile sınanmak yıkarmış. Bizi yıkamadı ama güçlendiremedi de.
Dün akşamın pis bir vakti öğrendim, Karin’im Karakaşlı’m da “babasız piçkurusu misali kalan kızlar kulübü”ne dahil olmuş. Malum, ölüm Allah’ın emri, ama bunun bir de ayrılığı var.
S.ktiğimin covid günlerinde, cenazeler de öksüz kalkıyor bizde. Önlemmiş. Önleminize kusayım. Sağlıkmış. Lan bi’ baba ölmüş, sağlığınıza sıçayım.
Canım, ciğerim, babamın öbür kızlarından, en kıymetlimiz, Karin’im Karakaşlı’m babasını kaybetmiş. Ve, ben babamı kaybetmeden, kaybederken, ve dahi kaybettikten sonra dahi herdaim yanımda olan Karakaşlı’mın ve babasının yanına gidemedim. Marinet’i uğurlamaya gidemediğim gibi.
Tam da bu acılarla sınanıyoruz işte. Ölülerimizi morgdan kendimiz alıp yıkıyor, kırklıyor ve yalnız başımıza gömüyoruz.
Karin’im öksüz kaldı.
Babası, her baba gibi erken gitti.
Ve her güzel giden gibi, her güzel insan ve baba gibi, çekmeden, çektirmeden gitti. Tertemiz, acısız, şuuru açık. Tüm görevlerini sonlandırıp, tüm ödevlerini tamamlayıp…
Ne desem boş, ne desem faydasız. Zaman ilaç değil, ama dayanma gücünü katlıyor.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak Karakaşlı’m. Hiçbir kelam seni teselli edemeyecek. Ve fakat 5 yıl geçse dahi, farkedeceksin ki s.ke s.ke yaşayabiliyor insan. Ve dahi, yaşatabiliyor.
Devri daim olsun, hep yaşasın bizlerle, tüm babişkolar…
Bütün sorun, söze/yazıya nasıl girişeceğinizi, yani girizgahı nasıl yapacağınızı bilememenizle başlar. Bazen kal gelir. Evet evet gelir, böyle sormadan, hissettirmeden, lak diye gelir, hani teşbihin en hatasızından olsun, göt gibi kalırsınız kağıt kalem elinizde. Evet hala kağıt kalem kullanabilen nesildeniz biz kardeşim. Yoksa nasıl bu kadar güzel insan biriktirebilecektik ki etrafımızda?
Mart ayını ne kadar sevmediğimden; eskiden her şeyin çok daha güzel olduğundan; dostlukların aile boyu ve gayet sahici olduğundan; hiçbirimizin maskeli gezmediği, gerçek gerçek yaşadığı dönemden; ya da ne bileyim, ada hayatından girebilirdim elbet konuya. Ama yine olan oldu, çünkü ben hala neye nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Çünkü bazı acılar, bazı kayıplar ve en nihayetinde bazı ölümler, ister temiz olsun ister sıralı, ister beklenen olsun ister ani, ister zamanlı olsun ister zamansız, insanı “başı neresiydi, kıçı neresi bu konunun acaba?” moduna sokabiliyor. Olabiliyor, evet. Hele ki söz konusu çok sevdiğiniz, çok güzel, sayesinde dünyanın daha yaşanabilir olduğu bir insansa…
Ve yine öyle oldu. Başına şahit olamadığım bir hikayenin sonuna yetiştim. Hastalıkmış, doktormuş, teşhismiş, tanıymış, tedaviymiş, hepsini geçtim. Kimi insan hep yaşayacakmış gibi gelir ya, ölümle asla bir araya getiremeyeceğiniz güzel insanlar vardır hayatlarımızda hani. Çok azdırlar, gerçekten az, ama kesin varlar. Böyle, “beni gömer haa” dediklerimizden. Özellikle böyle insanlar fani hayatlarımızdan eksikdikçe, yarattıkları boşluk ve eksik kalma hisleriyle yaşamak epey bir zorlaşıyor.
