Tag Archives: Agos

Babalar günü

Standard
Babalar günü

Babalar günü

Bizim imam nasıl bayılır?

Standard
Bizim imam nasıl bayılır?

Fotoğraflar: Garine B. Seropyan
Fotoğraflar: Garine B. Seropyan

 

Bu yazı 10 Haziran 2026 tarihinde AGOS internet sitesinde yayınlanmıştır. Bizim imam nasıl bayılır?

Ղափամա – Ghapama

Standard
Ղափամա – Ghapama

Fotoğraflar: Garine B. Seropyan
Fotoğraflar: Garine B. Seropyan
Bugünkü mönümüzün nadide parçasını tanıtayım: Ghapama (okunuşu tam olarak khapama, ğapama). Ermenice yazılışı ise meraklısı için: Ղափամա

 

Bu yazı 25 Mayıs 2026 tarihinde AGOS internet sitesinde yayınlanmıştır. Ղափամա – Ghapama

Garo Panos’un midya pilakisi

Standard
Garo Panos’un midya pilakisi

Garo Panos’un midya pilakisi

 

Bu yazı 20 Mayıs 2026 tarihinde AGOS internet sitesinde yayınlanmıştır. Garo Panos’un midya pilakisi

Yaya topik nasıl yapılır?

Standard
Yaya topik nasıl yapılır?

Malum, çalışan anne-babanın çocuğu olmak zor meziyet. Ama evde yaya varsa, hem de o yaya en yakın kankan olmuşsa değme keyfine çalışan anne-baba çocuğunun. İşte ben de o ballılardandım. Ev kapısını hiç anahtarla açmadım, hep açanım oldu. Sırf bu yüzden bile, yaya en kıymetlisidir torununun.

Fotoğraflar: Garine B. Seropyan

Yaya diyoruz, bir de altyazı geçelim. Gerçi artık “yabancılı” dizi çok, bilenler de çoğalmıştır ama yaya, Ermenicede anneanne, babaanne için kullanılır. Benim bu yazıda bu satıra kadar bahsettiğim kişi babannem, meşhur Roza Yayamdı. Şimdiden sonrası ise anneanne, Süzan Yaya, namı diğer Kangallı.

Efendim, yaya dedik, koyduk bir kenara. Bırakın orada dursunlar iki dakika. Biz Ermeniler için, aile büyükleri kadar mutfak da mühimdir. Bilenler bilmeyenlere anlatsın diyerek geçiştiremeyeceğim kadar hassas bir konu olduğundan biraz detaya girmem lazım. Mutfak dendi mi akan sular durur bizde. Hele ki özel günlerde… Biz “donagan” deriz, kutlamalı demek; bayram da denebilir ama bana yaban geliyor ikisi de. Neyse işte bizim “kutlu” günlerimizin menüleri az çok bellidir. Özellikle Noel ve Paskalya dönemi, misal, Kurtuluş’tan geçerseniz iki evden birinden o kavrulan soğan kokusunu kesin alırsınız. Hah işte dolmayı bilirsiniz, topiği de. Ama dolmaki, sarma derken, bir şekilde, birden çok coğrafyada mevcut yiyecekler başka, tek bir toplumla özdeşleşen yiyecekler bambaşka. Biz “bağzı” Ermenilerin “başka”sı ise tartışmasız topik. Miniminnacık bir bilgi size, sahibinden, kesin bilgi. Olur ya, siz siz olun, yolunuz düşer de Ermenistan’a giderseniz da Ermenistanlı bir Ermeni ile karşılaşırsanız topik mopik demeyin. Topik dediğimiz arkadaş, İstanbul Ermenilerinin geleneksel yemeğidir. Yurtdışında yapanlar da yüksek ihtimalle, İstanbul kökenli olanlardır. Gerçi bizim Kangallı da lakabından mütevellit pek İstanbullu sayılmazdı ama öğrenmeye ve gelenek göreneklerimize çok düşkündü. Okuma yazma bilmez ama yol yordam çok iyi bilirdi. Dolayısıyla, muhtemelen sonradan öğrendiği topiğin uzmanı olarak ailemiz tarihinde yerini almıştır kendisi. Öyle ki, mutfağına kimseyi sokmayan Roza Yayam, senede iki kez, topiğe elini sürmez, o görevi dünürüne devrederdi. Süzan Yayam da özene bezene yapıp Amerikan bezlerine sarıp sarmaladığı topikleri tepsi içinde getirir, biz de löpletirdik.