Bazı insanı her gün görmezsin, hatta belki yılda bir bile görmezsin ama yüzü hep gözünün önündedir. Ve ilk yüz yüze geldiğinde de, araya giren yıllar yok olur. Ne saçındaki beyaz, ne yüzündeki kırışık, ne araya giren onca zaman mevzu bahis olur muhabbetinizde. Genelde bu tip betimlemeler ilkokul ya da lise arkadaşlıkları için yapılır ama giden insan, insanın arkadaşının annesi olunca ister istemez komik oluyor böyle düşünmek. Ama O, arkadaşlarımızın maması değildi. Bilakis, arkadaşlarımız, arkadaşımızın çocukları olmuştu, biz o kıvamdaydık artık. Yani evine uğramak, aramak sormak ya da bir kahve, bir cigara içimliği muhabbetine nail olmak için çocuklarını bahane etmemize hiç ama hiç gerek yoktu, ki zaten son 20 senedir de çocuklarından .çok kendisi ile görüşüyorduk, malum, gurbetlik vs. Kapısından geçerken, teklifsiz, beklentisiz, sorgusuz, sualsiz girerdik içeri. Böyle de bir yüzsüzlüğü kaldıracak kadar arkadaşımızdı Marinet çünkü. Hayır, Tantig felan yok, ne ayıp, o bir Marinet, o bir atom karınca ve hatta o bir Kuyr Marinet, Sister Bacı.
Mesela, düşünün, gençlik yıllarımız (90’ların başları mı desem 80’lerin sonları mı bilemedim, araya çok yıl girince), hani evde partileme dönemleri. 80-90’lar diyorum bakın. En mühim yakınlaşmaların (“beğendiği oğlanla Hotel California eşliğinde slov dans etmek”) olduğu “çay”, “disko”, “ev partisi” dönemleri. Ama olayın en mühim özelliği, o partiler gündüz olmalı, yaşımız akşam partilerine girişe müsaade alacak kıvamda değil. Biz, Kınalı’da eski Yarbaşı’nda oturuyoruz. Şimdiki “Kumsal”ın orada diyeyim kısaca. Kuyr Marinet’lerin evi de Çarşı tarafında hatta Jarden’e yakın, yani adanın iki uç noktasındayız diyebiliriz. Gündüz yapılacak ev partisi, balkondan kapatma bir salonda ama öyle böyle değil, her tarafı camekan, 7/24 güneş alıyor, gün ışığı ne ki, güneş evin içinde resmen. Yani şahane bir parti mekanı(!). Ama demokrasiler asla çaresiz değildir, hele ki yamacınızda bir Kuyr Marinet varsa. Marinet, kalkıyor, evinden taaaa bize, koşa koşa evinden perdeleri söküp getiriyor. O zamanın en lüks aracı bisiklet, öyle ne elektrikli zımbırtılar, ne taksiler, koca adada 1 ambülans 1 de itfaye arabası var, o kadar. Ve o ortamda Marinet, o ağır koyu renk perdeleri götür getir yapıyor. Ha biz gençler? Oturmuş kıçımızı yaymışız. Çünkü bu da bir klasikti Marinet’in olduğu ortamlarda. Evinde de otururken, ekmek alınacaksa mesela (fırın 50m mesafede) ilk atlayan kendisi olurdu. Biz yaklaşık 10 genç kişi, birimiz bile kıçımızı banktan kaldırana kadar o zaten alıp gelmiş olurdu ekmeği fırından, gazeteyi bayiden, sigarayı da bakkaldan. Atom karınca deyişimiz de boşuna değildi işte.
Yıllar geçti, daha doğrusu araya yıllar girdi. Marinet o atom karıncalığından bir şey kaybetmedi. Kadının canı tez, ruhu gençti, bizden daha iyimser, sonradan olmalardan daha dobra, olduğu gibi kaldı hep. Hani arkadaş annelerini, çocuklarımıza tanıtırken “İşte bak, bu benim arkadaşımın maması …. Tantig” diye hitap ederiz ya, söz konusu Marinet ise “Bak kızım/oğlum, bu Kuyr Marinet” diye tanıtmak icap ederdi. Çünkü o bir “Kuyr Marinet”ti.