Meşakatli iştir

Topik denince, çoğu tanıdığımın yaptığı gibi saygı duruşuna geçmek farzdır. Bakmayın laf arasında “kolaydır, yapılır, ne var ki?” demelerime. Eni konu el tutar ve epeyce meşakkatlidir. Tarife geçmeden önce hikayesine bakacak olursak, kaynağa değil fakat kulaktan dolma bilgilere sahibim ben sadece. Efendim zamanında (muhtemelen 1915 öncesine kadar, niyeyse(!)) din adamları, vartabedler, Medz Bahk (büyük perhiz, Paskalyadan önceki yedi hafta) boyunca taşra yolculuklarında bugünün veganlığı olarak bilinen bizim perhize uymak için yanlarında topik taşırlarmış. Hem doyurucu, hem enerji veren hem de vegan olduğundan seferi din adamlarımız için eşsiz bir gıda kaynağı olduğu söylenir. Bu, şehir efsanesi de olabilecek ulusal/dinsel hikayemiz.

Bir de kendi hikayem var tabii ki topik ile alakalı. Ona geçmeden önce, din adamlarının kutsal yolculuklarında yedikleri bir ürünün üzerinden bir asır bile geçmeden meyhanelerin, rakı masalarının en aranan, en meşakkatli ve en nezih mezesine dönüşmesi bence tadından yenemeyecek bir “gelişme”.

Gelelim hikayemize. Efendim, malum, çalışan ebeveynin armudu da dibine düştü ve lise bitince kendimce çalışma hayatına atıldım. Hem çalış, hem oku hem gez-toz, tabii ki ev işi, mutfak her çalışan genç kızkurusu gibi nanay bende de. Bırakın topiği, makarna haşlamam bile namümkün. Ancak yumurta kırabiliyorum, o da bakkaldan eve getirirken, yolda. Evet yaş 28’e varana kadar bu böyle sürdü. Sonrası, amaaan boşverin, biz hedefe odaklanalım.

Sene 2001 aylardan Temmuz. Söylemesi ayıp bir gariban bulmuşum, nişanlanmışım, birkaç aya evleneceğim. Bari bazı klasikleri öğrenmeye çalışayım dedim. Aldım bizim Kangallı’yı karşıma. Bir hata işleyip sormaya başladım. Hayır hatamdan ders alıp susamadım da, ettikçe devam ettim şuursuzca, aynen şöyle:

Garine: Yaya topik nası yapılır? (Kağıt kalem elde, önce malzeme listesi gelecek diye başlamışım yazmaya.)
Yayam: Haşlanmış nohutla patatesi rendeden geçireceksin…
Garine: Patates?
Yayam: He, nohutla… Ama kabuklarını çıkaracaksın. 
Garine: Patatesin?
Yayam: Yooook nohutun.
Garine: Patates kabuğuyla…
Mamam: Garine saçmalama!
Garine: Niye? Vitamini kabuğunda?
Mamam: Sus
Garine: Tamam… Yaya sonra?
Yayam: Tahinle karıştırıcaksın…
Garine: Kimi?
Yayam: İşte hazırladın ya?
Garine: Neyi leyn?
Yayam: E dışını…
Garine: İçine tüküreyim ben böyle işin. İçi dışı mı var bunun?
Yayam: E helbet kızım…
Garine: Peki ne kadar nohut?
Yayam: Bir kavanoz.
Garine: Bardak?
Yayam: Yok kavanoz.
Garine: Susayım…
Yayam: Evet.
Garine: Tahin?
Yayam: Evet tahinle karıştır iyice aman topak olmasın…
Garine: Ne kadar tahin koyuyoz?
Yayam: Göz kararı işte…
Garine: Yaya gözüm mü var kararım olsun canını yediğim, bana ölçü ver..
Yayam: Göz kararı…
Mamam: 500 gram yaz sen…
Garine: Peki öbürleri ne kadar? Dışı ne içi ne? İçi seni yakar dışı beni? Ölmek istiyorum, ölünce cenazemde topik yapın dağıtın, vasiyetimdir. Tarifini bile almaktan acizdi deyin, hatta mezartaşıma yazdırın… İmdat! Topiklerce imdaaaat!
Mamam: Geliyor terlik…

Bu kadar yazıp çizdikten sonra son bir rahmet isteği daha geldi. Efendim 2008 sonrası bizim Kangallı da göçünce öte tarafa, bu ulvi görev mamadan çok babaya kaldı. E malum tescilli gurme, mideli adam ya illa o yapacak özene bezene. Hem de ne özen… O da gittiğinden beri anama kaldı tüm iş…

Neyse işte, benim mutfak sevdam o kadarken şimdi senede en az 1 en fazla 2 kez; on yılda bir olmak üzere de kafama esince yılda 3 kez yapabilen bir bünyeye dönüştüm. Aşağıda dışı, içi için ayrı ayrı malzeme listesini yaptım. Denenmiş onaylanmıştır. Yapın, yiyin, rahmet dilemeyi unutmayın…

Topik nasıl yapılır?