Bu sabah öğrendim ki, Mart’ın 29’unda Kuyr Marinet de çekip gitmiş aramızdan. Ender görüştüğümüz anları ne kadar çok özleyeceğimi, evinin önünden geçerken o boşluğun canımı ne kadar acıtacağını, Türkbey’de yürürken bir daha karşıma çıkıp “Sen ne yapıyorsun burda yine, git kocanın çocuklarının yanına be…” diyemeyeceğini düşünüp, artık ne kadar az kaldığımızı, gidenlerimizin bizi ne kadar öksüz, kimsesiz, dünsüz bıraktıklarını aklımdan çıkaramıyorum bir türlü.
Biz Marinet’le arkadaşlarımızın mamasını değil, dostumuzu, kankamızı, Kuyr’umuzu, kah bir kahve, kah bir sigara içimliği “cee” dediğimiz arkadaşımızı, herdaim pozitif, güler yüzlü, candan, çok ama çok güzel yürekli bir insanı kaybettik. Dilerim ve eminim ki gittiği yer buralardan çok daha güzeldir.
Hani “her şey yine güzel olacak ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyoruz ya, ben bu pis, alçak, hastalıklı, uğursuz dönemi, vedalaşmaya gidemediğimiz sevdiklerimizle, onları yalnız bırakmak zorunda kaldığımız acı gerçeğiyle hatırlayacağım hep. Kimse unutmasın da…
Güle güle git Kuyr Marinet, Sarkis’lere, mamaya, daydaya, tüm sevdiklerimize de selam götür he mi? Elbet bir gün tekrar görüşeceğiz, makaraya o zaman devam ederiz bir kahve içimliği…
Evet, gelsin “gündemden etkilenen hayatlarımız” konulu yazımız. Kimin etkilenmedi ki? Evet hepimizin. Ekonomiye girmiyorum bile henüz, sadece psikolojik, çocuksal, okulsal ve mutfaksal yönleri beni alakadar ediyor şimdilik. Mesela, kiminiz şahit oldu, önceki gece benim küçük ergencücük ateşlendi. Çünkü bir gün önce, güneşli ama serince bir havada, arkadaşının itini gezdirme ayağına 1,5 saat montsuz sokak sokak sürtmüş. E hassas bir cücüktü, bebekliğinden beri, hala da öyle kendisi, anında ateşlenir. Neyse, NŞA pek takmazdık ama kötü dönem, malum, ateş, öksürük olunca otomatikman kafayı kırıyor insan. Soğuk su kompresleri, ateş ölçmecelerle sabah ettik. Sabah ilk işim, bizim kepenklerin açıldığını gören komşu kızın kapımıza gelip “hayır” cevabını almasını engellemek için (allaaam zerafetten gebericem aq) komşuya hemen bi’ watzap yazmak oldu: “Kız gece ateşlendi, senin kızı yollama da kapmasın şimdi.” Kadının allahı var, önce geçmiş olsun dedi, sonraki mesajı ise, “Corona testi yaptıracak mısın? Bize de haber et sonucunu!” oldu. Ben bi’ sinirlen, bi’ küfret kendi kendine… Zaten sinirler olmuş aşırı akortlu keman yayı, bu mesajı da görünce “haram zıkkım olsun lan size komşuluğum, sizi düşünen beynime sıçayım, hem de kendi kendime!” dedim. Tabii kimse anlamadı bu tepkimi ama gösterdim yine de kendi kendime de olsa. Verilecek onlarca cevap arasında ben sessiz kalmayı seçtim. Çünkü tüm dünyanın bildiği gibi, korona vakalarını en kolay atlatacak kesim çocuklar, artı, her ateşi yükselene korona testi yapılmaz vs vs vs. Kendi kendime “sus boşver, kelimelerine yazık” dedim, bir dahaki yazdığına “14 gün kuralını uyguluyoruz, ne kızını yolla ne kendin gel!” diye kibarca cevap vermeyi planladım. Demin nasıl oldu kız diye yazmış, açmadım bile mesajı, o kadar sinirliyim, evet hala. Ha ne mi oldu? Kız daha 24 saatini doldurmadan ayaklandı tabii ki soğuk algınlığını bana satıp. Canı sağ olsun.
Araya serpeceğim minnak minnak anketot tadında yaşanmışlıklarım da var elbet. Mesela şu an 90’lar Türkçe Pop radyosunu dinlerken çıkan çoğu şarkının Fatih Ürek veya Kuşum Aydın’ın seslendirdiğini sanmam gerçeği var. Aslında o şarkılarının orjinalleri başkalarına ait ancak şarkılar, bu iki isimle bütünleşecek kadar Etiler barlarında popüler olmuşsa demek zamanında… Eh biz de 90’lar gençleriyiz son tahlilde, eller havayayı bunlardan öğrendik.
Teorik olarak ev hapsinde olmamız gerekmese de önlem olarak sürekli evdeyiz. Bu dönemde ihtiyaç olursa aileden sadece 1 kişinin alışverişe gitmesi öneriliyor. Mutfak ve alışverişe hakim aile üyesi üzerinize afiyet ben olduğumdan bu iş bana kalmıştı. Ay bir üzgündüm, bir üzgündüm ki sormayın(!) Ama maalesef bu görevi bey kişisi kendi üzerine aldı, çünkü her ne kadar home office yapıyor olsa da arada işyerine uğraması icap ettiğinden benim extra çıkmama gerek olmadığını bla bla bla diyip dış dünya ile tek bağlantımı kopardı herif.
Ev hapsi değilse de 2 çocuk 1 koca evde; çocukları online eğitim bayağı bir “oyalıyor”. Adamlar ciddi ciddi ders saati kadar el tutacak şeyler vermişler haa. Hem öğrenecekler, hem sınıf chat grubunda (öğretmen dahil) tartışıp soru olduğunda sorabilecekler, belirli saatler dahilinde okula uğrayıp bir şeyleri tamamlayabilecekler. Mesela demin bir mail geldi, isteyen öğrenciler okuldan ip/yün alıp örgü, tığ, elişi ile uzun bir zincir yapabilirler. Köy olarak en uzun zinciri oluşturacaklarmış. Akıllarını sevdiklerim… Bizim kız kısmızı hasta olduğu için epey birikti dersler, öğretmene yazdım, mühim olan okulların teorik olarak kapanacağı 27 Mart tarihine kadar derslerini bitirmiş olması imiş, ne zaman ne yaptığını kendi bilmesi yeterliymiş, hastaysa zaten iyice dinlensinmiş, geçmiş olsunmuş. İnsanlığını sevdiğimin….
Kocanın home office konusu daha da eğlenceli. Kızın çalışma masasını kendine büro yaptı, resmen işe gider gibi masaya gidiyor. İşyerinde sabah saat 9:00-9:15 arası sabah teneffüsü var, o arada home office çalışanlar dahi işi bırakıp 15 dakika teneffüs yapıyorlarmış, düzene ve kurallara itaatte çığır açan yurdum (İSVİÇRE) insanı önünde ayağa kalkıp saygımdan ceketimi ilikliyorum, o kadar.
Ben şu an bu satırları yazarken, Messenger’dan 2,3kg’lık palamut fotosu yollayan arkadaşa da teesüflerimi fışkırtırım. Ev hapsinde lakerda yapıyor olabilirsin, biz palamut bulamıyorsak n’aapalım, ölelim mi? (ağlıyordu hasetinden)
Ne diyordum? Ev hapsi. Yapılacak dünya kadar iş var. Günlük rutin temizlik, mutfak, ders işleri zaten yarım günümüzü bitiriyor. Kalan zamanda ise birikmiş işleri tamamlamak lazım. Misal hafta sonundan ütüm vardı, bugün onu bitirmeyi görev edindim. Ona sıra gelene kadar da blog, sayfa, gruplarımı çok ihmal ettiğimi farkedip az biraz buralarda takılayım dedim. Yarında sonra da köşe bucak temizlik işlerine ve oda/gardrop, eskilerin atılması, geri dönüşümler vs, o kalabalıklarla uğraşacağız. Yani demem o ki, aslında canımızın sıkılacağı pek bir vaktimiz de yok, ki olsa bile Netflix var, online kurslar var, YouTube var, var da var işte. Hem sıkı can iyidir, kolay kolay çıkmaz. Sonra bir de şey vardı, “nerede bıraktıysan/çıkardıysan ordadır!”. Onu da çok kullanıyorum ama özellikle kız ergencücüğüne sarfettiğim “önemli değil, büyürsen unutursun” cümlesi efsane. Yani demem o ki, özellikle ebeveyn ve büyük ailelerde (büyükanne, büyükbaba vs) görülüp “ben asla yapmayacağım/demeyeceğim” dediğimiz her şeyi yapıp söylüyoruz, haberiniz ola!