Malzemeler:

Dışı için:
Yarım kg nohut
250 gr patates (mümkünse patatessiz tutturun kıvamı)
250 gr tahin
1 tatlı kaşığı tuz

İçi için:
2 tatlı kaşığı tuz
1,5 kg soğan
1 çay kaşığı kuşüzümü
1 çay kaşığı çamfıstığı
3 tatlı kaşığı şeker
2 tatlı kaşığı yenibahar
2 tatlı kaşığı tarçın
250 gr tahin

Bir püf: Mümkünse önce içi hazırlayıp soğumaya bırakın, sonra dışa girişin. Yoksa dışı beklerken kurur ve sarması zor olur, çatlama olur.

Ön hazırlık:

Eğer nohutu konserve kullanmayacaksanız bir önceki akşamdan ılık suda ıslatın. Konserve nohut da kullanılabilir, eğer sertçeyse bir iki taşım kaynatın işe girişmeden.

Kuş üzümünü bir havlu içine koyup ovalayın ki varsa eğer saplarından ayrılsın. Üşenmezseniz tek tek kontrol edin (evet yapmışlığım çok).

Çam fıstığı ve kuş üzümünü kaynar suya koyup bekletin. Bir taşım kaynatabilirsiniz de. Maksat hem kiri gitsin, hem de bir tık yumuşasın, üzümler şişsin, fıstıklar beyazlaşsın.

İçinin yapılışı:

Soğanı piyaz kesin. İki tatlı kaşığı tuz atıp ateşe koyun. Orta/kısık ateşte ağzı kapalı şekilde pişerken ara ara karıştırın. Soğan suyunu bırakınca kapağını aralayın ama tamamen açmayın, biraz su kalsın dibinde. Karıştıra karıştıra pişirmeye devam edin. Soğan püremsi olunca artık ateşten alın. Pişmenin tamamlandığını, soğanın dibi tutmaya başlayınca da anlayabilirsiniz. Yalnız tutturmayın fazla dibini dalıp da, gerek yok. Hem rengi kararır, hem de çıtırlaşır, bunu istemiyoruz. Kıvamı dişe gelmeyecek kadar yumuşak olmalı o pişmiş soğanın.

Altın değerinde bir püf size, başka yerde bulamazsınız, Sarkis Seropyan icadıdır: Soğanın suyunu topiğin dışını tatlandırmak için ayırın, bir kenara koyun.

Suyunu ayırmak için soğanı bir kevgire koyup biraz bekletin. O suyu sakın dökmeyin, dışında kullanacağız. İyice suyunu süzdüğümüz soğanımıza tahin, kuşüzümü, fıstık, şeker, yenibahar, tarçın ekleyin ve homojen bir kıvam oluşturana kadar iyice harmanlayarak karıştırın.

Dışının yapılışı:

Islanmış nohutu iyice haşlayın ve süzün. Haşlarken suyuna tuz ve isterseniz birazcık da karbonat atmayı ihmal etmeyin. Kabuklarını soyun. Gerçi kabuk soymadan da rondodan geçirdiğim oldu, fena da olmadı ama ben yine de soymayı tercih ediyorum. Patatesi kabuğuyla ve bütün olarak, parçalamadan, kesmeden, tuzlu suda haşlayın ve soyun. Haşlanmış ve soyulmuş nohut ve patatesi püre olana kadar ezin. İçine tahinle tuzu karıştırıp pürüzsüz bir kıvama getirin.

En mühim püf açıklaması: Eğer kıvamı cıvık değilse, patatesi katmadan önce, pişirip süzdüğünüz soğanın suyunu kontrollü bir şekilde dışa ekleyin. Dışa umami olacak o damla damla eklediğiniz soğan suyu, demedi demeyin.

Hazırlanış:

Şimdi zurnanın zırt dediği yere geldik efendim. Dıştan, “göz kararı” bir miktar alıp ince nemli amerikan bez (veya naylon streç) üzerine ince açın. Dışın ince olanı makbuldür o yüzden mümkün olduğunca inceltin. Bezi/naylon streçi görürseniz artık inceltmeyin, abartmışsınızdır…

Açtığınız dış malzemenin ortasına, hazırladığınız içten dolu dolu bir çorba kaşığı koyun, hafifçe yayın ve bez yardımıyla dışı, zarfın arka yüzü oluşabilecek şekilde kapatın. Yani, dikdörtgen bir prizma oluşacak kalınlığı da 2 cm’yi geçmeyecek. Dört kenarından arkaya doğru da kapatabilirsiniz elbet karton kutular gibi, ama benden söylemesi, o zaman kat yerlerinde üstüste gelen dış çok olacağından kalınlaşır ve dışının tadı içinden daha çok ağızda kalan topik başarısızdır.

Aslında ismine uygun bir şekilde top şekline getirebilirseniz “mük” olur ama o epey bir el alışkanlığı istiyor. Deneyip görün, top yapın, dışı artarsa koparın, bastırmayın ki altı çok kalın olmasın.

Ahanda bu kadar, atla deve değil diye demiştim, di mi ?

Paketleri buzlukta da dolapta da saklayabilirsiniz. Tabii ki dolapta 3-5 günü geçmesin ama buzlukta epey dayanır.

Servis etmeden sardığınız bezi/naylon streçi çıkarın, üzerini (katların görünmediği taraf) tarçın ve küçük bir maydanoz yaprağıyla süsleyin.

Son püf: Topiğin ehli olunca, sarmadan önce, daha doğrusu, dışı bezin üzerine yaymadan önce, bezin ortasına 3 küçük maydanoz yaprağı koyup öyle paketlerseniz, açıldığında çok daha prezantabl oluyor. 

Afiyet şeker ve bol kalori olsun.

En mühim püf: Alkolsüz tüketmek günah, gidenleri anmadan yemek de ayıptır.

 

Bu yazı 8 Mayıs 2026 tarihinde AGOS internet sitesinde yayınlanmıştır. Yaya topik nasıl yapılır?

Zadig Çöreği

Standard

En sevdiğim bayramdır paskalyadır… Yok hayır dinle imanla alakası yok. Olay tamamen “ayısal”. Çünkü paskalya arifesinde Kurtuluş/Bakırköy/Yeşilköy sokaklarında dolaşırsanız önce şahane bir soğan/dolma kokusu, sonra tarçın/topik kokusu, en son da mis gibi mahlepli-sakızlı çörek kokusu alır burnunuz. Elbette ki bunların hazırları muhtelif mezeci, market ve pastanelerde mevcut ama evde yapmak gibisi var mı be? Yapmak ayrı güzel, dağıtıp paylaşmanın keyfini sürmek apayrı güzel. İşte belki de bu yüzden, hatta evet, tam da bu yüzden, gurbetin içine …. Abi elin Alamanına, İsviçrelisine ne anlatıcan mahlepi, sakızı? Mazallah midesine dokunur. Şükür karşı Alaman komşumuz eski turizmci, bol bol gidip gelmiş bizim memlekete de az buçuk tanıyor bizim lezzetleri. Dün, taze sokak simidini yolladığımda mesaj yazana kadar zaten fırına atıp çıtır çıtır lüpletmiş. Yarın çöreği götürünce parlayan gözlerini görmek dünyalara bedel vallaa…

Neyse işte, bu sene, malum, memleketteydim, günüm şaştı azcık. Normal şartlar altında Perşembeden yumurtamı boyar, çöreğimi pişirirdim  ve hatta topiğimi, dolmamı da hazır ederdim. Ama Cumartesi geceyarısı eve gelince hepsi hayal oldu. Allahtan kafayı çalıştırıp Cuma günü efendiye çörek malzemesi siparişi verdim de bugün yapmak kısmet oldu. Aksi taktirde yarından önce yapamazdım çünkü paskalya bayramı sebebiyle yarına kadar burada hayat durmuş vaziyette. Bu saatte de olsa, evi mis gibi koku sardı ama anlayan kim? Ha pardon var bir anlayan. Oğlan yataktan çıkıp “yukarı kadar geldi kokusu, biraz yiyebilir miyim?” dediyse de henüz pişmediğinden yarın sabaha hazır edeceğim sözünü verince rahatladı. Ne demişler, çekirdekten ayı yetiştirilmeli.

İşte böyle sayın okur. Ben aşağı tarif de, fotoları da iliştireyim de, sonra yok ben bilmiyordum, yok haberim yoktu olması. Fotolar kısmen yeni, tarif çok eski. Hatta bu tarifin hikayesi de var anılı manılı, bol meftalı ama o da başka sefere artık.

De hayde, sakızınız, çöreğiniz, böreğiniz, topiğiniz ama bilhassa lakerdanız bol, sofranız şen, meclisleriniz eksiksiz olsun…

Malzemeler:

8 yumurta
2 su bardağı şeker
1 tatlı kaşığı tuz
1.5 su bardağı süt
2 paket yaş maya
375 gr margarin
1 çorba kaşığı mahlep
1 çorba kaşığı sakız
1.5 kg un