Dedim ya, aslında gönüllü ev hapsindeyiz. Yani sokağa çıkma yasağı yok ama önlem olarak evdeyiz. Velev ki yasak geldi. Yani karantina kanunları yürürlüğe girdi. Bizim açıdan dev bir değişiklik olmayacak ama kafama ciddi bir şekilde takılan bir şey var. Ya birine bir şey olursa? Gurbete geldiğimden beri, en korktuğum şey, cenazeye katılamamak. Bir kez yaşadım, hala atlatabilmiş değilim, biliyorum acısını. Yani illa ki birinci dereceden akraba olması gerekmiyor, çok sevdiğim ve cenazesinde olmak istediğim biri de olabilir, ne bileyim, insanın aklına bin tane şey geliyor. Hadi ondan da vazgeçtim, bu, alenen bir lüks sayılır ama en acısı ne biliyor musunuz? Kimsesiz, yapayalnız “uğurlanmak”. Yani birinin cenazesinin bomboş bir kilisede yapılması gerekliliği beni çok ciddi bir biçimde üzdü. İtalya’daki ölüm ilanlarını ve yan yana dizilmiş tabutlar yüreğimi çok acıttı ama yapayalnız uğurlanmak…. Çok acı… Çünkü bazen, beklenmedik bir şekilde, kalabalıklar acısını hafifletir insanın. Bir ara canım çok acımıştı da oradan hatırlıyorum.
Hatırlıyorum demişken, hatırlar mısınız? 5 senedir, yaklaşık günde en az 5234 kez “Mart’tan nefret ediyorum!” demiş olabilirim. Ve tahmin edin ne, yine Mart geldi. Hatta gelmekle kalmayıp, gündemle bizi oyalayarak 19’una kadar getirmiş takvim yaprağını. Geldiğimiz tarihin o kadar farkındayım ki maalesef, her gün, her gün istisnasız… Ne hazin bir tesaadüftür ki, bu sene, tarihler 2015 senesi ile aynı günlere denk geliyor. Yani 19 Mart 2015 günü de bir Perşembe idi Dolayısıyla 28 Mart da bir Cumartesi, 31 Mart da bir Salı olacak bu sene de, aynı 2015 gibi. 5 sene önce dün koşa koşa, ne ile karşılaşacağımı bilmeden İstanbul’a gitmiştim. Çünkü 16 Mart günü babama “bir şey” olmuştu. Bir şey… Konuşamıyordu artık. Kelimelerine, diline söz geçiremiyordu sanki. Biz bunu çok sonra anladık elbette, kafa gitti sandık ama kafa hiç olmadığı kadar yerinde idi, bakışından anlayabilirdiniz, boş duvarlara ya da belirli bir noktaya sabit baktığını saymazsanız. Sonra 19 Mart günü biz kendisini alıp sona doğru bir yolculuk başlangıcı olan hastane günlüğümüzü doldurmaya doğru yola çıkmıştık. Hatta bir tek bununla kalmayıp arada Şişli Etfal’e de uğrayıp ölüm emri gibi elimize tutuşturdukları biyopsi sonucunu da almıştık. Öyle böyle değil, malum, araya giren hatırlı tanışlar sayesinde ölmeden biyopsi sonucunu da alabilmiştik, yoksa 40’ında ancak MR sonucunu alabilecektik.
Ve günlerdir kafamı çok bozan şey, bu sene babamın ölüm yıldönümünde ziyaret edemeyeceğim kendisini. Evet, gündeme bakarsak derdimi siksinler, ama çok acıtıyor, demezsem ikiyüzlü olacağım.
Bu Mart bizi böyle götürür, her güne bir acımız, bir anımız var çünkü.
Ve çünkü, babasını kaybeden kız çocukları büyüyor…