Üzeri için:
Yumurta sarısı
Çörekotu
Susam
Dilimlenmiş badem

Yapılışı

Yumurta, şeker ve tuz, mikserle iyice çırpılır. Maya, ılık süt içinde iyice eritilir ve yumurtalı karışıma eklenir. Süt çok ısıtılmamalı, yoksa maya pişer ve hamur kabarmaz! Margarin eritilip karışıma eklenir. Çok sıcak olmamalı, yoksa yumurtalar da pişer, hamur da kabarmaz. Sakız iyice ezilip eklenir. Sakız, un gibi olmalı. Havanda dövülecekse, buzluktan çıkmış sakız kullanmak ve dövmeden yapışmasın diye bir çimdik nişasta/un eklemek gerek. Veya yine buzluktan çıkmış sakız, sağlam ve temiz bir poşete konup merdane veya ağır bir şeyle dövülebilir. Sakız un haline getirildikten sonra, en iyisi çay süzgecinden geçirerek hamura eklemek. Sakız taneleri bütün halde hamurda pişerse hamuru da çöreği de acılaştırır.

Tüm malzemeler karıştırılıp yoğrulan hamur bir gece sıcak bir yerde mayalandırılır. Mümkünse battaniyeye sarılıp kalorifer yanında bırakılmalı. Acil durumda, fırın 80 dereceye ısıtılıp söndürülür, hamur, ağzı kapalı bir kapta fırında bekletilir, böylece daha çabuk kabarır. Fırına hamur konmadan fırın söndürülmüş olmalı, yoksa hamur pişer. Mayalanan hamurdan minik bezeler yapılıp unlanmış tezgah üzerinde mayalandırılmaya devam edilir. Bezeler üçer üçer örülür.

Bir deneme yaptım ve bu ölçülerle 3 büyük 3 küçük olmak üzere 6 çörek çıkardım. Büyükler 200grx3 bezeden, küçükler ise 150grx3 bezeden örüldü. İstendiği taktirde 100-120gr’lık bezelerle daha da küçük çörekler yapılabilir. Mayalandıkça ve pişirilince daha da şişeceğinden küçük porsiyon olarak ölçülü olur. Örülüp fırın kağıdı üzerinde tepsiye konur ve fırınlanmadan önce de bir süre mayalandırılır. Üzerine önce yumurta sarısı, sonra çörekotu, susam, dilimlenmiş badem serpilir. (Arzuya göre elbette) 170-180 derece ısıtılmış fırında üzeri iyice kızarana kadar pişirilir.

Afiyet olsun…

Bu yazı 3 Nisan 2026 tarihinde AGOS internet sitesinde yayınlanmıştır. Zadig çöreği

İyi ki vardı Mehmet Ördekçi

Standard

“Ve kavga sona erdi…
Sistemle kavga, hayatla kavga, bedeninle,ruhunla kavga hepsi bitti.
Ne yeryüzü aşkın yüzü oldu, ne de dağlarına bahar gelebildi memleketimin.
Sadece biz yandık kavrulduk, biz tükendik.
Bir daha eksildik, hasret çekeceklerimiz listesine bir artı daha koyduk.”

İjlal (Mehmet Ördekçi’nin kızkardeşi)

* * *

Bu alemden bir Mehmet Ördekçi geçti, bir yıldız misali kaydı, hayatlarımıza teğet geçti ve gitti yolculuğunu yarım bırakıp. Şimdi bana kimse kalkıp “Kim bu Mehmet Ördekçi?” diye sormasın. Merakınızı uyandırmadıysa atlayın diğer konuya, merak ettinizse eğer biraz, internette arayın ve (öz)geçmişini, dahası, şimdisini öğrenin. Ben size bu yazıda Mehmet Ördekçi’yi değil, “Memed’im Memed’im Ördekçi’m” diye hitap ettiğim arkadaşımı anlatacağım. Mesela ben ona ‘Memed’im Memed’im’ derken, çok kısa bir süre önce öğrendim ki (ben öğrenmedim, kendi söyledi) nüfusta adı gerçekten de Memet olarak yazılmış. Ondan sonra daha da pervasızca seslendim ona. Hatta 11 Nisan günü, anneciği Fatma Anne’yle tanışırken adımı duyar duymaz “Haaa o Memed’im Memed’im yazan kız sensin” dedi. Mehmet de “He anam, bu o kız işte, yapar öyle şeyler” dediydi.

* * *

Hayata Dönüş Operasyonu ve işkenceler

Memed’imi ben 2007 sonrası sosyal medya aracılığı ile tanıdım. Sivri dili, o sivriliğine rağmen yumuşak ve goygoycu üslubu, insanı en acı olaylarda bile gülümsetebiliyordu. Hayır, olayların komikliğinden değil bu gülümseme, bilakis, tamamen Mehmet’in ifadesi ile alakalı idi . Çünkü mevz-u bahis olan goygoyluk konular değil, kardeşini bir “Hayata Dönüş” operasyonunda kaybedişi ve bu haberi emrivaki şekilde alışı, hapiste acılar içinde geçirdiği 10 sene ve günümüz (o günlerin) politik atmosferinin geren ve üzen ortamı idi.

Az biraz araştırınca kardeşi Murat Ördekçi ismine (ki kendi de sık sık dile getiriyordu hep), “Hayata Dönüş Operasyon”una, Mehmet’in 10 senelik zindan hayatına, travmalarına, hayatına bir yandan hakim olmuş, öte yandan ciddiye almadığı işkencelere ulaşıyordunuz. Ve en nihayetinde, son aylarda farkettiğimiz, o vurdumduymazlığın aslında biraz da boşvermişlik olduğuna…

Son günlerinde, soğuktan, bacaklarındaki yaralardan, yürüyememekten, hayatını “normal” sürdürememekten şikayetçi olan Memedim Memedim, aslında gidişine hazırlamış kendini. Sürekli doktor randevularını ertelemesi, kendine, ruhen ve bedenen göstermesi gereken özeni hep savsaklaması, yarım kalmış işlerini sıralaması (kitabı, kütüphanesinin klasifiye edilmesi, anlatacaklarını biriktirmesi vs.) hep bundanmış meğerse. Benim son yıllarda, sıralı/sırasız tüm giden yakınlarımda, özellikle de “sırası geldiğinde gidenlerde” farkettiğim bir şey var. İnsan, gideceği zamanı hissediyor olmalı. Bir ulvi huzur, bir kabullenişlik, bir teslimiyet, bir ermişlik geliyor yolculuğuna hazır insana. Babamdan biliyorum, ölen yaşlı yakınlarımızdan biliyorum ve Mehmet’imin gidişi ile de perçinlendi bu bilgi. Mehmet, yakın çevresinden duyduğum kadarı ile, uykusuzluktan şikayet ettiği son haftalarından itibaren uyumasını kolaylaştıran şekerli, unlu gıdaları yememeye başlamış.

* * *

Ölümü kabulleniş

Aylar önce, sanırım tam olarak Ağustos başlarına Mehmet’in komaya girdiğini, çoklu organ yetmezliğinden ötürü bedeninin iflas ettiğini öğrendiğimde, daha yeni yeni fena haberini aldığım başka bir arkadaşım geldiydi aklıma. O da “organ bulunamayacağını” anlayınca her şeyden vazgeçmiş, ölümünü beklemişti açıklanamayan dirayetiyle. Ama Memed’im Memed’im Ördekçi’m neler görmüş geçirmişti, o başkaydı. Feleğin çemberinden ayrı, işkencenin dibinden ayrı geçmiş; babasını, kardeşini gömmüş; bir sürü bedeni zafiyetine rağmen ruhen hep dinç, sağlam ve “ayakta” durmuştu. Direnmek eylemini, madden manen ben Memed’imden öğrendim. Ben basit gündelik tersliklerden şikayetçiyken, o, müthiş bir sağduyu ve kabullenişle, nam-ı diğer ermişlikle “Bak Garine…” diye başlayan cümleleriyle beni yatıştırabilmişti. En son, onu ayakta, sağlıklı görmemiz, babamın cenazesinde Şişli’de kabristanda olduydu. Gelmiş, var olsun (ruhen en azından). Sarılıp sarmalanmıştık. Acıların mağmasından geçmiş adama, 80 yaşında, kanserin 4. evresindeki adamın ölümünden ötürü duyduğum hüzünden bahsetmem abesle iştigalden başka bir şey değildi elbet ama o, Memed’im Memed’im Ördekçi’m, büyük, o kocaman olgunluğu ile dinlemişti, teselli etmişti yine de beni.

Bir de topik maceramız vardı Memedim’le. Efendim, muhtemelen editörlük yaptığı dönemler olmalı. Taksim’de bir seyyar satıcıda topiğe rastlıyor. Çok merak ediyor, almak istiyor ama cebinde para zaten sınırlı, artı o topik öyle bir pahalı ki, içine dert oluyor. 2009 yazında, yaz şartlarında dışı cıvımış bir topiğe bile tapmışlığı vardır. Hayır, “Biz topik severiz, Ermeni komşularımız vardı bizim, ne güzel günlerdi” kıvamında değil de, daha ziyade yokluk günlerinde içinde yer etmiş bir eksikliği tamamlamanın verdiği bir “topikseverlik” idi onunki. İyi ki de yemişiz…

* * *

‘Egobur’ insanların hedefinde

Diğer bir Mehmet’in, Mehmet Demir’in deyişiyle, egobur insanların hedefinde olmuştu Memed’im Memed’im Ördekçi’m hep. Hastalığında da, sağlığında da. Hatta komaya girişini bile “Para toplamak için numara yapıyor” basitliğine indirgeyen kifayetsiz muhterisler olmuş. Bende bloklandıkları için haberim dolaylı yoldan oldu. Mehmet Ördekçi, siz, ben gibi basit, sade, sıradan bir insandı. Öyle ne müride, ne taraftara, ne de tarafa ihtiyacı vardı. Kanmayın bu çirkin egoburların yazılarına, yaymayın, adını dahi anmayın, hem Mehmet Ördekçi’nin, hem sokakta rastlayabileceğimiz kadar sıradan yurdum insanının, hem de benim Memed’im Memed’im Ördekçi’min anısına saygısızlıktır bu.

Gidişi ile yokluğunu anladığımız insan, varlığı ile gereksizliğini farkettiğimiz insandan çok daha kıymetlidir elbet. Hele ki söz konusu insan, tüm varlığını, sonsuz içtenliği ile kaleme dökmüş, her anını, her anısını, tüm samimiyeti ile bize sunan biri ise, siz siz olun, kanmayın ağzından kanalizasyon pisliği akıtan insan müsvettelerine.

Mehmet Ördekçi ve onun gibiler, ölümünden sonra dahi hep iyi anılmayı hakedenler yani; bizlerle, biz, sevenleri ile sonsuza kadar olmasa da en azından biz ölene kadar yaşayacaklardır. İnsanı kıymetli kılan da, yaptıkları, ettikleri ile kıytırık hayatlarımızda bu şekilde temiz, güzel ve yaşadıkları tüm kötülüklere rağmen iyilikleri ile yer almalarıdır.

Dolayısıyla, iyi ki vardı Mehmet Ördekçi, iyi ki teğet geçmiş hayatlarımıza ve iyi ki tanımışız onu şu kısacık ama çok yoğun hayatında. Hayatını işkenceler ve hapishane soğuklarında geçiren; ayağı halı ile on yıllık mahpus hayatı sonrasında temas eden bir insanın gözyaşına inanın, samimidir o gözyaşları çünkü.

Mehmet Ördekçi’yi önce devlet, sonra hayallerini gerçek etmeye yetemeyen bizler öldürdük, el birliği ile olmasa da, ‘aramıza hayat girdi’ğinden ötürü. Keşke sevdiklerimizi öldükten sonra değil de ölmeden önce mutlu edebilsek gönlümüzce…

İyi ki vardın Mehmet Ördekçi…

İyi ki tanımışız seni…

* * *

Kaynak: AGOS

11 Nisan 2019 günü Kenan Yenice, Garine Seropyan, Mehmet Ördekçi, Jale Mildanoğlu ve Zeynep Ayla

Sefaköy Ördekçi Malikanesi 

Darmaduman

Standard

Bildiğin gibi değil hayat beybaba. Sikip duruyor geçmişimizi geleceğimizi. Bugün yine bir cenazedeydim. Eh, rüyamda diş(çi) görmemin bir bedeli olmalı, herdaim… Cenazede bir babayı gömdük. Tornun, büyük sıpa, mezar başında meraklı meraklı bakındı. Sonra Arsen ona çiçek verdi, attı tabutun indirildiği çukura… Sonra herkes kürekle toprak attı. Gözümün önüne oğlunun bir cinnet ertesi, cenazende, mezarına toprak döküşü geldi. Mağrur, gururlu, dimdik.. Buradaki cenazeler pek bir boktan babişko, insanın duyguları hareketlenemiyor bile. Bu duygusuzlukta, cymbalta etkisinde dahi mezarlıkta kopmayı başardım. Nefesim kesildi birden, tabut çukura indirilirken. Kalbim çok atmaya başladı. Bir de yanaklarım ıslandı. Arman mendil verdi, anırmaya devam ettim. Yengenin üzeri taş kaplanmış mezarına tornun su döktü. Eğer öte taraf varsa, o orada da kahkaha atarken koltuktan düşüyordur, garanti… Seni bulmuştur belki, “ahparııııım” diye sarılmıştır. O da sen yaşta gitti, bugünkü de.. 80de var bi keramet. Olmayaydı eyiydi…

Küçük tornun birinci sınıf oldu. En kaliteli, 1. sınıf! Sürekli kulaklarını çınlatıyoruz. Büyük sıpa besilendi iyice, diyete sokucam, haşlanmış kabak… Ne severdin(!)… Laf lafı açıyor ya, büyük, “artık Sarkis Dede’min sevdiği yemekleri yiyeceğim, onu hiç unutmayacağım, o da sevinecek” dedi. Küçük cadı, Salkım Hanım’ın Taneleri filmindeki cenaze sahnesinde kayışımı kopardı. Tabut=güzel kutu…

Yemek dedim de, bugün yeni bir yemek denedim. Hem bugün perşembe, olaydın Skype’tan tarifi verirdim, sen de denerdin ilk fırsatta… Hiç es geçmedin verdiğim tarifleri. Kore turşusu bile yaptın be… Kendinden de birşeyler katarak elbette. Ben de öyle yaptım. Tarifte olmayan en az 5 eleman kattım tarife. Tadına bakmadım ama koku güzel. Urpatakhos damadın da khorovadz yaptı kendince.

Aklıma ne geldi biliyor musun? Hasta olduğunu duyunca ilk gelişimde, sana bissürü sosis, salam getirmiştim, en sevdiklerinden. Cenazene gelişimde paketler açılmadan dolaptaydı ya, nasıl canım acıdı… Çok seversin diye en azından bir lokma yersin diye düşündüydüm… Daha çok şey düşündüydüm de olmadı… Adam gibi vedalaşamadım bile, ben çıkarken, ayaklarım geri geri, sen uyuyordun… Son görüşüm olduğunu bilsem öyle kuru kuru öper gider miydim? Gider miydim? Kalaydım keşke… Keşke…

Lodos vurgunu balıklar gibiyim baba… Nasıl darmadumanım, nasıl perperişan. Hala siyah giyiyorum evet. Ve eminim sen de çok dalga geçiyorsun. İçim karayken dışarımı renklendirmek ikiyüzlülük gibi geliyor, başaramıyorum. Yokluğun göğsümde bir taş, kaldıramıyorum oradan, onunla yaşamayı hiç kaldıramıyorum zaten… Koydun gittin ya, sözler, tarifler, muhabbetler, gezmeler, gülmeler yarım kaldı ya, yarım kaldım ben de. Nefessiz kalmış gibiyim suyun dibinde. Suyun yüzüne de çıkamıyorum tüm çırpınmama rağmen. Ayın 28i geliyor, devirdik mi sensiz 5 ayı? Her gün daha da ağırlaştı mı göğüsteki taş?
 
Dedim ya, hayat sınıyor bizi bu ara ve sanırım artık her ara. Sezen hislerimin tercümanı, içdökümlerimin dışa vurumu. Acıtırken yokluğun, şükrettiriyor varlığın, tadına varamamış olsak da. Gidişine alışmak mı? Henüz çok uzakta o. Olacak, herkes nasıl beceriyorsa, elbet bir gün. Ama bu gün, pek bir darmadumanlık hakim gelmişime geçmişime… Ne desem boş. Söz Sezen’e bırakılır…

sende de iz kaldı mı bu talihsiz hikayeden?

dayanıyor mu kapılarına anılar aniden?

göğsünü sıkıştırıyor mu zaman zaman?

hiç faydası yok bilsem de, gitti giden..

içilmiyor acıdan dünya yanıyor görüyor musun?

kendi acına gömülmekten mahçup oluyorsun.

günden kovsan geceden giriyor bıçak gibi hasret,

uykularında çığlık çığlığa çağırıyorsun..

gel, gel ne olur gittiğin yerden,

hayat çok sert çekilmiyor sensiz.

gel, gel ne olur gittiğin yerden,

hayat çok sert katlanmak zor sensiz.

bir dua gibi adını tekrarlıyorum,

ateşe verdim ömrümü yakıyorum

  

İyi Ki Doğdun Hrant…

Standard

Erguvanlarla başlamıştı bu büyük aşk bir caninin kurşunuyla yarım kaldı

Ersin KALKAN

28 Ocak 2007

Salı sabahı Halaskargazi Caddesi’nde Hrant Dink’i uğurlamak için toplanan on binler, Türkiye ve Ermenistan’ın tüm kentlerinde ekran başında toplanan milyonlar, soluğunu tutup onun konuşmasını dinledi.
Read the rest of this entry

Sarkis Varbed ve Ağavni Mayrig

Standard


Atalarımız hiçbir sözü boşa söylememişlerdir. Bu yüzden de atasözleri çok önemli yer kaplar hayatımızda. Hangi dilde olurlarsa olsunlar, hangi yüzyılda söylenmiş olurlarsa olsunlar geçerliliklerini yitirmez atasözleri.

Bunlardan biri de ‚Kna merir, egur sirem‘ (Git öl, gel seveyim)‘dir. Pek severiz bu atasözümüzün gerçekliğini ispatlamayı her fırsatta.

Biz sevmeyiz pek kıymetlilerimize hakettikleri ilgiyi, değeri, saygıyı onlar hayattayken göstermeyi. Eğer şanslılarsa son günlerini, yoksa daha da sonrasını bekleriz ah vah etmek için. Bu yüzden de ölüseviciliğiyle arasında çok ince bir çizgi olur geç kalan saygı gösterimizin. Işte bunun içindir ki pek temkinli davranır gidenlere sevgisini, saygısını gösterirken kimimiz.
Read the rest of this entry